14 Mart 2013 Perşembe

KÜRT SORUNUNA ÇARE BULDUM !



İster inanın ister inanmayın Kürt Sorununa çare buldum!

Peki; “neymiş bakalım senin çaren? ” diyorsanız hemen söyleyelim. Efendim, geçen gün pazar yerinde evin haftalık alış verişini yapıyordum, birden bire  bir fikir, şimşek gibi kafamda parlayıverdi: Kestirmeden söyleyeceğim, Kürt Sorununun çaresi, Emperyalizme silah bıraktırmaktır! 

“Hoppala, bu da nereden çıktı; Kürt sorunu ile emperyalizmin ne ilgisi var!? Hem sonra sen kim emperyalizme silah bıraktırmak kim; emperyalizm hiç silah bırakır mı?” dediğinizi  duyar gibiyim. Öncelikle belirtelim ki nerede bir etnik sorun, etnik bir siyasi hareket varsa emperyalizm buna ilgi duyar. Hatta bizatihi emperyalizm, kendi amaçları için "etnik sorun" bile yaratır. Çünkü; etnik sorun, din ve mezhep sorunları gibi emperyalizm için son derece kullanışlı aletlerdir. Emperyalizm silah bırakması ise  elbette kendi başına olacak bir şey değildir, ama emperyalizme bal gibi silah bıraktırabilirsin. Nasıl mı? Müsaade buyurursanız anlatalım.

Ama ilkin şu Kürt Sorunu ve emperyalizm  nedir? onu görelim:  çünkü bu sorulara verilecek olan yanıtlara, yapılacak tanımlamalara göre çözüm önerileri de başka başka olacaktır. 

"Kürt Sorunu" denilen şeyin tarihsel kökleri Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğindeki farklı milliyetlerden* oluşan Türkiye halkının emperyalizme karşı yaptığı İstiklal Savaşı ve devrimci Cumhuriyet yönetimine kadar uzanır.  Kürtler, İstiklal Savaşına ve Saltanatı yıkan Cumhuriyetin kuruluşuna kendi rızaları ile katılarak Türk Milletinin asli bir unsuru ve bileşeni oldular. Fakat İngiliz emperyalizminin kışkırttığı 1925 Şeyh Sait İsyanı, 1930 Ağrı İsyanı, 1937'de patlak veren Dersim ayaklanmaları Genç Cumhuriyet için gerici ve bölücü isyanlardı ve  milli güvenlik sorunu idi. Genç Cumhuriyet yönetimi otoritesini göstererek bu isyanları  bastırdı. Derebey ve aşiret reislerinin bölgesel hakimiyetlerine son verdi. Zamanla, Kürt siyaset yapıcıları ve Kürt siyasi hareketi Kürt asıllı Türkiye Cumhuriyeti Devleti yurttaşlarını Türk Milletine nazaran ve Anayasanın eşitlik ilkesine rağmen Kürt milliyeti uyruğundan görmeye başladılar ve etnik statü ve kültürel hak talebinde bulundular. İşte Kürt Sorunu denilen şey bu taleplerden doğan çelişki ve mücadele anlayışları ile siyasi çözüm yöntemlerine verilen addır.   

Bu taleplerin oluşmasında ve yükselmesinde Kürt kökenli yurttaşların geçmişte Kürtçe konuşma, Kürtçe müzik dinleme, anadilini öğrenme ve yayma, Kürt kültür kurumlarını açma ve Kürtçe TV, Kürtçe  gazete, dergi çıkarma.. gibi Kürtlerin demokratik hakları kapsamındaki konularda  bir takım baskı ve yasaklara maruz kalmaları; etnik ve kültürel  hak ve özgürlüklerinden  yoksun bırakılmaları  önemli bir rol oynamıştır. Ancak bu sorunlar günümüzde büyük ölçüde aşılmış olmasına rağmen Kürt siyasi hareketi ( Kürtçü hareket de denebilir) ve bölücü terör örgütü PKK,  ABD/AB emperyalizminin  desteğini ve yönlendiriciliğini arkalarına alarak milliyetlere özerklik; Üniter değil Federal Devlet; hem Türkler hem Kürtler için ortak Vatan, Türkiye ve Kürdistan olsun; yurttaşların kanun önünde eşitliği değil "eşit yurttaşlık" esas alınsın; Federal örgütlenme; milliyetler örgütlenmesi modeli kabul edilsin; Türk Milleti ile Türk Milletini oluşturan milliyetlerden herhangi biri, örneğin Kürtler, Türk Milletiyle eşit statüde olsun;  bireysel haklara dayanan "Türk yurttaşlığı" yerine  etnik/dinsel topluluk statülerine dayanan TC Vatandaşlığı getirilsin; yani "Anayasal vatandaşlık" kabul edilsin; Kürtçeye resmi dil statüsü verilsin;  Üniter Cumhuriyetin temeli olan Anayasanın 3.maddesi değiştirilsin;  Türk sıfatı milli bir siyasal kimlik olmaktan çıkarılsın etnik bir topluluk sıfatı haline getirilsin; Anayasada Türk Milleti olmasın Türk Milletinden vaz geçilsin;  Eğitim çoklu resmi dillerde yapılsın; Milliyetlere, siyasal statü verilsin; Mahkemede, hastanede, belediyede, bürokraside, kamu kurumlarındaki hizmetler vatandaşların etnik kimliklerine göre verilsin; milliyetlere özerklik tanınsın;  milliyetlerin kendi kaderini tayin etme hakkı olsun... gibi farklı söylemlerle bir dizi siyasi taleplerde bulunarak  ulusal üniter yapı içinde  bölücü, ayrılıkçı, Kürtçü bir kimlik ve karakter kazanmıştır.   

Emperyalizme gelecek olursak, emperyalizm, uluslar arası bir sömürü ve baskı sistemidir. Sınıfsal sömürünün, üretim anarşisinin  ve eşitsiz gelişmenin egemen olduğu şu kapitalist üretim toplumunda doymak bilmez tekelci dev şirketlerin dünyayı sömürme ve dünyaya egemen olma düzenidir. Sermayenin ve kar tutkusunun  esiri olmuş  bu tekelci dev haramilerin tek dertleri çılgınca  sınırsız sermaye  biriktirmek; ve artı-değer sömürü çarkını devamlı çevirip döndürmektir. 

Emperyalizm, ayni zamanda, uluslar arası tekelci sermaye düzeninin  bir parçası olmayı şu ya da bu biçimde reddeden milli devletlere karşı ideolojik, ekonomik, siyasi, askeri, teknolojik, kültürel.. baskı ve denetim demektir.. Emperyalizm, tekelci kapitalist harami devletlerin sebep olduğu dünyayı paylaşım  savaşları, ölümler, kan, göz yaşı ve militarizm demektir. 

Emperyalizm, rekabetçi kapitalist üretimin dölüdür; ve kapitalist uygarlığın felaketidir. Çünkü; Emperyalizm çağında tekelci egemen güçlerin (finans-kapital) önlerine  koyabilecekleri yegane ideal, sermayenin kölesi olmaktır. Bu uğurda tekelci güçler gerekirse kendi aralarında çıkar birliği kurarak kolektif egemen güç (karteller, konsorsiyumlar, tröstler, sendikalar.. biçiminde örgütlenmiş  uluslar arası tekelci sermaye güçleri ve onların emperyalist devletleri..) bile olabilirler. Yeter ki kar etsinler, yani; "bırakınız sermaye ihraç etsinler; bırakınız sermaye biriktirsinler.."

Esas itibariyle, kapitalist üretim tarzında birbirleriyle kıyasıya rekabet halindeki her sermaye sahibi ya da sermaye grubu  yeterince güçlendiğinde tekelleşerek dünya çapında  belli bir üretim dalına (sanayi, tarım, hayvancılık.. gibi) ya da bir bütün olarak üretime  efendi (tek egemen güç) olmak ister. Tekelci dev sermaye efendileri, bu amaca ulaşmak için  ekonomik, siyasi, askeri, kültürel, bilimsel, psikolojik, ideolojik, etnik..  her araçtan yararlanır; ve devlete hakim olur. 

Bu durumda; uygarlığımıza ve insanlığımıza karşı eğer hakiki bir düşman aranacaksa o düşman ne falan millettir ne de filan millet;  fakat  kapitalizmin tekelci aşaması olan  emperyalizmdir.
 
Demek ki; bu günkü dünyada gerçekte ortada bir "sorun" varsa, o da, "emperyalizm sorunu" durBu gerçeği, emperyalizme bağımlı milli devletlere ve etnik topluluklara kabul ettirebilirsek, ortak düşman; düşmanların düşmanı; baş düşman  emperyalizm  ile mücadele ederek ona teslim bayrağı çektirip silah bıraktırabiliriz. Böylece, emperyalizmin silahlandırdığı ve beslediği  etnik sorun' a bir çare bulmuş oluruz. Yeter ki; emperyalizm mağduru ezilen ve sömürülen milletleri ve halkları bu "ortak düşman" emperyalizme  karşı birlikte savaşmaya ikna edelim ve onların milli güçlerini bu uğurda harekete geçirelim. 

Tabi; emperyalizme karşı mücadele, kapitalist üretim ilişkilerinden, emek-gücü sömürüsüne karşı mücadeleden; yani sınıf mücadelesinden ayrı düşünülemez. Nihayetinde emperyalizm dediğiniz şey de vatansız tekelci burjuvazinin bir sınıf egemenliği ve sınıf tahakkümüdür. Çünkü tekelci sermaye, adı üstünde, uluslararası sömürgen ve baskıcı bir egemen sınıftır.  İşte bu nedenle;  ezilen ve sömürülen milletler cephesinden  emperyalist güçlere  karşı verilen milli kurtuluş savaşları, siyasal bağımsızlık, milli egemenlik ve milli kapitalizm amaçlarıyla  ile sınırlı kalamaz. Zira; her milli kapitalizmin yapısında ve dinamiklerinde, nihayetinde, tekelleşme, dünya pazarlarına açılma, dünyayı sömürme, sınırsız sermaye biriktirme yani emperyalist olma eğilimi vardır.  

Eğer; anti-emperyalist milli bağımsızlık mücadelesi veren milletler tutarlı olmak istiyorlarsa ayni zamanda anti-kapitalist ve anti-tekelci de olmak zorundadırlar. Yani; emperyalizmin yörüngesinden çıktıktan sonra  bu milletin üretim tarzı ne olacak meselesi çok önemlidir. Kim için ve kime /neye göre üretim yapılacak?.. Nasıl bir üretim olacak?.. Sermaye egemenliğine  dayalı bir üretim mi yoksa emekçi egemenliği ve çıkarlarına dayalı bir üretim mi?.. sorularına  cevap verilmelidir. Eğer üretim tarzımız sömürü düzenin bir devamı olacaksa  peki o zaman biz bu anti emperyalist savaşı ve devrimi  niye yaptık diye sormazlar mı bize? Elbette emperyalist düşmanları yurttan kovmak;  saltanatı yıkmak; kul iken yurttaş olmak,  devrimle cumhuriyet kurmak; millet olmak.. muhteşem başarılardır, gelişmelerdir.. Ama; bir de, Nazım'ın dediği gibi,  "savaştan önce Kartal'da bahçıvan, savaştan sonra bahçıvan" kalan   Kartallı Kazım'ları var bu milletin, hem de çoğunluktalar.. Peki onların geleceği ne olacak?  Onlara göre de bir sosyal düzen ve üretim tarzı olmalı; öyle değil mi?..  Yani Kürt mü, Türk mü, Arap mı, Çerkez mi diye diye etnik kökenlerine bakılmaksızın, ayrımcılık yapılmadan, bir bütün olarak emekçilerin çıkarlarını gözetecek biçimde üretim düzenini rasyonel hale getirmek; ve üretim güçlerini geliştirmek gerek.

İşte; bin yıldır birlikte yaşadığımız ve kaynaştığımız Kürtler meseleye bu gözle bakabilirlerse, yani emperyalizmin egemenlik ve "özgürlük" politikalarına alet olmazlarsa, emperyalizme, Kürt mevziisinden silah bıraktırılabilirler. Bunun için öncelikle, Kürtlerin, yani Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Kürt kökenli yurttaşları olarak Kürtlerin, emekçisi, köylüsü, işsizi, yoksulu, esnafı, memuru, marabası,  ağası ve sermayedarıyla, Türk Milletinin bir parçası, asli bir bileşeni olup olmadıklarına karar vermeleri gerekir. Eğer; ben Kürdüm; dinim, cinsim uludur; ve Türk Milletinin Kürdü değilim; Kürt milliyeti olarak benim de ulus-devlet kurarak Kürt Milleti olma hakkım var diyorsan, yani Kürt milliyetçiliği yapıyorsan, o zaman bu benim Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nden  ayrı, kendi başına, milli-kapitalist bir Kürt devleti kurma talebim var demektir. Bu da, Türk Milletini inkar ediyorum; Türk devletini bölmek ve ayrılmak  istiyorum anlamına gelir.  Yani; Türk devletinin Anayasasını  ve üniter yapısını kabul etmiyorum, tanımıyorum  demektir. Bu durumda Türk Milleti de Kürtçülük yapan ayrılıkçı ve bölücü Kürt hareketine karşı kendi Anayasasından doğan haklarını kullanmak zorunda kalır. Çünkü  Anayasamıza (Md.3) göre Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.

Ama, "ben, Kürdüm, soyum sopum  Kürt;  ama Türk Milletinin Kürdüyüm ve vatanım Türkiye uğrunda; (Çanakkale'de ve Kurtuluş Savaşında olduğu gibi) canım feda olsun!!"  diyorsan; ve fakat buna rağmen sana Türkiye Cumhuriyeti Devletinde Kürtlüğün yaşatılmıyorsa, hala etnik ayrımcılık yapılarak Anayasadan doğan demokratik hakların, kültürel kimliğin yok sayılıyorsa; yani sırf Kürt olduğun için hala eziliyor baskı görüyorsan; ve Türkler senin hak ve özgürlüklerini savunmuyorsa;   işte o zaman  söz konusu demokratik hak ve özgürlüklere sahip olmak  için mücadele etmen kaçınılmaz olur. Bu durumda da Türk Milletinin senin yanında olması gerekir. Ama unutulmasın ki; Türk Milletinin Kürtleri olarak, sırf ve sadece etnik temelde örgütlenerek bu mücadeleye katılırsanız yine kendinizi Türk Milletinden ayırmış Türk-Kürt ikiliğini ve karşıtlığını yaratmış olursunuz. 

Eğer Kürt sorunu(?), ayni zamanda, ekonomik ve siyasal düzen ve iktidar sorunuysa, Kürtler, demokratik hak ve özgürlüklerini, bir parçası ve bileşeni oldukları Türk Milletinin bölünmez bütünlüğünde kalarak ve ortak düşman emperyalizme ve feodal kalıntılara (ağalık-şeyhlik-aşiret kurum ve ilişkileri) karşı Türk Milleti olarak  mücadele etme sürecinde aramaları gerekir. Bu mücadele, ayni zamanda, özünde, bir sınıf mücadelesidir; zira, emperyalizm, bir sosyal sınıf olan uluslararası tekelci burjuvazinin egemenliği demektir. Yani; dünya çapında tekelci dev sermaye sahiplerinin varlığını ve egemenlik kurma mücadelesini ifade eder. O yüzden; öncelikle, Türk Milleti olarak,  emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmak, uluslararası dev-tekelci sermaye sınıfının sömürüsüne, baskı ve denetimine son vermek gerekmektedir. Sermayeye ve sınıf sömürüsüne dayalı toplum düzenine son verecek kuvvetler işte bu  antiemperyalist ve  anti-feodal mücadele sürecine bağlı olarak   tarih sahnesine çıkacak; ve tarihsel rollerini oynayacaklardır. 

Sevgili okur güya emperyalizmin ne olduğunu kestirmeden söyleyip geçecektim; ama, insanlığınmazlum milletlerin ve milli devletlerin baş belası  olan  şu emperyalizm denilen sömürü ve baskı düzeninin ne mene bir şey olduğunu biraz daha açmam gerekiyor galiba. 

19.yüzyılın ikinci yarısından sonra, rekabetçi kapitalizmin kendi dinamiklerinden tekeller (tekelci dev sermayeler, finans kapital, mali oligarşi ) doğmuştu; ve böylece; rekabetçi kapitalizm tekelci kapitalizme evrilmişti. İşte; emperyalizm,  tarihsel olarak kapitalist üretim tarzının kendi dinamiklerinden doğmuş tekelci dönemidir. Tekelci dönem, kapitalist toplumsal gelişmenin belli bir derecesini ve aşamasını ifade eder. Nasıl ki bir insanın biyolojik gelişiminin  çocukluk, erginlik, olgunluk, yaşlılık dönemleri ve evreleri varsa, tıpkı onun gibi, kapitalist gelişmenin de özel evreleri vardır. İşte emperyalizm, kapitalizmin yaşlılık ve tekelci evresidir. Kapitalizmin tarihsel olarak sonlanacağı evresi de diyebiliriz emperyalizme. 

Emperyalizm evresinde kapitalizm, çürüme ve asalaklaşma eğilimleri gösterir. Kapitalizmin emperyalizm döneminde mali oligarşinin sermaye ihracından doğan aşırı karları sonucunda rantiyeci ve tefeci kapitalist devlet biçimi ortaya çıkar. Uluslararası tefecilik, paradan para kazanmak, üretim yapmaktan daha karlı hale gelir.  Emekçi halk sınıflarının sömürüsü  uluslar arası bir düzleme taşınır; ve sınıf mücadelesi uluslar arası bir hal alır. 

Emperyalist sömürü nihayetinde uluslararası emekçi halk sınıflarının ve işçi sınıfının  sömürülmesidir. Emperyalizmi eğer, çağdaş kapitalizmin dışında, sırf ve sadece sömürgeci politikalar olarak fetihçi ve  yayılmacı içeriğiyle düşünecek olursak o zaman emperyalizmin binlerce yıllık bir geçmişi ve tarihi olduğunu kabul etmemiz gerekir. Akadlar, Antik Mısır, Asur, Hitit, Pers, Helen, Roma, Çin, Bizans, Moğol, Osmanlı imparatorlukları bu manada hep emperyalist idiler. Ama, Lenin de belirtiği, "ekonomik ve toplumsal biçimler arasındaki farkı görmezden gelerek ya da arka plana iterek, emperyalizmin "genel düzeni" üzerine fikir yürütmek, tıpkı "Büyük Roma" ile "Büyük Britanya" arasında kıyaslamalara girmek gibi birtakım boş palavralara  ve bayağılıklara düşürür kişiyi. Çünkü kapitalizmin eski evrelerindeki sömürge politikası bile, mali-sermayenin sömürge politikasından temel ayrılıklar göstermektedir. "

Emperyalizm, terim olarak Roma İmparatorluğundan beri kullanımda olan  imperium kavramından türetilmiştir. İmperium, egemen güç olma, hükmetme anlamına gelir. İngiliz liberal gazeteci ve iktisatçı J.A.Hobson'a kadar siyasal bir içeriğe sahipti ve siyasal anlamda kullanılıyordu. Fakat Hobson'un 1902 yılında yazmış olduğu "İmperialism: A Study" isimli kitabıyla birlikte emperyalizm ekonomik bir anlam kazanmaya başladı.  Hobson'a göre, emperyalizm, militarizmle, milliyetçilikle, yayılmacılıkla ve istilacı siyasetlerle  açıklanamazdı. Emperyalizm kökeninde sermayenin yoğunlaşması, tekellerin ortaya çıkması, üretimin fazlalaşması ve halkın bu fazlayı satın alamaması vardı. Bu durumda tekelci güçlerin azami kar ilkesi gereği  ülke dışına yönelmesi kaçınılmazdı. Böylece; ürün fazlası ve sermaye ihracı için yurtdışı pazarlarına açılma devri başladı. Ancak; Hobson'a göre bu yeni durum kapitalizm doğasından; işleyiş düzeninden  değil de izlenen yanlış politikalardan kaynaklanıyordu. Halkçı politikalarla emperyalizm önlenebilirdi.

Daha sonra, Marxist iktisatçı Rudolf  Hilferding 1910 yılında yazmış olduğu  Finans Kapital kitabında ise, kapitalizm işleyiş düzeni sonucu banka sermayesi sanayi sermayesiyle birleştiğini; finans kapitalden karteller ve  tekellerin doğduğunu; ve korumacılık siyasetinden ötürü dış rekabetten etkilenmeyen tekellerin sermayelerinin tamamını kullanamadığını; ürünlerinin tamamını  satamadığını; bu yüzden yurt dışı piyasalarına ihtiyaç duyulduğunu; tekelci mali sermayenin politik ve ideolojik olarak fetihçi ve yayılmacı eğilimler taşıdığını; bu yüzden özgürlük değil egemenlik istediğini  yazdı. Bu süreç kapitalist devletler arası rekabeti artırarak milliyetçilik ideolojisine emperyalist bir kimlik kazandırıyordu.

Bakınız tekelci kapitalizmin ve sömürgeciliğin  ideoloğu, İngiliz-Boer savaşının başlıca sorumlusu  milyoner İngiliz siyasetçi Cecil Rhodes (1853-1902 ) emperyalizmi nasıl savunuyor:

" Dün East-End'deydim (Londra'da bir işçi semti), işsizlerin yaptığı bir toplantıda bulundum. Ateşli söylevler dinledim orada. Bunların hepsi tek bir çığlıktan ibaretti: ekmek! ekmek! Dönüşte, bütün sahneyi yeniden yaşıyor ve emperyalizmin önemini bir kez daha kavrıyordum. Benim en büyük düşüncem, toplumsal soruna bir çözüm  getirmek: Birleşik Krallığın  40 milyon nüfusunu kanlı bir iç savaştan kurtarmak için, bizler, sömürge politikacıları, fazla nüfusu yerleştirebileceğimiz, fabrikalarımızın ve madenlerimizin ürünleri için yeni pazarlar kazanabileceğimiz yeni topraklar elde etmek zorundayız. Her zaman söylerim, İmparatorluk bir mide sorunudur. İç savaştan kaçmak istiyorsanız, emperyalist olmak zorundasınız. " (Aktaran Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması. )

Hilferding'in  Finans-Kapital'inden sonra  Rosa Luxemburg (Sermaye Birikimi), Kautsky (Ultra Emperyalizm), Lenin (Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşması), Buharin (Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi) .. gibi emperyalizm teorisyenleri emperyalizmi Marxist açıdan ele aldılar. 

Lenin de, temel tezlerini Hobson ve Hilferding'in kitaplarına dayandırarak  1916'da yazmış olduğu  "Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması" isimli kitabında,  "Emperyalizmin başlıca ekonomik temelinin tekeller olduğunu;  Bu tekellerin, kapitalist olduğunu, yani kapitalizmden doğduğunu ve kapitalizm meta üretiminin ve rekabetin genel koşulları içinde, bu genel koşullarla sürekli ve çözülmez bir çelişki halinde var olduğunu;  (..) kapitalist tekellerin, şaşmaz bir biçimde durgunluk ve çürüme eğilimine yol açtığını;  kapitalizmin kaçınılmaz doğası sonucunda kartellerin, tekellerin doğmasıyla ürün(meta) ihracının yerini sermaye ihracına bırakmış olduğunu; sonuç olarak, emperyalizmin kapitalizmin tekelci aşaması olduğunu  belirtiyordu.

Lenin'e göre, üretimde ve sermayede görülen yoğunlaşma öyle yüksek bir gelişme derecesine ulaşmış ki ekonomik yaşamda kesin rol oynayan tekelleri yaratmıştır; ve banka sermayesiyle sanayi sermayesi kaynaşmış; ve bu mali sermaye (finans kapital) temelinde mali oligarşi yaratmıştır. Sermaye ihracı meta ihracından ayrı olarak özel bir önem kazanmış; dünyayı aralarında bölüşen uluslararası tekelci kapitalist birlikler kurulmuş; büyük tekeller kendi aralarında kıyasıya bir hegemonya mücadelesiyle ile dünyayı paylaşmıştır. Kapitalistler dünyayı paylaşıyorlarsa, bunu, kendilerinde bulunan hain duygulardan ötürü değil; üretimin ve sermayenin ulaşmış olduğu yoğunlaşma düzeyi, kar sağlamak için kendilerini bu yola başvurmak zorunda bıraktığından yapıyorlar. Ve dünyayı, mevcut "sermayeleri", güçleri oranında paylaşıyorlar. çünkü kapitalizmin ve meta üretimi sisteminin var olduğu bir ortamda daha başka bir paylaşma biçimi söz konusu olamaz. 

Lenin, devrimci işçi sınıfı hareketi ve  proletarya diktatörlüğü bakış açısıyla  emperyalizm çağının yeni sınıf ilişkilerini göre bir devrim teorisi üretti. Bundan böyle devrimler emperyalizmin en zayıf halkasında olacaktı. Çünkü; gelişmiş kapitalist-emperyalist ülkelerin işçi sınıfları emperyalizm sayesinde emperyalist sömürüden pay alıyordu; ve böylece emperyalist sömürü düzeninin birer parçası ve yeniden üreticisi oluyorlar; tarihsel rollerini unutuyorlardı.. 

Lenin'in aktarmasına göre, Engels, 7 Ekim 1858'de Marx'a şöyle yazmıştı: "Gerçekte, İngiliz proletaryası giderek daha fazla burjuvalaşmaktadır; öyle görünüyor ki, başka uluslara göre daha burjuva olan bu ulus, kendi burjuvazisinin yanı sıra bir burjuva aristokrasisi ve bir burjuva proletaryası yaratmaya yönelmekte.  Bütün dünyayı sömürmekte olan bir ulus için bu, elbette, bir dereceye kadar mantıksal bir şeydir."  

11 Ağustos 1881'de, yazdığı bir mektupta da Engels: "burjuvazi tarafından satın alınmış, hiç değilse beslenmiş adamların yöneticiliğine ses çıkartmayan berbat İngiliz işçi sendikaları" ndan söz eder. 

12 Eylül 1882 tarihli  Kautsky'e yazmış olduğu mektubunda da şöyle diyordu Engels: "İngiliz işçilerinin sömürge politikası konusunda ne düşündüklerini mi soruyorsun bana? Genel olarak politika konusunda ne düşünüyorlarsa, onu düşünüyorlar.. İşçi partisi yok burada; yalnızca tutucu radikaller ve liberaller var; işçilere gelince onlar da İngiltere'nin sömürgeler ve dünya pazarı üzerinde kurduğu tekele rahatça katılıyorlar" 

Demek ki; İngiltere tarafından dünyanın sömürülmesi İngiliz proletaryasının bir kısmının burjuvalaşmasına ve emperyalist sömürü sisteminin payandaları olmalarına yol açmıştı. O yüzden; devrimler gelişmiş kapitalist-emperyalist ülkelerdeki "sermaye- emek gücü" çelişkisine bağlı olarak cereyan etmeyecekti, emperyalizmin zayıf halkasındaki ülkelerdeki  anti emperyalist ve anti kapitalist mücadeleye bağlı olarak olacaktı. Çünkü; gelişmiş kapitalist-emperyalist  ülkelerde zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olan bir işçi sınıfı peydahlanmıştı. 

Gelişmiş kapitalist-emperyalist ülkelerle emperyalizmin boyunduruğundaki ülkeler arasındaki ekonomik-siyasal-ideolojik-kültürel çelişkilerden doğan savaşlar kaçınılmazdı. Nitekim; 20 yüzyılın başından itibaren hem  emperyalist ülkelerin kendi aralarındaki çelişmeler hem de  emperyalist ülkelerle emperyalizm baskı ve denetiminde olan ülkeler arasındaki uzlaşmaz çelişkiler bir dizi demokratik halk devrimlerine yol açacaktı. Bundan böyle; Emperyalizm çağında  sınıf mücadeleleri sırf ve sadece emek (proletarya)-sermaye (burjuvazi) çelişkisi biçiminde sürmeyecekti ayni zamanda; anti-emperyalizm  biçimini de  alacaktı.  Yani; milletlerin emperyalist devletlerin boyunduruğundan ve yörüngesinden kurtulma   mücadeleleri olacaktı.

20.yüzyıl başlarındaki milli demokratik devrimlerle ve emperyalizme karşı bağımsızlık savaşları sayesinde  işçi sınıfı lehine kazanımlar elde ediliyordu. Lenin, sözü edilen kitabının ön sözünde emperyalizm için, proletaryanın toplumsal devriminin hemen arifesi ve ön belirtisi olduğunu yazmaktaydı. Lenin ayni kitabında Kautsky'nin "ultra emperyalizm" kavramının zırvalığını göstererek; Kautsky'nin, emperyalizmin politikasını ekonomisinden ayırmakla ve emperyalizmi bir ilhak eğilimine indirgemekle eleştiriyordu. 

Emperyalizm ile birlikte  toplumsal hayatın her alanındaki  egemenlik ve özgürlük ilişkileri, dev tekellerin özgürlük ve egemenlik anlayışına bağlı olarak biçimleniyordu.  Emperyalizm, kapitalist üretim sisteminin (düzeninin)  hem bir sonucu hem de kapitalizmin kendini yeniden üretmesinin bir aracı, biçimi olmuştu. 

Emperyalizm kapitalizmin dölü olduğuna göre peki kapitalizm ne?.

Kapitalizm, genel olarak, toplumsal hayatın yeniden üretilme sürecinde, genelleştirilmiş mal (meta) üretimidir.  Buradaki mala (metaya) insanın canlı bedeninde mevcut olan ve her hangi bir kullanım değeri üretirken kullanmış olduğu   zihinsel ve fiziksel yeteneklerinin bütünü demek olan emek-gücü de dahildir. Yani; bizzat işçinin kendi gözünde emek-gücü'nün kendisine ait bir mal biçimini alması ve dolayısıyla emeğin ücretli-emek biçimine dönüşmesi kapitalizmin en temel özelliğidir.  Emek gücü bir kez mal biçimini alınca haliyle emek-gücünün harcanması sonucu oluşan tüm ürünler ve emek sürecinin bütün unsurları (üretim araçları, ham madde..) da genel olarak mal biçimini  almış olur.  

Kapitalist üretimde bütün ürünler, üreticinin doğrudan kullanımı ya da üretici ve tüketicilerin önceden belirlenmiş bir ihtiyacını karşılamak için değil, sırf ve sadece,  pazarda satılmak (değiştirilmek) amacıyla üretilirler. Neyin ne kadar, hangi teknikle, nerede üretileceği gibi kararlar önceden belirlenmiş toplumsal ihtiyaç ve toplumsal planlara göre ya da toplumsal adetler, gelenekler uyarınca yapılmaz. Üretim araçlarının mülkiyeti, tek başına çalışan mülk sahipleri olsun, tek başına kapitalistler olsun; ortaklık halinde kapitalist topluluklar olsun ya da şirketler olsun, bir çok mülk sahibi birim arasında dağılmıştır. Her birim kar peşinde koşmak zorundadır. Çünkü; rekabetçi bir ortamda hayatta kalmanın yegane yolu kar etmektir.  Mülk sahibi ve üretici birimlerden her biri neyi uygun görüyorsa onu yapar, dolayısıyla yalnızca kendisine karşı sorumludur. O yüzden kapitalist üretimin doğası anarşiktir.

Tüm üretim sürecinin gerçek egemeni, sermayedir. Aslolan; sermayenin  ihtiyaç ve amaçlarıdır. Çağdaş üretim sermaye tarafından belirlenir. Sermayedarın özel mülkiyetinde olan üretim araçları ve ham madde sayesinde emek-gücü, yani insanın çalışma kapasitesi ve iş üretme yeteneği, belirli bir ücret karşılığında belirli süreliğine belirli bir işte harcanarak kullanılır. Ve bu üretim süreci  sonucunda üretilmiş olan  ürün, sermayedarın malıdır. Sermayedar, bu ürün üzerinde her türlü tasarruf hakkına ve hukuka sahiptir.

Sermayedar, kapitalist bir sosyal formasyonda,  üretim sürecinde ücret karşılığında kullanacağı emek-gücünün, beyaz adam mı siyah adam mı yoksa kızıl derili mi…diye rengine; saf kan Alman mı yoksa Afrikalı mı.. diye ırkına; kadın mı erkek mi.. diye cinsiyetine; Hristiyan mı, Yahudi mi, Müslüman mı, dinsiz mi …diye inancına, Kürt mü, Arnavut mu, Laz mı, Boşnak mı, Arap mı…diye etnik kökenine (milliyetine), esas itibariyle aldırış etmez.  O, insanlar arasındaki bu farkları  gözetmeden, işinde çalıştırır,  sömürür ve ezer. Onu ilgilendiren, sadece, sermayesi için emek-gücünü harcayacak; iş(ini) yapacak insanların her an pazarda hazır bulunmasıdır.

Ama; ayni sermayedar, işyerindeki işçilerinin sendikalı mı sendikasız mı; sınıf bilinçli mi yoksa cahil mi; örgütlü mü örgütsüz mü  olduklarını  ziyadesiyle önemser. Tıpkı; Türk veya Kürt feodal toprak ağasının, baskı ve zulüm karşısında  topraksız köylünün başkaldırıp isyan edip etmemesini önemsemesi gibi!

Kapitalist Üretim Tarzında, insanlar bu dünyada varlıklarını sürdürsün; ihtiyaçlarını karşılasın; Kürtlüklerini yaşasın...  diye, böyle  bir ideal ile, üretim yapılmaz. Asıl amaç, insan topluluklarının ihtiyacını karşılayacak ürünler üretmek değil; bilakis; insanın emek-gücü de dahil, her hangi bir emek ürününü mal biçiminde üretmektir. Kapitalist Üretim Tarzı, toplumsal ve bireysel ihtiyaçlarımızın karşılanmasında, şimdilik, egemen olan  bir üretim tarzıdır; ama, toplumsal hayatın sürdürülmesi için bir ve tek (yegane) üretim tarzı değildir! Yani, bazı  ideologlarının dediği gibi, Kapitalist Üretim Tarzı, Tarihin son durağı değildir! 

Kapitalist Üretim tarzı, ismiyle müsemma, Kapitali (sermayeyi) yeniden üretmek için yapılan "artı-değer" üretimdir.  Bu üretimde, esas ve mutlak olan,“ kapital (sermaye)”in yeniden üretimidir; ve tüm toplumsal ilişkiler ve devlet(ler) bu üretime alet edilir. İnsanın canlı varlığında mevcut olan üretken ve yaratıcı hangi faaliyet varsa   bir mal biçimini alır; ve ücret ile alınıp-satılır. Bu ilişkide daima ve mutlaka, iki taraf vardır: emek-gücünü satanlar ve emek-gücünü satın alanlar. O yüzden; Kapitalist Toplum için, emek-gücünün özgürce alınıp satıldığı toplum çeşidi diyebiliriz..  Bu alım satım ilişkisi ne kadar elverişli koşullarda cereyan ederse etsin sonuçta ortada daima sömürülen bir sınıf olacaktır; ve çalışma sadece ücrete tabi bir ekonomik faaliyet biçimi olarak kalacaktır, bu asla unutulmasın!  

“Eee ne olmuş yani; kapitalist üretim tarzı ile Kürt meselesinin ne ilgisi var?” diyerek daha şimdiden anlattıklarıma dudak bükmeyin, biraz sabrederseniz sadede geleceğim.

Sorun, bu sınıf mücadelesinde hangi tarafta olduğunuz; kime, hangi sınıfa, zümreye hizmet ettiğinizdir. Sermaye(dar) ve ücretli emek-gücü ilişkisinin ve sisteminin yeniden üretilme sürecinde eğer siz şu ya da bu nedenle emek-gücünü satışa sunmamış olan üretim araçları sahibi olan sermayedar sınıfa  hizmet ediyorsanız, her seferinde bu sınıfsal sömürü ve baskı ilişkisini ve sistemini yeniden üretmek zorunda kalırsınız. Ve bu kapitalist üretim ve sömürü tarzının yegane (bir ve tek) üretim tarzı olduğunu kabullenmiş olursunuz. 

Bu üretim  tarzında, üretmek,  karlıdır. Çünkü; emek gücünü satın alan taraf olarak emek gücünün kullanım hakkını(!) ve tasarrufunu da satın almış olursunuz. Ve böylece, toplumun (artık; PİYASA olmuş Toplum desek daha doğru olur!)  ulaşmış olduğun “çağdaş uygarlık(?) düzeyi”  şartlarına bağlı olarak, kullanım hakkını satın olmuş olduğunuz emek-gücü sahibine, harcanmış  ve kullanılmış olan emek-gücünden,  belli bir refah standardı sağlayacak kadar vererek geri kalan üretim fazlasına, mal (üretim süreci) sahibi olarak,  el koyarsınız: bu sizin karınızdır!     

O yüzden, Kapitalist üretim için, "hattı üretim yoktur sathı üretim" vardır; ve o satıh bütün bir dünyadır  (tüm ulusların emekçileridir, ücreti ile geçinenleridir.) Yani; üret üretebildiğin kadar; kar et edebildiğin kadar; sömür sömürebildiğin kadar.. ilkesine göre işler kapitalizm. Kapitalizmde üretim insan için değil; insan üretim içindir. Kapitalist üretim tarzında Sermaye efendi; insan da köle olmuştur ve her şey obur üretim ve sermayenin yeniden üretimi  içindir. 

Dünyanın bütün ücretli emek-güçlerini satın alma  ve ‘dünyayı ücretli emek piyasası’ yapma eğilimi ve doğrultusu, kapitalist üretim tarzının gelişme dinamiğinde vardır. Yani, Kapitalizm, sermaye dahil, üretilen tüm malları (mal olmuş emek ürünleri) satmak üzere dünya sathına yaymak; dünyayı ve toplumsal ilişkileri “piyasa” haline getirmek zorundadır. O yüzden, ülkeler, milli devlet olmaktan çok, uluslararası pazarlardır kapitalist emperyalizm için.  

Marx Grundrisse'de şöyle yazar: "Tüm toplum biçimlerinde, bir tek üretim tarzı tüm diğerlerinin, ve o üretim tarzına özgü üretim ilişkileri de tüm diğer üretim ilişkilerinin rütbe ve etkinliğini tayin eder.  Bu, bütün öbür renklerin özgüllüğünü belirleyen genel ışık kaynağıdır. İçinde vücut bulan tüm varlıkların özgül ağırlığını belirleyen özel eterdir.. (..). Sermaye burjuva toplumunda her şeye egemen olan ekonomik güçtür. Dolayısıyla hem başlangıç hem de varış noktasıdır."   

Çağımızın üretim ilişkilerini biçimlendiren  işte bu "her şeye egemen olan sermaye"  düzenidir. Eğer;  her biçimiyle sermayenin yeniden üretilmesine hizmet etmezsek sermaye yeterince beslenemeyeceğinden arıza verir; krizler üretir; ve sonunda kendisini yaşatacak güçler bir bir çöker; ve yeni bir yaşamın filizleri sürgün verir. 

Öte yandan; kapitalistler açısından kapitalist üretim süreci ve tüm unsurları, her an, her gün yeniden üretilmek; yani yaşatılmak  zorundadır. Bunun adına istikrar denmektedir. Dolayısıyla; toplumda, bireyde ve dünyada ne varsa her şey bu kutsal istikrar'a; yani  “mutlak”a nazaran cereyan etmelidir. Yani; "kapitalist üretim tarzı" mutlak ve ideal olacak, geri kalan tüm ilişki ve kurumlar ise rölatif (göreli).

İşte; milletleri ve halkları birbirlerine kırdırtan emperyalist savaşlar, hep, bu yüce mutlak ve idealin yeniden üretilmesi  için çıkartılır. Halkları borç batağına sürükleyen Dünya bankaları, İMF’ler; kredi değerlendirme kuruluşları, milli güvenlik adı altında haber alma teşkilatları ve gladyolar; birer yalan üretme   merkezi ve manipülasyon aracı haline gelen medya organları; NATO gibi askeri paktlar.. hep bu yüce mutlak’a  ve ideal’e hizmet ederler.

İlkin ön belirtileri 15.yy’da  İngiltere’de tarih sahnesine çıkan kapitalist üretim, gelişmesi sonucunda 19.yy sonlarında emperyalist bir kimlik kazandı. ve dünyada emperyalizm çağı başladı. Lenin’in söylediği gibi, dünya, emperyalizm tarafından ezilen ve sömürülen mazlum devletler  ile emperyalist zalim devletler arasında iki kutba ve kampa ayrıldı. Devrimler, gelişmiş kapitalist ülkelerde değil; kapitalist gelişmede geri kalmış ve emperyalizme bağımlı milletlerde olacaktı. Emperyalizm ile kapitalist gelişme bakımından geri ülke halklarındaki uzlaşmaz çelişki emekçilerin  ya da burjuvanın  önderliğinde  devrimlere yol açacaktı.   

Bu  yüzden; Kapitalist Üretim Tarzının koruyucuları ve savunucuları olan kapitalist-emperyalist ülkeler, Kapitalist üretim tarzının sürekliliği ve yaşar kalması için, her yerde, karşı-devrimi örgütlemek ve sınıf-sömürüsü siyasetlerini sürdürmek ve gizlemek   zorunda kalırlar. Dolayısıyla; insanın özgürleşmesini engelleyen gerici kapitalist üretim tarzının egemen olduğu bu günkü dünyada var olan siyasi ve ideolojik  ilişki ve kurumlar da, artık; karşı-devrimin birer araç ve kurumları olarak  kimlik ve işlev kazanmış olurlar.

Bu açıklamalardan sonra  Kürt Sorununa bulduğumuz çareye  gelebiliriz:

Evet; çare, Kapitalist Üretim Tarzı'nın bilincine varmak; ve bu bilinçle kapitalist üretim tarzını ve onun dölü olan emperyalizmi Hegelci manada devrimci inkara[1] uğratmaktır. Ama unutulmasın; bu mücadelede daima göz önünde bulundurulması gereken nesnel ve nihai amaç: insanı bir "şey" olmaktan kurtarıp hayatın her alanında özgür bir birey (özne) yapmak için/üzere, kapitalist üretim tarzını ve emperyalizmi devrimci inkara uğratmak ve tarihin çöplüğüne göndermek olmalıdır. Ve siyasi iktidar  mücadelemizde  her türlü araçtan, yalnız ve ancak, bu amaç bakımdan yararlanılmalıdır. Aksi takdirde; insanı, yeniden, üretimin ve eşyanın kölesi yapacak olan yeni bir kölecilik  düzenine savurmuş oluruz.  

Peki  kim yapacak bütün bu devrimci işleri ve hangi örgüt ve araçlarla yapacak? Yani kapitalist üretim tarzını ve emperyalizmi devrimci inkara uğratacak olan kuvvet nerededir? Kürt halkı, Kürt devrimcileri, Kürt egemen sınıfı ve toprak ağaları bu uzun soluklu devrimci inkar sürecinin neresinde? Şu Emperyalizm ve kapitalizm çağında, "ben bir Kürdüm, dinim cinsim uludur" diyerek sırf etnik temelde örgütlenme ve mücadele ile kapitalist üretim düzenini ve emperyalizmi yenebilir misiniz?  Ama benim emperyalizm ile böyle bir meselem yok; benim meselem Kürt milliyetini bir "millet" yapmak ve Kürt ulus-devletini kurmak diyorsanız o iş başka. O zaman da emperyalizmin işbirlikçisi safına düşersiniz ve  emperyalizmin insafına kalmış olursunuz.

Milli Bağımsızlığımıza ve yurdumuza sahip çıkarak emperyalizmi nasıl yenebileceğimizi  komünist şair Nazım HİKMET  1954 yılında Budapeşte Radyosunda yapmış olduğu konuşmada ifade etmiş: http://youtu.be/m4LQOQkCJ28

Kapitalizm ve emperyalizm insanlardan, toplumsal sınıflardan; milletlerden ve devletlerden bağımsız olarak kendi kendine dünya sahnesine çıkmış değildir. Her ikisi de, tarihsel olarak toplumsal yeniden üretim sürecinin (otodinamizm) ve toplumsal sınıfların egemenlik kurma mücadelesinin  sonucu ve marifetidir.

O yüzden bu sorunun iki muhatabı vardır:

1-Emperyalizme bağımlı olan mazlum ve ezilen milletler 

2- Ücretli kölelik düzeninde (düzenlenişinde) [2]) emek-güçlerini satmak zorunda kalan/bırakılan işçi sınıfı ve  emekçiler

Tarihte Emperyalizme karşı ( Ho Chi Minh'in emperyalizme karşı Bağımsızlık Savaşı  gibi Leninci ve Marxist  manada değil) ilk bağımsızlık mücadelesi, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde Türkiye Halkı tarafından verilmiştir.  Saltanatı yıkan Ulusal Kurtuluş Savaşımız sayesinde Kapitalizmin dölü olan emperyalizme meydan okunarak; Laz'ıyla, Çerkez'iyle, Boşnak'ıyla; Arap'ı, Rum'u, Türk'ü, Kürt'ü, Ermeni'siyle, Hristiyan'ı, Müslümanı, Yahudi'siyle… Türkiye Halkının  Emperyalizme boyun eğmeyeceği; ve  emperyalizmin, örgütlü  halk savaşıyla yenilebileceği,  dosta düşmana gösterilmiştir.

Emperyalizmin boyunduruğundan ve yörüngesinden kurtularak milli bağımsızlığımız ve egemenliğimiz ilan edilmiş; ve Gazi Mustafa Kemal’in  dediği gibi, Anadolu topraklarında emperyalizm,  “mahv ve nabut” olmuştur. Ancak; Atatürk’ün ölümünden sonra kapitalistleşme sürecindeki Türkiye halkı, maalesef, Amerikancı ve NATO’cu süreçlerle  tekrar emperyalizme boyunduruğuna girmiş; bağımsızlığını koruyup yaşatamamıştır. 

(Yeri gelmişken belirtmeliyim ki; hiç bir devlet hiç bir zaman dış koşullardan tamamen bağımsız olarak hareket edemez. Hele ki kapitalist üretim düzeni ortak paydamızken.. Her devlet dünyadaki  iktisadi, siyasi, kültürel, bilimsel, askeri, teknolojik.. gelişmeleri hesaba katmak zorundadır. O yüzden bağımsızlıktan bahsederken bir devletin yönetim kararlarının, geleceği belirleme kararlarının, yabancı güçlerce değil de söz konusu devletin kendi öz güçlerince tayin edilmesi anlaşılmalıdır.)   

Saltanatı yıkıp Cumhuriyeti kuran Milli Bağımsızlık ve Milli Egemenlik savaşımız,  Türkiye Halkını,  Millet yapmıştır. Milli mücadele sürecinde Kürt aşiretleri ve Kürtler örgütlenip kendileri için bir devlet kurabilirlerdi ama böyle bir yol girmediler. Kendi geleceklerini Mustafa Kemal'in örgütlediği ve önderlik yaptığı Kuvayı Milliye hareketinde gördüler ve ortak düşman emperyalizmi birlikte yenerek bu toprakları vatan yaptılar. Ve saltanı yıkan cumhuriyeti kuran Türkiye halkının bir parçası, bileşeni oldular. Bu tarihsel süreç bizatihi Kürtlerin geleceklerini belirlemiştir. Eğer Kürtler milli mücadele yıllarında kendilerince ve kendilerine göre bir Kürt devleti kurmuş olsalardı bu devleti kuranlar saf Kürtlerden oluşmayacak bilakis Türk, Ermeni, Kürt ( Zaza, Kırmançi) Arap Süryani, vb.. etnik topluluklardan oluşacaktı. ama devletin adı muhtemelen Kürdistan olacaktı. Ve Kürdistan'da yaşayan herkes Kürt anayasasına  göre Türk asıllı, Ermeni asıllı, Arap asıllı.. vb, Kürt yurttaşı olacaktı. Yani Kürt tanımı, günümüz Türkiye'sindeki  Türk tanımı gibi bir etnik kökene aidiyeti vurgulamaz. 

Millet, Hegelci diyalektik manada bir sentezi ifade eder. Tarihte tek bir etnik topluluktan oluşmuş saf bir millet yoktur. Millet, daima, farklı  unsurların (milliyetlerin) diyalektik Birlik (sentez)’idir. Bu birlikte, birliği oluşturan unsurlar arasındaki ilişki ve etkileşmede “çelişki” esas alın(a)maz; (zira; her çelişkide belirleyen belirlenen taraflar vardır); ama “özdeşlik” esas alınmalıdır. (Özdeşlik,  varlığın “farkı” esas alarak kendini bir bütün olarak yeniden üretme; var etme sürecidir). Yani; sentezi, birliği oluşturan unsurlardan  her hangi biri (Türk'ü veya Kürt'ü..) veya birkaçı (Türk-Türkmen-Kürt-Çerkez, Arap.. ) kendi başına, kendi için, kendine göre, diğer unsurları (etnik toplulukları, milliyetleri ) kendi amaç ve isteklerine alet ederek  tayin edici, belirleyici olamaz. Bu Birlikte her etnik unsur, yek diğerini bir ebruda iç içe girmiş farklı ve kaynaşmış renkler gibi görmeli; birbirlerine karşı etnik düşmanlık yapmadan; etnik özelliklere saygı duyarak var olmalıdır. Yani Türk Milleti söz konusu olduğunda Türksüz Kürt; Kürtsüz de Türk olmaz denilmelidir ve Türk Kürt'ün Kürt de Türk'ün hakkını korumalı ve savunmalıdır.

Tarihsel olarak kurulmuş ve tesis edilmiş olan Cumhuriyet Birliğinin (Sentezin) yaşaması ve geleceği için, Birliği oluşturan etnik unsurlar arasındaki  Fark ilişkisinin Uzlaşmaz Çelişki aşamasına ve boyutuna gelmesine izin verilemez. Aksi halde bu, Yugoslavya’nın sekiz parçaya bölünme örneğinde ve milliyetlerin Balkan boğazlaşmasında olduğu gibi, Birliği oluşturan tüm farklı etnik unsurların (milliyetlerin) aleyhine olur; ve elde edinilmiş demokratik hak ve özgürlükler; insanca kazanımlar elden gider. Bütün bunlar, yani  etnik boğazlaşmalar elbette Emperyalizmin işine yarayacaktır.

Dünyada savaşlar olmasın; kan ve göz yaşı artık dinsin; analar ağlamasın demek, aslında, "bu dünyada 'kar için' değil, insanlar iyi yaşasın diye" üretim yapılsın; ve insan ilişkileri dahil artık mal şeklinde ürün olmasın, ücretli emekgücü ile sermaye arasında her hangi bir ilişki olmasın  demektir. Ve bu da, "emperyalizim-siz bir dünya" davetidir.  Ama; tarihsel olarak üretim sürecine egemen olan güçler, üretimi, daima ve sadece, kendi şahsi-özel çıkar ve amaçları için yapmaktadırlar. Doğayı ve üretimin tüm unsurlarını kendi özel mülkiyetlerine geçirmektedirler. O yüzden; Üretimi kapitalizmin elinden kurtarmayı hedef almayan her  insanca(?) dilek ve talep; ve soyut barış çığlıkları, ancak emperyalizmin istikrarına hizmet eder.  Latin özdeyişinde olduğu gibi: Si Vis Pacem Para Bellum, yani barış istiyorsan savaşa hazırlanacaksın!

Eğer; emperyalizm  ezen ve sömüren; Kürdiyle, Türküyle, Arap'ı, Rum'u, Çerkez'i, Yezidi'si; Alevi'si, Sünni'si... ile biz, yani Türkiye halkı  ezilen ve sömürülense; emperyalizm zalim biz mazlumsak; ve kapitalist emperyalizm renk, ırk, cinsiyet, milliyet, çoluk çocuk demeden bizleri eziyor ve sömürüyorsa, yegane makul ve mantıklı çözüm, bizi ezen, sömüren zalim emperyalist-kapitalist güce karşı, ezilen ve sömürülen halk sınıfları olarak birlikte (ortak) savaşmamızdır.  Ve her alandaki demokratik hak ve özgürlüğümüze de, ancak, bu mücadeleye bağlı olarak  kavuşabiliriz. Aksi halde; çözüm yok; ve emperyalizmin  ayaklar altında kalmaya mahkum olur; yerlerde sürünürüz.

Peki;  Emperyalizm, kendi kendine, bilim, insanlık ve medeniyet gereğidir diye ya da parlamentolarda, Birleşmiş Milletler oturumlarında görüşmeler  yapmak suretiyle ve yahut da ahlaki saiklerle hiç silah bırakır mı

Emperyalizm, kapitalist üretim tarzının emperyalizmi olduğundan, sömürüden, baskıdan, zulümden; işbirlikçi hain kontenjanı kullanmaktan; dahası kapitalist üretim tarzından ve militarizmden katiyen vazgeçemez!  Emperyalizm, sürekli sermaye biriktirmek, sermayeyi yeniden üretmek, silahlanmak; savaşlar üretmek zorundadır. Aksi takdirde emperyalizm, emperyalizm olamaz. O yüzden; Emperyalizme, ancak ve sadece, ezilen ve sömürülen halkların, mazlum milletlerin, ortak ve örgütlü devrimci mücadelesi ile zorla silah bıraktırılır! Tıpkı Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın, Lenin'in, Ho Şi Minh'in, Mao'nun..  ezilen, sömürülen ve yok edilmek istenen bir halkı  örgütleyerek, emperyalizmi geriletmesi ve yenmesi gibi!

Hatırlayalım Atatürk ne demişti:

“Egemenlik ve saltanat, hiç kimse tarafından hiç kimseye bilim gereğidir diye görüşme ile, tartışma ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk Milletinin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı; bu zorla el koyuşlarının altı yüz yıldan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de Türk Milleti bu saldırganların cezalarını hatırlatarak, egemenlik ve saltanatını, isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor.”

Peki; Kürt’leri temsil ettiğini iddia eden Kürt siyasi hareketi  aslında kime/neye isyan ediyor; ve ne için isyan ediyor ? Tarihsel olarak daha ilerici ve iyi bir yaşam için mi? Emperyalizmin baskı ve denetim kurduğu  ve sömürdüğü bir ülkede, bu isyan kimin işine yarayacaktır?  Kürt köylüsü, Kürt esnafı, Kürt işçisi, Kürt kadını, Kürt çocuk işçisi, bu isyan sayesinde daha mı çok özgürleşecektir? Yani emekçi Kürt yurttaşları için değişen ne olacaktır ? Yoksulluk ve işsizlikten mi kurtulacaklar; ücretli kölelik ve ağalık sistemi mi son bulacak? Yoksa; Kavga bittiği zaman, Nazım'ın Kartallı Kazım'ı misali: "Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı/ Kavgadan sonra da Kartal'da bahçıvan..."  olarak mı kalacaklar?

Ama; Kürt egemen sınıfı mensupları olan Kürt patronu, Kürt ağası, Kürt aşiret reisi, Kürt seçkini için hayat şartlarında ve sınıf çıkarlarında pek bir şey değişmiş olmayacak; daha önce olduğu gibi, Kürt emekçisi ve köylüsü üzerindeki baskı ve sömürüsüne; rahat yaşamına  ve emperyalizm ile işbirliğine devam etmiş olacaklar.

Üniter Türkiye Cumhuriyeti Devleti açısından bakacak olursak, sen Kürt özerk bölgesi/federasyon/ ya da Kürt devleti kurmak amacıyla Türkiye Cumhuriyeti Devletine isyan bayrağı açarsan aslında özgürleşmene  değil; emperyalizme köleliğe, yani; Kürtlerin ayrı bir "kur-işlet-devret"  model  devlet, kukla devlet kurmasını  isteyen ABD emperyalizmine ve İsrail Devletine hizmet etmiş olursun. Zira, emperyalizmin programı, milli devletleri bölme, parçalama ve yutmadır. Sen, isyan etmekle, tarihsel olarak kurulmuş Türk Milleti sentezine nazaran artık mazide kalmış bir Kürt milliyeti ve akabinde de bir Kürt Milleti çıkarmak hülyasına (nafile çaba) dalmış olursun ki bu da emperyalizmin işine gelir.

Nasıl ki Kimyasal bir alaşım olan tunçtan (Türk Milleti)  kalayı ya da bakırı  (Kürtler) ayrıştırmaya gayret etmek gericilik ve yeni Orta Çağ'cılıksa, Türk Milletinden Kürt milliyetini (etnik topluluğunu) ayrıştırma çalışmak da  bölücü gericiliktir. Çünkü; etnik toplulukları (milliyetleri), emperyalizme karşı mücadelede devlet kurarak "millet" halinde birleştirmek bizatihi tarihsel olarak  ilericiliktir; ve daha yüksek bir medeniyet seviyesini ifade eder! Kaldı ki tarihsel olarak her hangi bir Millet oluşturulurken artık herhangi bir ırka, kana, soya sopa; etnik kökene (kavim, milliyet) atıf ve vurgu yapılmaz. Aksi takdirde Millet olmaz! Millet olunamaz!

Tarihte  millet olmuş  etnik topluluklara ve milliyetlere bir bakın, hepsi de, devlet kurarak millet olmuşlardır. Fransız Milleti mesela.. Frankların, Normanların, Bretonların,  Alsaslıların, Korsikalıların ve Basklıların bir devlet kurması sonucu "millet" olmuşlardır.ve adını Frank milliyetinden alır. Ondan önce, her biri ayrı ayrı milliyetler, etnik topluluklar olarak yaşıyorlardı ve Fransa hala Franka'ların ülkesi, yani Fransa  demekti.  Keza, İngiliz Milleti adını Anglo milliyetinden alır ama İngiliz Milleti, İskoçyalılardan, Saksonlardan, Keltlerden, Gallilerden, İrlandalılardan oluşur. ve Ülkenin adı England dir. Angılların Land'i (ülkesi). Yani görüldüğü gibi, millet olmak, sırf ve sadece, her hangi bir etnik unsuru, milliyeti esas olmaz; ve milleti  herhangi bir milliyete  indirgenmez. Aksi takdirde millet olunamaz.

Hasılı, Amerikalılar, Çinliler, Japonlar, İtalyanlar, Hintliler, İspanyollar, Ruslar... hep böyle millet olmuşlardır. Yani farklı etnik toplulukların ve milliyetlerin birliği ve kaynaşması ile ve bir devlet kurmak suretiyle. Devletin yoksa milletin de yok demektir. Ancak "milliyet" olarak, etnik topluluk olarak varlığını sürdürürsün. Ama, Devleti olanın, milleti de olur. Kürtlerin de Türklerin de ve diğer etnik toplulukların da bir devleti var o da Türkiye Cumhuriyeti Devletidir. Kürtlerin de Türklerin de ve diğer etnik grupların da ortak bir milleti vardır o da Türk Milletidir. Kürtleri de Türkleri de emperyalizm karşısında güçlü, bağımsız  ve özgür kılacak olan bizim hep birlikte Türk Milleti olmamızdır. 

Ayrıca; günümüzde, sadece Millet olmak yetmez; emperyalizmden bağımsız ve sosyalizme yönelmiş özgür millet olmak gerekir. Günümüzde Kanada ve Japonya'yı saymazsak emperyalizmi en çok ABD ve AB temsil ettiği için, millet olarak ABD ve AB emperyalizmine karşı mücadele ettiğimiz oranda bağımsız ve özgür olursunuz. O yüzden Türk Milletinin sınıfsal katmanlarından olan işçi sınıfını Türk Milletin egemen-tayin edici unsuru haline getirmek; ve üretimi sürecini, üretim güçlerini emekçilere göre belirlemek gerekir.

Emperyalizme ve Feodalizme (ağalık-şeyhlik-mollalık kurum ve ilişkileri) karşı Devrimci Milliyetçilik dışındaki her çeşit  milliyetçilik gerici ve emperyalizmin hizmet eder. Gerçek özgürlük ancak Kapitalist Emperyalizme karşı verilen bağımsızlık mücadele sürecinin bir parçası olmakta ve emekçi halk egemenliğini sağlamada  yatar. Bu sürecin sonunda varılacak yer ise, toplumun, "piyasa-toplumu" olmaktan çıktığı; ve  her bireyin,  özgürce, kendini geliştirebilme imkanı bulduğu,  "özgür ve sorumlu insan toplumu" dur. İnsanın her türlü üretken ve yaratıcı faaliyetin ve ilişkisinin  meta olduğu, köhnemiş, çürümüş bir toplumsal düzen(leniş)den, ancak bu yolla kurtulabiliriz.

Şimdi sorarım sizlere: Gerek sosyolojik ve siyasi; gerekse ahlaki  ve dini inanç  sistemleri yönünden bakacak olursak  bu Kapitalist-Emperyalist mal üretim sürecinin neresi, hangi unsuru,  adil ve insana değer verir? Hangi etnik kökenden olursak olalım insanın Allah vergisi olan canlı insan varlığının üretken ve yaratıcı faaliyetini, ücretli kölelik sistemine hapis etmek; insanın her çeşit tezahürünü  bir mal biçimine indirgemek, insana reva mı!?  İnsanın emek-gücünün      “mal” yapıldığı; ve emek-değerinin çalındığı bir sistemde, düzen(leniş)de,  insanın  ve herhangi bir etnik topluluğun özgürleşmesi mümkün mü!? 

O halde; sonucu Balkanlaşma ve Yugoslavyalaşma olan; halkları ve ezilen milletleri oyalayan, enerjisini çalan  bu etnik boğazlaşmalar niye !!??  Yoksa; sınıflara bölünmüş bir toplumda ve dünyada, egemen ve sömüren sınıfın egemen ve sömürgen olarak ilelebet kalması için mi bütün bu savaşlar..?

Elinizi vicdanınıza koyun ve cevap verin, insanların  iliklerine kadar işlemiş olan bu mal şeklinde(ki) "ürün" üretim sistemi, etnik topluluklara, insanlara ve milletlere, mal biçimi dışında  her hangi bir hak ve özgürlük verebilir mi? 

Bizatihi Kapitalist üretim tarzının ve onun tekelci özel evresi olan Emperyalizmin yaratmış olduğu toplumsal, siyasal, ekonomik ekolojik, kültürel, kimliksel  insanlık sorunlarını "Kapitalist-Emperyalizm sorunu" olarak görüp göstermedikçe daha çoook insanlık (kimlik) sorunlarımız ve sosyal felaketlerimiz olacak demektir.. 

Sonuç olarak, ister Kürt ister Türk; isterse de herhangi bir etnik kimlikte olsun;  her  Bireyi bu dünyada özgürce rahat yaşatmak için, insanları eşyaya yüklem;  ve kendi emeğine mahkum eden bu ücretli kölelik düzenini 'devrimci inkar'a uğratmaktan ve milletçe anti-emperyalist olmaktan başka bir çaremiz yoktur!

Memleketimden İnsan Manzaraları' nda mahkum Halil'in ağzından Nazım,   şairane bir dille söylemiş bu çareyi :

"Kelepçemin demiri seni pulluk yapacağız !!" 


                                                                                                                                                                  *Milliyet (Kavim, etnik grup): Sosyal bilimlerde soy, boy, din bağlarına dayalı; kendi dilleri, gelenek-görenekleri olan iktisadi yaşam birliği olmayan tarihsel kültürel topluluklara verilen addır. Millet (Ulus) ise tarihsel bir kategoridir ve milliyet kavramından farklıdır. Millet (Ulus),tarihsel olarak Modern Çağın (Rönesans-Reform-Aydınlanma) ve  kapitalist üretim tarzının ürünüdür. Belirli bir milliyetin ( etnik topluluğun) öncülüğünde ve belirleyiciliğinde belli bir coğrafyadaki milliyetlerin (etnik toplulukların, grupların)  tarihsel-siyasal- iktisadi birliğini, ortak dilini, ortak yararını, ortak bir gelecek beklentisini ve tasavvurunu ifade eder. Millet (Ulus), tek ve bölünmezdir.  Bu siyasi birliğin adı bizde Türk Ulusu ya da Türk  Milletidir. Fransa'da Fransız milleti, Almanya'da Alman milleti, Rusya'da Rus milletidir. vb.. Fakat  Millet ile ulus arasında şöyle bir nüans var: Osmanlıda dini gruplara millet adı verilirdi ama ulus denmezdi. Ulus daha ziyade dilsel birliği temsil eder.  Milliyetin bir de uyrukluk anlamına gelen dar bir anlamı vardır; hani senin uyruğun (milliyetin)  nedir? diye sorarlar ya işte oradaki anlamı gibi. 

[1] Hegel diyalektik’in mucididir. Hegel’de  geist denilen “soyut-nesnel-mutlak-Özne” tüm gerçeğin yaratıcısı ve mimarıdır. Maddi Alem ise,  geist'in dışşal ve fenomenal biçimidir sadece.  Söz konusu  Mutlak Özne’nin kendini vaz etmesi, daima, üç aşamada olur: Tez, anti-tez ve sentez. Hegelci  gelişim sürecinde(geist’in gerçekleşme ve özgürleşme süreci) “devrimci inkar”,  kışı geçirip de ilkbahar geldiğinde kelebek yumurtasını kırarak(devrimci inkar-aşma) gelişecek olan larva-tırtıl’a benzer. Olgun kelebeğin yumurtasını kırarak hayat döngüsüne katılan tırtıl, büyüme sürecinin belli bir aşamasında ipeksi salgısıyla kendi kozasının örer. Kozanın içinde belli bir erginliğe gelen tırtıl kendi kendine, kendi için  örmüş olduğu kozayı yırtarak(devrimci inkar-aşma) kozadan genç-ergin- yeni kelebek olarak çıkar. Koza, tırtılın belli bir gelişim aşamasında gericileşmeye başlayınca tırtılın devrimci birikimi ve eylemi, muhtevayı dönüştürerek  kozayı(biçim) devrimci inkara uğratmış olur. Böylece, o ana kadar bir durum olarak algılanmış olanın,  meğer bir süreç olduğu anlaşılmış olur. Bu yeni oluşumda eski ve aşılmış olan da  muhafaza edilmiş olur. Aslında; devrimci inkar, eskiyle yeninin bir sentezidir. Yani; bir bakıma, Hegel'in Aufheben'i dir devrimci inkar. 

[2] Her düzen ayni zamanda bir düzenleniş olduğundan belirlenen ve belirleyen taraflara (Özne'ye) atıf yapar.  

KAYNAKÇA:

Harry Magdoff, Emperyalizm, Çev.Çiğdem Çıdamlı, Devin Yayınları, Şubat 2005

Karl Marx, Grundrisse, Çev.Sevan Nişanyan, Birikim Yayınları, 2.Baskı 2012

Karl Marx, Kapital Birinci Cilt, Çev. Alaattin Bilgi, Sol Yayınları, 4.basım 1993

G.W.F.HEGEL, Mantık Bilimi, Çev. Aziz Yardımlı,  İdea Yayınları, 1991

V.İ.LENİN, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Çev. Muzaffer Ardos, Sol Yayınları, 5.baskı 1979

V.İ.LENİN, Emperyalizm, Çev. Cemal Süreya, Sol Yayınları, Ekim 2006

V.İ..LENİN, Emperyalist Ekonomizm Marksizmin Bir Karikatürü, Çev. Yurdakul  Fincancı, Sol Yayınları,  Eylül 1991

E.J.Hobsbawm, Milletler ve Milliyetçilik, Çev. Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları, 4.basım 2010

Doğu Perinçek, Kurtuluş Savaşı'nda Kürt Politikası, Kaynak Yayınları, 2.basım 1999





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder