5 Mayıs 2021 Çarşamba

Şu 1 Mayıs’ın bana düşündürdükleri..

 

Balıklar suda insanlar toplumda yaşar. İnsanlar toplum dışında kalırlarsa sudan çıkmış balığa dönerler. Adada yalnız başına yaşayan Robinson Crusoe’lar ancak masallarda olur. Adaya düşmeden önceki toplumsal hayatı, tecrübe ve birikimleri olmasaydı Robinson’un ada macerası da olmazdı.

Toplum bizim varlık ortamımızdır. Aristotales’in dediği gibi insan zoon politikon’dur. Yani insan, bir sürü hayvanı değil; kendini ancak toplum içinde bireyselleştirebilen bir hayvandır. O yüzden, toplumun dışında tek başına yaşayan bireyin üretimde bulunması imkansızdır.

Pek tabidir ki düzeni olmayan toplum da yoktur. Her toplumun şu ya bu biçimde bir düzeni, düzenlenişi ve düzenleyen(ler)i vardır. Toplumsal düzenlerin asli ve tayin edici unsuru ise üretim tarzlarıdır.

Biçimi ne olursa olsun her toplum insanların karşılıklı eylemlerinin, ilişkilerinin ürünüdür. Nasıl ki sular kirlendiğinde, suların kimyası bozulduğunda balıkların hayatı çekilmez oluyorsa, toplumlar da yozlaştığında, çürüdüğünde insan hayatı çekilmez olur.

Toplumsal hayatı yozlaştıran, çekilmez kılan toplumun kendi tarihsel dinamikleridir. Bu dinamiklerin başında toplumların sınıflara bölünmüş olması gelir. Ama toplumsal sınıflar ayni zamanda uygarlık yapıcıdır; ve insanlığı yücelticidir. İlk kent devleti kurucusu Sümerler’den bu yana toplumlar Ezen ezilen, sömüren sömürülen diye.. sınıflara bölünmüş; ve gelişe gelişe bu günlere kadar gelmiştir.

Toplumlarda sınıfların varlığı, savaşlarda elde edilen kölelerle, zalimlikle, zorbalıkla, haksızlıklarla, ülkeleri fethetmekle, vb., açıklanamaz. Sınıflar tamamen toplumsal üretim sürecinden, üretimin dinamiklerinden, üretimin yapısından, karakterinden ve iş bölümünden doğmuştur. O yüzden; tüm toplumsal ilişkileri, tarihsel dönüşümleri ve sınıfsal olayları üretilmiş olan malların paylaşılma kavgası olarak görmek doğru olmayacaktır. ‘Önce üretim olsun ki üretilenler paylaşılabilsin’ diye bakmak lazım tarihe.

Bugün de sınıflara bölünmüş toplumda yaşıyoruz. İçinde yaşadığımız toplumun adı Kapitalist toplum. Kapitalist üretim tarzı egemen üretim tarzı olduğu için bu adı almış toplum. Kapitalist üretim düzeninde, bir tarafta, yaşamak ve geçinmek için çalışma kapasitelerini (emek-güçlerini) meta üretimi piyasasında satmak zorunda olanlar var, diğer tarafta ise satışa sunulmuş olan bu emek güçlerini satın alanlar.. Birincilere yani emek güçlerini piyasada satışa sunmuş olanlara proleter(işçi), insanların emek güçlerini satın alanlara da kapitalist (sermayedar, patron) diyoruz.

İşçi ve Kapitalist, bu sıfatla, yani işçi ve kapitalist olarak sadece emek-gücü alım-satımı ilişkisi sayesinde var olabilirler. Yoksa; birisi fakir diğeri zengin olduğu için işçi ve kapitalist değildirler. Eğer toplumda emek-gücü sermaye ilişkisi tamamen ortadan kaldırılırsa ne emekçi kalır ne de kapitalist.

İşte yaşadığımız toplumsal sorunlarımızın temelinde esas itibariyle bu sosyal sınıflar arasındaki uzlaşmaz çelişkiye dayalı ilişki ve bu ilişkiden doğan çatışmalar yatmaktadır. Toplumsal hayatın her gün nasıl yeniden üretileceği esas itibariyle bu ilişkiye ve çatışmaya bağlıdır. Öyleyse, Üretim, tarihsel bir süreç olan sınıf çelişkileri ve sınıf mücadelesi olmadan anlaşılamaz.

Kapitalist üretim düzeninde işçi, kendi emek-gücünün mal biçimini almış olmasını yadırgamaz. Çünkü içine doğduğu toplumda Üretimin tüm unsurları, hammadde, üretim araçları, sermaye ve bilimsel-teknolojik, sanatsal atılımlar, ahlaki ve estetik değerler üretime ve yaşama dair ne varsa hep piyasada alınıp satılan mal (meta) ve özel mülkiyet konusu olmuştur. O yüzden işçinin emek-gücünün ücret karşılığında özgürce sermayeye satılması ona tuhaf gelmez.

İşte özel mülkiyet hukukun geçerli olduğu böylesi bir piyasa ortamında üretmek demek, sermaye sahibi olmak yani üretim sahibi olmak demektir. Üretimim faal ve etken öznesi sermaye olduğundan Kapitalist üretim, haklı olarak, sermayeye dayalı ve sermayeye özgü bir üretim biçimi olarak anılır. O yüzden; Kapitalist Üretim toplumsal (sınıfsal) ilişkilerden soyutlanmış teknik bir süreç değildir, mevcut verili sınıf ve egemenlik ilişkilerin yeniden üretimidir.

Kapitalist üretim biçimi genelleştirilmiş bir meta üretim sistemidir. Ne üretilecek, ne ile üretilecek, ne kadar üretilecek ve nerede üretilecek.. bu gibi hususlara ilişkin kararlar kapitalistlerin kendi tasarrufundadır hep. Nasıl uygun görüyorsa öyle yapar ve aldığı kararlardan ötürü sadece kendine karşı sorumludur.  Bütün ürünler üreticinin doğrudan kullanımı ya da tüketicilerin önceden belirlenmiş ihtiyaçları için değil sırf değişim amacıyla üretilmiş ürün ve hizmetlerdir. Bu yüzden kapitalizm anarşik karakterlidir.

Bu gerçeği şu covid-19 pandemi günlerinde daha net görebiliyoruz. İnsanların sağlığı “maksimum kar” aracı haline getirilerek nasıl da sömürülüyor tekelci dev firmalarca. ‘bas parayı al aşıyı; paran yoksa aşı da yok sana!’ diyor aşı piyasası.. Oysa Afrika’da henüz bir doz bile aşı yaptırmamış ülke halkları var. Ama onların toplu ölümleri karşısında  Batının emperyalist merkezlerinde ‘üzülme ve acıma ayinleri’ düzenleyerek vicdanlarımızı temizleyebilir; barbarlığımızı telafi edebiliriz.

Kapitalizmin biricik amacı, çılgınca, ‘üretim için üretim’ yapmaktır; ve artı-değer sömürüsü elde ederek; karını kar katmaktır. Ve bu sayede sınırsız bir sermaye birikimi sağlamaktır. Bu yüzden; kapitalizm, zamanla rekabetçi kimliğinden sıyrılarak, 19.yüzyıl sonlarına doğru, emperyalizme, yani tekelci kapitalizme evrilmiştir.

İşte şimdi zamane kapitalizmi karşımıza emperyalizm kılığında çıkar oldu. Başka ülkelerin halklarını sömürerek kendi işçi sınıfına ‘sus ve uzlaş’ payı verdi. O yüzden emperyalizm koşullarında işçi sınıfının enternasyonalist dayanışmacı ruhu dumura uğratılmıştır.

Emperyalist devletlerin işçi sınıfları kendi milli ve sınıf çıkarlarını düşünür oldu. Ama bu milli devletlerin devrimci güçlerinin elini kolunu bağlamıyor tabi.. emperyalist sömürü geriletildiği ölçüde ‘ücretli emek-gücü-sermaye ilişkisini ve çelişkisini devrimci inkara uğratma mücadelesi devam edecektir.

İşçi sınıfının uluslar arası dayanışma ruhunun kaybolduğu ve her ülkenin kendi işçi sınıfının kendi derdine düştüğü şu emperyalizm çağında işçi sınıfının baş görevi kapitalizmi besleyen emperyalist damarları kesmek ve emperyalist merkezlerde üretilen siyasetleri, emperyalizmin görüldüğü her mevzide, (emperyalizm nerdeyse orda), emperyalizmin görüldüğü her cephede, geriletmek ve zayıflatmak ve yenmek olmalıdır.

Zira işçi sınıfının kurtuluşu ancak kendi milletinin, halkının kurtuluşunu başardığı ölçüde mümkün olabilecektir. Emperyalist devletler kendi tarihsel açmazlarıyla baş başa bırakıldıklarında kapitalist çelişkileri keskinleşecek ve kendi proletaryasıyla karşı karşıya kalacaktır. İşte o zaman görülecektir ki yenilmekte olan emperyalizm “kapitalist üretim tarzı”nın devrimci inkara (aufheben) uğratılmasının koşullarını da hazırlamış olacaktır. Unutmayın; tarih daima hazırlık yapanların yanındadır.

(çok) (uzun) yıllar sonra bu köhnemiş üretim düzeni sonlan(dırıl)dığında ‘herkesin yeteneğinden ihtiyacına göre’ toplumu hayat bulduğunda o abanoz gümüş sakalı adamı bir kez daha şükran ve minnetle anmış olacağız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder