9 Ağustos 2025 Cumartesi

EŞİTLİK YA DA EŞİTSİZLİK YANILSAMASI

Şu eşitlik ve eşitsizlik kavramları epeydir kafamı kurcalıyordu. Kimileri insanlar doğuştan eşittir öyleyse eşitlik fikri esas alınmalı ve insan hayatında tam ve mutlak eşitlik sağlanmalı diyordu. Oysa; antik dönemden tanıdığım ve görüşlerine değer verdiğim Apollonia'lı Dioegenes Doğa Üstüne adlı yapıtında bunun tam tersini söylüyordu: "Değişmeye bağlı olan nesnelerden her biri bir başkasına eşit olmaz. Çünkü eşit olması için onunla aynı şey olması lazım." Yani Apollonia'lı Dioegenes, doğada ve hayatta hiçbir şey eşit değişime uğramaz diyordu.

Keza; İdealar Kuramının babası "geniş omuzlu" (Platon)'un peşinden giden bilge ve düşünürler ise orta yolu tutturup kısmi eşitlikten yanaydılar, insanlar arasında bu kadar da eşitsizlik olmaz şu eşitsizlikleri biraz sınırlandıralım eşitlik sağlayalım diyorlardı. Buna mukabil köleliği meşru gören Aristotales geleneğinden gelen bazı bilgeler de toplumdaki insanların statü ve pozisyon farklılıklarına bakarak insanların eşitler ve eşit olmayanlar (köle ve yoksul, kadın, tüccar..) olarak doğduğunu iddia ediyor ve eşitsizlik esastır diyordu. Çünkü Aristotales'e göre Tanrılara ancak asiller şeref sunabilir ve eşitlik sadece siyasi egemenlik hakkı olan şehirli yurttaşlar, asiller arasında geçerliydi. 

Bunların dışında kalan ve Jean Jacques Rausseau geleneğinden gelen kimileri de insanlar doğuştan özgür olduğunu ama mülkiyet ilişkileri yüzünden toplumsal yaşam karşısında eşit olmadıklarını belirtiyor ve bu çelişkinin hukukun üstünlüğü ve genel iradenin tesisi ile aşılabileceğini iddia ediyordu. Doğal haklar teorisyeni John Lock ise  bu geleneğin liberal kanadını oluşturuyordu. Lock’a göre, insanlar doğuştan eşittir ve bu eşitlik özgürlük ve mülkiyet bakımından ihlal edilemez. 

Bu kadar birbirinden farklı düşünen adam görüşü varken hadi çık işin içinden bakıyım.

Öte yandan tek tanrılı dinler bakımından eşitlik fikri ele alınacak olursa İslamiyet’e göre bilenler ile bilmeyenler bir ve ayni değildi o yüzden eşitlik olamazdı. Ayrıca her Müslüman takva ve züht bakımından da eşit değildi, Mahşer günü kim kime eşitlenebilecekti?  Herkesin günahı, kefareti, sevabı ayrı ayrı ve farklıydı.

İlk günahın işlenmesindeki ortaklık hariç Hristiyanlıkta da eşitlik olamazdı. 

Yahudiler ise kendilerini seçilmiş kavim olarak gördükleri için dünyanın geri kalan halklarıyla kendilerini eşitlenmeyi zaten kabul etmiyorlardı. Geri kalan din ve inanışlar da insanlar arasında ve hayatta eşitliği sağlayamamıştı. Hasılı tarih boyunca eşitlik tesis etme çabaları dışında elle tutulur bir eşitlik görülemiyordu toplumlarda.

Ayrıca bu dinsel geleneğin dışında bir de sırf ve sadece kölelik zincirlerini kırnak için Roma'ya isyan eden Spartaküsler vardı. Onlar eşitlik peşinde değildi, eşitsizlik duygularıyla da hareket etmiyorlardı. Onlar sadece içinde bulunmuş oldukları dayanılmaz kötü yaşam koşullarına ve adaletsizliğe başkaldırıp özgürleşmek ve daha iyi yaşamak isteyen zincirli kölelerdi. Spartaküscülere göre, yaşamak ayrım gözetilmeksizin herkesin hakkıydı ve insanların yaşam koşulları ve imkanları herkes için adil olmalıydı. 

Demek ki tarihsel olarak insanlar eşitlik fikrini toplumsal-sınıfsal çelişkiler karşısında hak ve adalet ararken geliştirmişler ve bir şekilde eşitliğin sağlanabileceğini sanmışlar. Modern çağa gelindiğinde ise eşitlik fikrinin savunuculuğunu yükselen ve daha sonra egemen sınıf olan burjuvazi yapmış; eşitlik fikrini Fransız Devriminin üç ilkesinden biri haline getirmiş ve bu ilke zamanla liberalizmin vaz geçilmezi olmuş.

Esas itibariyle her hak ve adalet arayışı aslında şu ya da bu biçimde bir ihtiyaçtan doğmuştur; eşitlik ya da eşitsizlikten değil. Eşitlik ve eşitsizlik fikrinin kaynağı ise tarihsel iş bölümünde ve yabancılaşma süreçlerinde aranmalıdır ve toplumun sınıflara bölünmesiyle ilgilidir. Her tarihsel dönemin ve sosyal formasyonun toplumsal ihtiyaçları başka başkadır.  Bu yüzden; maddi üretim sürecini, tüketimi, bölüşümü düzenlerken ihtiyaçları bakımından insanları eşitleyemezsiniz. Her insanın ihtiyacı ayrı ve farklıdır. Bir an için "eşit" olamayan farklı bireyleri ayni açıdan ve belli bir bakımdan ele alıp belli bir standarda göre eşitlemeye çalıştığımızı farz edelim, bu durumda bile eşitsiz bireyler arasındaki nesnel fark tam, saf ve mutlak olarak eşitlenemeyecektir ve nesnel "fark" ortadan kalkmayacaktır. İnsanların ihtiyaçları "eşit" olsaydı zaten hak kavramına gerek kalmazdı. Bu bağlamda Marx, "hak eşit olacak yerde, eşit olmamalıydı" der. Yani benim hak edişim ile seninki ayni(eşit) olmamalı.( Marx-Engels Seçme Yapıtlar 3, Sol Yayınları, Aralık 1979,  s 23).  

Eşitlikçi bakış açısıyla sosyal-siyasal-ekonomik meselelere yaklaşan bir kimse eşitsizliğin kaynağı olarak gördüğü şeyi ortadan kaldıracak olursa tam, saf, mutlak eşitliği sağlayabileceğini sanır. Oysa bu mantıksal olarak doğru değildir. Her şey hareket ve değişim halindeyken, yani her varlık hem kendi hem kendi-değilken; kategorik olarak Öz, Görünüşten farklıyken; 1 kg tuz, 1 kg tuz bile değilken hangi tekil varlığı hangi tekil varlığa eşitleyebilirsiniz ki!? Hangi kuark parçacığı ya da dalgası bir diğerine eşitlenebilir ki!? Eşitliği sağlayabilmek için Özdeşliğe içkin olan Fark'ı ortadan kaldırmanız gerekir ki bu da kendinden hareketli ve değişim halindeki maddenin doğasına aykırıdır; o yüzden mümkün değildir. Dolayısıyla eşitlik nesnel değildir; hiçbir varlık diğeriyle eşit değişime uğramaz ve Fark'ın olduğu yerde hiçbir eşitliğe yer yoktur. Diyalektik materyalizme göre nesnel gerçeklikte zıtların çelişkili birliği göreli; zıtların mücadelesi ise mutlaktır. Eğer eşitlik esas ve nesnel olarak var olsaydı zıt kutuplar ve mücadelesi yani doğa ve hayat söz konusu olamazdı. 

Leibniz, Newton'un öğrencilerinden Clark'a yazdığı mektupta: "nasıl tümüyle birbirine eşit iki yaprak yoksa iki eşit monad da yoktur" demiştir. Platon, Phaidon eserinde: " eşitlik kavramına bütünüyle uygun olan iki nesne olamaz" diye belirtmiştir Keza, Leibniz özdeşlik ve ayırt edilmezlik ilkeleriyle ayni doğrultuda şöyle demiştir: "Doğada hiç bir zaman tümüyle birbirine eşit olan aralarında ayrım yapılamayacak olan iki şeyin bulunmadığını" ifade etmiştir. (Felsefe Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, Geliştirilmiş Altıncı Basım 1982, s.95) Ayrıca günümüz kuantum parçacık fiziği bütün bu örneklere tanık olarak gösterilebilir. Eğer olgu, olay, nesne ve süreçler arasında tümüyle eşitlik kurulabilseydi çoğulluk ve çeşitlik anlamını kaybederdi. O yüzden ister ekonomik ister siyasi ve hukuki olsun ister fırsatlar bakımından olsun olgu olay nesne ve süreçler arasında tam ve mutlak bir eşitlik kurulamaz; nesnel olarak yoktur böyle bir eşitlik! Eğer var diyenler varsa tam bir yanılsama içindeler demektir. Halk ozanımız Aşık Veysel ne güzel demiş: "koyun kurt ile gezerdi fikir başka başka olmasaydı". Nesnel olarak birbirlerinden farklı ve tekil hayvanlar olduğu için genel olarak bir hayvan kavramı(tümel) vardır. aksi halde, hayvanlar eşit olsa idi yani, tüm hayvanlar kurt ya da kuzu olurdu ve koyun kurt ile gezemezdi o zaman! 

Kanımca ister doğuştan ister toplumsal/sınıfsal olarak sonradan olsun eşitsizlik veya eşitlik var veya yok diyenler aslında toplumsal ve sınıfsal çelişkilere ve ilişkilere öznel idealist eşitlik-eşitsizlik fikriyle bakmış oluyorlar. Bu durumda, maddi hayat süreçleri apriori olarak eşitliğe ya da eşitsizliğe indirgemiş oluyor. Özne hiç değişmiyor yani ya eşitlik ya da eşitsizlik oluyor. Oysa; yukarıda da belirttiğimiz gibi nesnel gerçeklikte ne tam saf mutlak bir eşitlik vardır ne de eşitsizlik. Eşitlik ya da eşitsizlik nosyonları sadece soyut ve tasarımsal saf bir fikirdir; matematik ve geometride geçerlidir.  

Buna mukabil nesnel gerçeklikte kategorik olarak hem fark vardır hem çelişki, dolayısıyla nesnel olarak fark ve çelişkinin olduğu yerde doğal olarak eşitlikten veya eşitsizlikten bahsedemeyiz. O yüzden; toplumsal ve sınıfsal sorun ve çelişkilerin çözümünde eşitlik ve eşitsizlik  nosyonu esas alınamaz. Marx, Gotha Proğramının Eleştirisi'nde: Bireyler eşit olsalardı ayrı ayrı bireyler olamazlardı" sözü bu gerçeği açığa vurur.  Yani nesnel ve kategorik olarak FARK ve ÇELİŞKİ varken hak eşitliği, gelir eşitliği, işçi-patron eşitliği; eğitim eşitliği, kadın-erkek eşitliği, etnik eşitlik, ücret eşitliği (eşit işe eşit ücret yanılsaması), muamele eşitliği, fırsat eşitliği... gibi hangi eşitlik olursa olsun gerçek hayatta tam olarak sağlanamaz. Bu durumda nesnelliği itibariyle eşitliğe dayalı bir toplum da kurulamaz. Çünkü eşitlik bir toplumsal ütopyadır; sadece düşüncede var olan soyut ve genel kavramsal bir gerçekliktir. Gerçi eşitlik talepleri ve eşitlik ideali işçi sınıfı mücadelesinde tarih boyunca yer almıştır ama ezilen ve sömürülen emekçiler, halk yığınları bir hayalin, bir ütopyanın peşine takılarak kendi kurtuluşlarını hazırlayamazlar.

Sonuç olarak genelde adalet, yasalar, haklar ve mülkiyet bağlamında tasavvur edilen eşitlik ve eşitsizlik fikriyle iktisadi-siyasi-toplumsal hayat süreçlerini düzenleyemezsiniz. Bildiğim kadarıyla ne Marx, ne Lenin, ne Mustafa Kemal Atatürk eşitlik fikrini esas alarak iktisadi, siyasi, toplumsal meselelere çözüm üretmemişlerdir. Çünkü eşitlik ve eşitsizlik gibi öznel, hayali, ütopik fikirler temel ve esas alınabilecek dayanaklar değildi onlar için. 

Keza; sınıfsız toplumun yaratılması da gerçekliği olmayan soyut eşitlikçilik ya da eşitsizlik fikrine nazaran ele alınıp teorisi yapılacak bir konu değildir. Bunlar sosyal pratikte karşılığı olmayan kavramlardır. Marx, Feuerbach üzerine tezlerinin ikincisinde şöyle demiştir: "İnsan düşüncesinin objektif hakikate erişip erişemeyeceği meselesi teoriye değil pratiğe ait bir meseledir. İnsan, düşüncesinin hakikiliği, yani gerçekliğini ve kudretini, beri yanlılığını pratikte ispat etmelidir. Pratikten yalıtılmış düşüncenin gerçekliği ve gerçek- değilliği üzerine tartışma tamamen skolastik bir şeydir." Sosyal ve siyasal mücadeleler tarihinde Fransız Devriminin eşsiz devrimcisi Gracchus Babeuf'in Eşitler Cumhuriyeti ideali uğrunda kurduğu Eşitlerin Ayaklanması Örgütü dahil hiçbir politik güç “eşitliği" pratikte sağlayamamıştır.

Emperyalizmin can damarlarının kesilmesi ve Kapitalist üretim tarzının devrimci inkara (aufheben) uğratılmasıyla ulaşılacak olan sosyalist toplum da ve daha sonra ulaşılacak olan sınıfsız toplum da, tam, saf ve mutlak eşitlikçi bir toplum olmayacaktır. Ama sosyalizm, bu günkü kapitalist-emperyalist düzene nazaran insanlara insanca yaşayabilecekleri ve kendilerini geliştirip hayattan zevk alabilecekleri daha iyi, daha güzel bir toplum düzeni sunacaktır. Bu düzen, işçi sınıfı ve bireyin özgürleşeceği yolların taşlarını döşeyecektir. Fakat bu gün işçi sınıfı için eşitlik ideali, çalışma verimi yüksek ve milli bağımsızlığına düşkün ve halkının yüzünü güldüren bir Türkiye için iktidara gelme mücadelesi anlamına gelecektir.