Şu
eşitlik ve eşitsizlik kavramları epeydir kafamı kurcalıyordu. Kimileri insanlar
doğuştan eşittir öyleyse eşitlik fikri esas alınmalı ve insan hayatında tam ve
mutlak eşitlik sağlanmalı diyordu. Oysa; antik dönemden tanıdığım ve
görüşlerine değer verdiğim Apollonia'lı Dioegenes Doğa Üstüne adlı yapıtında
bunun tam tersini söylüyordu: "Değişmeye bağlı olan nesnelerden her biri
bir başkasına eşit olmaz. Çünkü eşit olması için onunla aynı şey olması
lazım." Yani Apollonia'lı Dioegenes, doğada ve hayatta hiçbir
şey eşit değişime uğramaz diyordu.
Keza;
İdealar Kuramının babası "geniş omuzlu" (Platon)'un peşinden giden
bilge ve düşünürler ise orta yolu tutturup kısmi eşitlikten yanaydılar,
insanlar arasında bu kadar da eşitsizlik olmaz şu eşitsizlikleri biraz
sınırlandıralım eşitlik sağlayalım diyorlardı. Buna mukabil köleliği meşru
gören Aristotales geleneğinden gelen bazı bilgeler de toplumdaki insanların
statü ve pozisyon farklılıklarına bakarak insanların eşitler ve eşit olmayanlar
(köle ve yoksul, kadın, tüccar..) olarak doğduğunu iddia ediyor ve eşitsizlik
esastır diyordu. Çünkü Aristotales'e göre Tanrılara ancak asiller şeref
sunabilir ve eşitlik sadece siyasi egemenlik hakkı olan şehirli yurttaşlar,
asiller arasında geçerliydi.
Bunların
dışında kalan ve Jean Jacques Rausseau geleneğinden gelen kimileri de insanlar
doğuştan özgür olduğunu ama mülkiyet ilişkileri yüzünden toplumsal yaşam
karşısında eşit olmadıklarını belirtiyor ve bu çelişkinin hukukun üstünlüğü ve
genel iradenin tesisi ile aşılabileceğini iddia ediyordu. Doğal haklar
teorisyeni John Lock ise bu geleneğin liberal kanadını
oluşturuyordu. Lock’a göre, insanlar doğuştan eşittir ve bu eşitlik özgürlük ve
mülkiyet bakımından ihlal edilemez.
Bu
kadar birbirinden farklı düşünen adam görüşü varken hadi çık işin içinden
bakıyım.
Öte
yandan tek tanrılı dinler bakımından eşitlik fikri ele alınacak olursa
İslamiyet’e göre bilenler ile bilmeyenler bir ve ayni değildi o yüzden eşitlik
olamazdı. Ayrıca her Müslüman takva ve züht bakımından da eşit değildi, Mahşer
günü kim kime eşitlenebilecekti? Herkesin günahı, kefareti, sevabı ayrı
ayrı ve farklıydı.
İlk
günahın işlenmesindeki ortaklık hariç Hristiyanlıkta da eşitlik olamazdı.
Yahudiler
ise kendilerini seçilmiş kavim olarak gördükleri için dünyanın geri kalan
halklarıyla kendilerini eşitlenmeyi zaten kabul etmiyorlardı. Geri kalan din ve
inanışlar da insanlar arasında ve hayatta eşitliği sağlayamamıştı. Hasılı tarih
boyunca eşitlik tesis etme çabaları dışında elle tutulur bir eşitlik
görülemiyordu toplumlarda.
Ayrıca
bu dinsel geleneğin dışında bir de sırf ve sadece kölelik zincirlerini kırnak
için Roma'ya isyan eden Spartaküsler vardı. Onlar eşitlik peşinde değildi,
eşitsizlik duygularıyla da hareket etmiyorlardı. Onlar sadece içinde bulunmuş
oldukları dayanılmaz kötü yaşam koşullarına ve adaletsizliğe başkaldırıp
özgürleşmek ve daha iyi yaşamak isteyen zincirli kölelerdi. Spartaküscülere
göre, yaşamak ayrım gözetilmeksizin herkesin hakkıydı ve insanların yaşam
koşulları ve imkanları herkes için adil olmalıydı.
Demek
ki tarihsel olarak insanlar eşitlik fikrini toplumsal-sınıfsal çelişkiler
karşısında hak ve adalet ararken geliştirmişler ve bir şekilde eşitliğin
sağlanabileceğini sanmışlar. Modern çağa gelindiğinde ise eşitlik fikrinin
savunuculuğunu yükselen ve daha sonra egemen sınıf olan burjuvazi yapmış;
eşitlik fikrini Fransız Devriminin üç ilkesinden biri haline getirmiş ve bu
ilke zamanla liberalizmin vaz geçilmezi olmuş.
Esas
itibariyle her hak ve adalet arayışı aslında şu ya da bu biçimde bir ihtiyaçtan
doğmuştur; eşitlik ya da eşitsizlikten değil. Eşitlik ve eşitsizlik fikrinin
kaynağı ise tarihsel iş bölümünde ve yabancılaşma süreçlerinde aranmalıdır ve
toplumun sınıflara bölünmesiyle ilgilidir. Her tarihsel dönemin ve sosyal
formasyonun toplumsal ihtiyaçları başka başkadır. Bu yüzden; maddi üretim
sürecini, tüketimi, bölüşümü düzenlerken ihtiyaçları bakımından insanları
eşitleyemezsiniz. Her insanın ihtiyacı ayrı ve farklıdır. Bir an için
"eşit" olamayan farklı bireyleri ayni açıdan ve belli bir bakımdan
ele alıp belli bir standarda göre eşitlemeye çalıştığımızı farz edelim, bu
durumda bile eşitsiz bireyler arasındaki nesnel fark tam, saf ve mutlak olarak
eşitlenemeyecektir ve nesnel "fark" ortadan kalkmayacaktır.
İnsanların ihtiyaçları "eşit" olsaydı zaten hak kavramına gerek
kalmazdı. Bu bağlamda Marx, "hak eşit olacak yerde,
eşit olmamalıydı" der. Yani benim hak edişim ile seninki
ayni(eşit) olmamalı.( Marx-Engels Seçme Yapıtlar 3, Sol Yayınları, Aralık
1979, s 23).
Eşitlikçi
bakış açısıyla sosyal-siyasal-ekonomik meselelere yaklaşan bir kimse
eşitsizliğin kaynağı olarak gördüğü şeyi ortadan kaldıracak olursa tam, saf,
mutlak eşitliği sağlayabileceğini sanır. Oysa bu mantıksal olarak doğru
değildir. Her şey hareket ve değişim halindeyken, yani her varlık hem kendi hem
kendi-değilken; kategorik olarak Öz, Görünüşten farklıyken; 1 kg tuz, 1 kg tuz
bile değilken hangi tekil varlığı hangi tekil varlığa eşitleyebilirsiniz ki!?
Hangi kuark parçacığı ya da dalgası bir diğerine eşitlenebilir ki!? Eşitliği
sağlayabilmek için Özdeşliğe içkin olan Fark'ı ortadan kaldırmanız gerekir ki
bu da kendinden hareketli ve değişim halindeki maddenin doğasına aykırıdır; o
yüzden mümkün değildir. Dolayısıyla eşitlik nesnel değildir; hiçbir varlık
diğeriyle eşit değişime uğramaz ve Fark'ın olduğu yerde hiçbir eşitliğe yer
yoktur. Diyalektik materyalizme göre nesnel gerçeklikte zıtların çelişkili
birliği göreli; zıtların mücadelesi ise mutlaktır. Eğer eşitlik esas ve nesnel
olarak var olsaydı zıt kutuplar ve mücadelesi yani doğa ve hayat söz konusu
olamazdı.
Leibniz,
Newton'un öğrencilerinden Clark'a yazdığı mektupta: "nasıl tümüyle
birbirine eşit iki yaprak yoksa iki eşit monad da yoktur" demiştir.
Platon, Phaidon eserinde: " eşitlik kavramına bütünüyle uygun olan iki
nesne olamaz" diye belirtmiştir Keza, Leibniz özdeşlik ve ayırt edilmezlik
ilkeleriyle ayni doğrultuda şöyle demiştir: "Doğada hiç bir zaman tümüyle
birbirine eşit olan aralarında ayrım yapılamayacak olan iki şeyin
bulunmadığını" ifade etmiştir. (Felsefe Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu,
Geliştirilmiş Altıncı Basım 1982, s.95) Ayrıca günümüz kuantum parçacık fiziği
bütün bu örneklere tanık olarak gösterilebilir. Eğer olgu, olay, nesne ve süreçler
arasında tümüyle eşitlik kurulabilseydi çoğulluk ve çeşitlik anlamını
kaybederdi. O yüzden ister ekonomik ister siyasi ve hukuki olsun ister
fırsatlar bakımından olsun olgu olay nesne ve süreçler arasında tam ve mutlak
bir eşitlik kurulamaz; nesnel olarak yoktur böyle bir eşitlik! Eğer var
diyenler varsa tam bir yanılsama içindeler demektir. Halk ozanımız Aşık Veysel
ne güzel demiş: "koyun kurt ile gezerdi fikir başka başka olmasaydı".
Nesnel olarak birbirlerinden farklı ve tekil hayvanlar olduğu için genel olarak
bir hayvan kavramı(tümel) vardır. aksi halde, hayvanlar eşit olsa idi yani, tüm
hayvanlar kurt ya da kuzu olurdu ve koyun kurt ile gezemezdi o zaman!
Kanımca
ister doğuştan ister toplumsal/sınıfsal olarak sonradan olsun eşitsizlik veya
eşitlik var veya yok diyenler aslında toplumsal ve sınıfsal çelişkilere ve
ilişkilere öznel idealist eşitlik-eşitsizlik fikriyle bakmış oluyorlar. Bu
durumda, maddi hayat süreçleri apriori olarak eşitliğe ya da eşitsizliğe
indirgemiş oluyor. Özne hiç değişmiyor yani ya eşitlik ya da eşitsizlik oluyor.
Oysa; yukarıda da belirttiğimiz gibi nesnel gerçeklikte ne tam saf mutlak bir
eşitlik vardır ne de eşitsizlik. Eşitlik ya da eşitsizlik nosyonları sadece
soyut ve tasarımsal saf bir fikirdir; matematik ve geometride geçerlidir.
Buna
mukabil nesnel gerçeklikte kategorik olarak hem fark vardır hem çelişki,
dolayısıyla nesnel olarak fark ve çelişkinin olduğu yerde doğal olarak
eşitlikten veya eşitsizlikten bahsedemeyiz. O yüzden; toplumsal ve sınıfsal
sorun ve çelişkilerin çözümünde eşitlik ve eşitsizlik nosyonu esas
alınamaz. Marx, Gotha Proğramının Eleştirisi'nde: Bireyler
eşit olsalardı ayrı ayrı bireyler olamazlardı" sözü bu gerçeği
açığa vurur. Yani nesnel ve kategorik olarak FARK ve ÇELİŞKİ varken hak
eşitliği, gelir eşitliği, işçi-patron eşitliği; eğitim eşitliği, kadın-erkek
eşitliği, etnik eşitlik, ücret eşitliği (eşit işe eşit ücret yanılsaması), muamele
eşitliği, fırsat eşitliği... gibi hangi eşitlik olursa olsun gerçek hayatta tam
olarak sağlanamaz. Bu durumda nesnelliği itibariyle eşitliğe dayalı bir toplum
da kurulamaz. Çünkü eşitlik bir toplumsal ütopyadır; sadece düşüncede var olan
soyut ve genel kavramsal bir gerçekliktir. Gerçi eşitlik talepleri ve eşitlik
ideali işçi sınıfı mücadelesinde tarih boyunca yer almıştır ama ezilen ve
sömürülen emekçiler, halk yığınları bir hayalin, bir ütopyanın peşine takılarak
kendi kurtuluşlarını hazırlayamazlar.
Sonuç
olarak genelde adalet, yasalar, haklar ve mülkiyet bağlamında tasavvur edilen
eşitlik ve eşitsizlik fikriyle iktisadi-siyasi-toplumsal hayat süreçlerini
düzenleyemezsiniz. Bildiğim kadarıyla ne Marx, ne Lenin, ne Mustafa Kemal
Atatürk eşitlik fikrini esas alarak iktisadi, siyasi, toplumsal meselelere
çözüm üretmemişlerdir. Çünkü eşitlik ve eşitsizlik gibi öznel, hayali, ütopik
fikirler temel ve esas alınabilecek dayanaklar değildi onlar için.
Keza;
sınıfsız toplumun yaratılması da gerçekliği olmayan soyut eşitlikçilik ya da
eşitsizlik fikrine nazaran ele alınıp teorisi yapılacak bir konu değildir.
Bunlar sosyal pratikte karşılığı olmayan kavramlardır. Marx, Feuerbach üzerine
tezlerinin ikincisinde şöyle demiştir: "İnsan düşüncesinin objektif
hakikate erişip erişemeyeceği meselesi teoriye değil pratiğe ait bir meseledir.
İnsan, düşüncesinin hakikiliği, yani gerçekliğini ve kudretini, beri
yanlılığını pratikte ispat etmelidir. Pratikten yalıtılmış düşüncenin
gerçekliği ve gerçek- değilliği üzerine tartışma tamamen skolastik bir
şeydir." Sosyal ve siyasal mücadeleler tarihinde Fransız Devriminin eşsiz
devrimcisi Gracchus Babeuf'in Eşitler Cumhuriyeti ideali uğrunda kurduğu Eşitlerin
Ayaklanması Örgütü dahil hiçbir politik güç “eşitliği" pratikte
sağlayamamıştır.
Emperyalizmin
can damarlarının kesilmesi ve Kapitalist üretim tarzının devrimci inkara
(aufheben) uğratılmasıyla ulaşılacak olan sosyalist toplum da ve daha sonra
ulaşılacak olan sınıfsız toplum da, tam, saf ve mutlak eşitlikçi bir toplum
olmayacaktır. Ama sosyalizm, bu günkü kapitalist-emperyalist düzene nazaran
insanlara insanca yaşayabilecekleri ve kendilerini geliştirip hayattan zevk
alabilecekleri daha iyi, daha güzel bir toplum düzeni sunacaktır. Bu düzen,
işçi sınıfı ve bireyin özgürleşeceği yolların taşlarını döşeyecektir. Fakat bu
gün işçi sınıfı için eşitlik ideali, çalışma verimi yüksek ve milli
bağımsızlığına düşkün ve halkının yüzünü güldüren bir Türkiye için iktidara
gelme mücadelesi anlamına gelecektir.