31 Ağustos 2011 Çarşamba

ORTALAMA İNSAN

Geleceğin bolluk toplumunun insanı Leonardo da vinci diyor ki : "ortalama insan görmeden bakıyor; duymadan dinliyor; hissetmeden dokunuyor; tad almadan yiyor; fiziki bilince erişmeden hareket ediyor; koku bilincine ulaşmadan nefes alıyor;ve düşünmeden konuşuyor."

Peki öyleyse; Leonardo'un bu tespiti karşışında ne yapmalı ? Ortalama insanın bu duygu eksikliği nasıl giderilmeli ? Yunus Emre, "aşk gelince cümle eksiklikler biter " diyor. Ama Yunus'un dediği aşk da bir türlü gelmiyor ki !? Ortalama insan vasatda kalıyor hep; kaba algı eşiğinden bir türlü kurtulamıyor.  Peki ama; bu "evleri yüksek kuran; topraktan uzakta kalan" bizatihi bizler değil miyiz ? "ince şeyleri durup anlamağa" nasıl vaktimiz olsun ki ?

Gel de Gülten Akın'ın o nefis şiirlerini, "yüksek evde oturanların türküsü" ile "ilk yaz"ı hatırlama şimdi:

"Evleri yüksek kurdular,
Önlerinde uzun balkon;
Sular aşağıda kaldı,
Aşağıda kaldı ağaçlar

Evleri yüksek kurdular.
On Bin basamak merdiven;
Bakışlar uzakta kaldı,
Uzakta kaldı dostluklar.

Evleri yüksek kurdular,
Cama,betona boğdular.
Usumuzdaydı unuttuk;
Topraktan uzakta kaldı,
Toprağa bağlı olanlar."




İLK YAZ


"Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya

Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar
Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya
Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı
Bakıp kapatıyorlar
Geceye giriyor türküler ve ince şeyler

"Memelerinde biraz irin, biraz balık ve biraz gözyaşı
Bir dev oluyorsun deniz deniz deniz
sisin dere ağızlarından sokulup akşamları
Fındıklarımızı basıyor
Neyleriz kararan tomurcukları
Çocuklarımıza yalvarıyoruz: Aç durun biraz
Tecimenlere yalvarıyoruz:
Bir "Hotel" bir gizli evlenme az çiziniz
Bir banka az çiziniz bir yalvarma
Bizden size ve sizden dışardakilere

Karılarımızı yolluyoruz tırnaklarını kesmeye ve demeye
-Evet efendim-
Çocuklarımızı yolluyoruz dilenmeye
Bizler gidiyoruz yatağımız tanrıya emanet
Yazların motorlu çingeneleri

Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya

Baba evleri, ilk kez girilen ırmağa dönüş
Toprağa tutku, kendinden dolayı
Kulaklarımızı tıkıyoruz: Para para para
Kulaklarımızı açıyoruz: Kavga kavga kavga
Sorar belki biri: Kavga ama neden kavga
Komşumuza sonsuz balta, karımıza yumruklar içinde
-Bilmiyoruz neden kavga.


Sonra kasabanın cezaevinde
Silgimizi göz önüne yerleştiriyoruz
Günlerimiz iterek genişletiyoruz
Yer açıyoruz karılarımızı düşünmeye
Bizsiz geçen menevşeyi düşünmeye

Durup ince şeyleri anlatmaya
Kimselerin vakti olmasa da
Okulların kadın öğretmencikleri
Tatil günlerini çoğaltsalar da
Kutsal nemiz varsa onun adına
Gözlerimiz için bağlar dokusalar da
Birikimler ve çizgiler gitgide gitgide
Açmaya ilkyaz çiçekleri

Bir gün birileri öte geçelerden
Islık çalar yanıt veririz"

30 Temmuz 2011 Cumartesi

felsefenin cevaplayamadığı sorunun cevabı

Hegel diyor ki :  "felsefenin cevaplayamadığı soruların cevabı o soruların öyle sorulmaması gerektiğidir." o yüzden bana öyle acayip, meymenetsiz; cevaplayamayacağım pseudo sorular sorma hemşerim. Yok dişi mi belirleyiciymiş yoksa erkek mi? Ama nerede hangi koşullarda olduğunu belirtmiyorsun ben nereden biliyim hangisinin  belirleyici olduğunu. Gerçeği anlamak ve kavramak istiyorsun önce adam gibi soru sormasını bilmelisin. Ancak doğru sorular sayesinde bilim ilerler; unutma!

28 Temmuz 2011 Perşembe

aforizmalar

Einstein diyor ki  :    "evrenin en anlaşılmaz yanı, anlaşılabilir olmasıdır"

Canikokik (Canikokik de kim!?) de diyor ki : 

Kim demiş, "hiç bir yer neresi?" ya da "hiç bir yer nerededir?" diye ? oysa; zaman neresi ?

1+1 bir yapar; zira, bir ikidir zaten

Demokrasi mal değilse peki ne ?

Milli (kimya) bilim için:  Oksijeni millileştirelim; helyumu İslamlaştıralım;  hidrojeni de Türkleştirelim.

Geleceğe geldik mi abi ?

"Mal da yalan; mülk de yalan; var biraz da sen oyalan doğruylan."

Sözlerine dikkat et, yoksa seni nesnenin olmadığı yere(?) gönderirim ha !

Nereye gitsem  diyalektik yahu !! sağım solum önüm arkam her yer sobe değil; diyalektik!! diyalektik!!

Ya evrende her şey bir birinin içindeyse;  bir dış yoksa, ne yaparsın o zaman ? kapalı yerde kalamam  dışarı çıkarım.

Nedir bu be; nereye gitsem hep bir şeyle karşılaşıyorum; her yer  hep şey !

Nereye gitsek havanın yerini alıyoruz; peki, bu yerini aldığımız hava nereye gidiyor.. muamma yok; hepsi birbirinin yerini alıyor işte.

Birleşmiş Millettler işkence aleti üreten ABD'ya ve Fransa'ya müdahale etmeye karar verdi; güya diyesim geldi.

ABD dünyaya hükümdar olmuş zalimlik yapıyor; peki felsefe bunun için ne yapıyor ?

Bu bir gemidir ama acaba daha ne kadar süre gemi olarak kalabilecektir.  İşte bütün mesele burada.  Her şey ve her kes ne kadar kendini kalıcı görürse görsün her şeyi olumsuzlayan güc karşısında geçici ve sonludur.  Olumsuzlayıcı ezeli ve ebedi güçü sakın unutma arkadaş ! çünkü; aslolan olumsuzlamanın kalıcı gücüdür..

İnsanlar için daha iyi bir günlük ve ömürlük yaşam örgütle, sana kim olduğunu söyleyeyim.

Duygular gibi rüyaların da tarihi yokmuş.

Onlar, "bilmiyorlar ama yapıyorlar". Peki ya biz;  "biliyoruz ama yapmıyoruz"

Bu gün egemen sınıf için ne yaptın allah aşkına !?

Sana lafla, eşitlik tanıyorum dersem kabul etmezsin;  ama yasalar önünde eşitsin desem sesin çıkmaz; niye acaba ?

"Ey insanlar elinizden geldiği kadar birbirinizi sömürün" diyen bir kutsal kitap aranıyor.

Kibar ve tahsilli bir dilenci seslendi. "Spinoza'ın tanrısı  ne muradınız varsa versin, ama önce şu fakire bir sadaka lütfen.

Hiç bir şeyi düşünebilmenin düşüncesi adına üç defa: sağ ol ! sağ ol ! sağ ol !

Aaaa herife bak; bir somutu bile yok soyutlaştırabilecek !?

"Balıklar üşümezler mi baba" diye sordu kız,  "hayır, çünkü göz kapağı yok onların kızım" diye verdi demogojik baba.

Allah aşkına,"meyve" derken tek tek bütün meyveleri düşünerek mi "meyve "   diyorsun? 

Her kabak sebzedir ; ama her sebze kabak değildir. Belli bir hukuku hukukun kendisi, belli bir özgürlüğü de özgürlüğün kendisiymiş gibi yutturmaya kalkanlarla işim olmaz benim. 

Bak kardeşim, seni hukuki bakımdan özgür; ekonomik bakımdan da bağımlı ilan ediyorum; hani; hakkın var ama imkanın yok hali; iyi mi ?

Bu bir beddua reklamıdır : canı çıkasıca kapitalizm! epir epir epriyesice! parça pinçik olasıca META !

Evrene dışardan bakan adam, maddeye sen şuraya geç; harekete de 'sen de şuraya geç' diye tefrika yaptı, aklınca tabi...

Kaostan bıktım Kosmoz'u arıyorum.

Ben yokken varım; yoksa; ben 'yoksam varım' mı?!   Peki ya 'ben varsam yoksam' ?! yoksa ben bir 'var-yok'-'yok-var' mıyım? hangisiyim yahu karar ver !?

Benimkisi, bir şey hakkındaki düşünceden ayrı; kendi başına bir düşünce işte.

"Felsefe" ya dünyayı değiştirirse 11.tezin vay haline !

Bu dünyaya credo qui absurdum olmaya mı geldik kardeşim; koy hele şurdan bir tek daha !

Dur senin kafanı karıştırayım :   hiç bir şey varsa bile yoktur aslında.

Sıkıntıdan, her şeyin hiç birşeysizliğine tosladım.

Allah herkese, hiç olmazsa bir kez, atomun çekirdeğini görmeyi nasip eyleye.  Amin!

Kosmozda hiç bir şeyin olmadığı 10 üzeri eksi 500 mm'lik küçük bir aralık olmuş mudur acaba ? Olmuşsa nerede ve ne zaman olmuştur uleeeen !??

Ya emperyalist gibi görün ya da göründüğün emperyalist gibi ol hemşerim.

Hiç bir şey yoksa bile sen varsın ya yoklukta; sevinmelisin!

Allah kimseyi bir gram uranyum 238 izotopunun yarısının 4,5 milyon yıl sonraki haline düşürmesin  emi. Amin!

artı değere kişilik kazandırmış seni gidi pis kapitalist anarşist seni !

Abi yav; büyüyünce biz de emperyalist olamaz mıyız ?

Yanlışlıkla    "seyahat ya resulallah"  demiş evliya çelebi. O gündür bu gündür seyehattayız.

Biliyor musun son zamanlarda gözüm de iyice kuarklaştın.

Kız konusunda, çekirdekteki proton ve nötron dengesizliği yüzünden kararsızım be abi..

Senden şöyle iyi bir kuantum sıçraması bekliyorum; utandırma beni

Kuantım dolanıklığına düşmeden Kıza aşkını doğrudan söyle.

Hegel'in Mantığına  kurban olsunlar.. Allah her kese bir Hegellik nasip eyleye.. Ve Leddalin Amin!

İnsanlar, diyalektiğin ne olduğunu öğrenmeden çok önce, diyalektik olarak kafa çekiyorlardı 

Her sınırlama  ayni zamanda bir Spinoza'dır

19 Temmuz 2011 Salı

niyazi mısri

Niyaz-i Mısri, Hallac-ı Mansur'ların, Ahmet Yesevi'lerin,Yunusların, Mevlana'ların, Nesimi'lerin, Fuzilil'erin,   Pir Sultan'ların.. geleneğinden gelen anadolulu humanizminin temsilcisi bir tassavvuf eridir.. çağının "toplumsal gerçekçi" halk ozanı; zulme boyun eğmez; yoksul sever bu mağrur kişi..1618'de malatya'da doğdu, 1694'de sürgünde zehirlenerek öldürüldü.

Mısri'nin halkçı tasavvufu anısına aşağıdaki muhteşem dizeleri bir kez daha okuyalım.


bahr içinde katreyim
bahr oldu hayran bana
ferş içinde zerreyim
arş oldu seyran bana

suretde ne'm var benim
sırettedir ma'denim
kopsa kıyamet bugün
gelmez perişan bana


derman arardım derdime

Dermân arardım derdime
Derdim bana dermân imiş.
Burhân arardım kendime
Aslım bana burhân imiş.

Sağım solum gözler idim
Dost yüzünü görsem deyü
Taşralarda arar idim
Ol cân içinde cân imiş.

Öyle sanırdın ayrıyım
Dost gayrıdır ben gayrıyım
Benden görüp işiteni
Bildim ki o cânan imiş.

Savm u selât u hacc ile
Sanma biter zâhid işin
İnsân-ı kâmil olmağa
Lâzım olan irfan imiş.

Kandan gelir yolun senin
Ya nereye vârır menzilin
Nerden gelip gittiğini
Anlamayan hayvân imiş.

Mürşid gerektir bildire
Hakk'a sana hakk-al-yakîn
Mürşidlî olmayanların
Bildikleri günam imiş.

Her mürşide verme gönül
Yolunu sarpa uğratır
Mürşidi kâmil olanın
Gayet yolu âsan imiş.

İşit Niyâzî'nin sözün
Gizlemez aslâ Hak yüzün
Hak'dan ıyan bir nesne yok
Gözsüzlere pinhan imiş



Zuhûru kâinâtın ma’denîsin yâ Resûlallâh
Rumûzu (küntü kenz) in mahzenisin yâ Resûlallâh

Beşer denen bu âlem ki senin sûretle şahsındır
Hakîkatte hüviyyette değilsin yâ Resûlallâh

Vücûdun cümle mevcûdatı nice câmi olduysa
Dahi ilmin muhît oldu kamûsun yâ Resûlallâh

Dehânın menba-i esrâr ilmi men ledünnîdir
Hakâyik ilminin sen mahremisin yâ Resûlallâh

Ne kim geldi cihâna hem dahî her kim geliserdir
İçinde cümlenin ser’askerîsin yâ Resûlallâh

Cihân bağında insan bir şecerdir gayriler yaprak
Nebîler meyvedir sen zübdesisin yâ Resûlallâh

Şefâat kılmasan varlık Niyâzî’yi yoğ ederdi
Vücûdun zahmının sen merhemisin yâ Resûlallâh



Uyan gafletten ey gafil seni aldamasın dünya

Yakanı al elinden kim seni sonra kılar rüsva

Ne sandın sen bu gaddarı ki ta böyle anı sevdin

Anı her kim ki sevdiyse dinini eyledi yağma

Adavet kılma kimseyle sana nefsin yeter düşman

Ki asla senden ayrılmaz ömür ahir olunca ta..

İşittin Hak Rasulünden nice ayât-ü ahbârı

Veli nidem ki kar etmez bu öğütler sana asla

Bu zahir gözünü örtüp bana tut cânıla gönlün

Ki her bir sözün içinde duyasın cevher-i mana

Kelam-ı Mustafa zevkin dimağında bulagör kim

Muadil olmaz ol zevke hezarân “mennile selvâ”

Kemali devlet istersen oku ayât-ı Kur’anı

Ki her harfin içinde var Niyazi bin dürr-i yektâ.




Hamr-ı ruy-ı yar ile sekran olan anlar bizi

Katresin bahr eyleyüp umman olan anlar bizi

Cahil anlamaz zev’il-irfan olan anlar bizi

Vakıf-ı esrar olup hayran olan anlar bizi

Anlamaz hayvan olan insan olan anlar bizi



Halkın artık eksiğini gördüğümüz yoktur bizim

Kimseye tan etmeğe hiç dilimiz yoktur bizim

La-mekandan gelmişiz biz ilimiz yoktur bizim

Bu fena gülzara asla meylimiz yoktur bizim

Her seher bülbül gibi nalan olan anlar bizi



Sırr-ı vasl-ı yari yol azanlara açılmayız

Biz hakikat şemsiyiz revzenlere açılmayız

Biz rical esrarını şol zenlere açılmayız

Zahid-i leffaf olan reh-zenlere açılmayız

Açılıp güller gibi handan olan anlar bizi



Sanmayın zahid gibi havf u reca abdalıyız

Geçmişiz ondan veli bezm-i lika abdalıyız

Tekye-i iklim-i lahutta beka abdalıyız

Baş açık yalın ayak rah-ı fena abdalıyız

Ref edip ten cübbesin üryan olan anlar bizi



Mısriya şehr-i fenaya uğradı ruhum bu gün

Şems-i ruy-ı yar ile bedr oldu çün mahım bu gün

Kuluna rahm eyleyip kıldı nazar şahım bu gün

Lii-maallah sırrına mahremdir İbrahim bu gün

Ol saray-ı vahdete mihman olan anlar bizi.





İSTER İSEN

İster isen bulasın cânânı sen
Gayre bakma sen de iste sen de bul
Kendi mir’âtında gözle onu sen
Gayre bakma sen de iste sen de bul

Her sıfat kim sende var izle onu
Gör ne sırdan feyz alır gözle onu
Erişince zâtına özle onu
Gayre bakma sen de iste sen de bul

Kenz-i mahv-î âşikâr hep sendedir
Yazu kış leylü nehâr hep sendedir
İki âlemde ne varsa hep sendedir
Gayre bakma sen de iste sen de bul

Men aref sırrına er ko gafleti
Gör ne remzeyler bu insan sîreti
Haşru neşr ile tâmuyu cenneti
Gayre bakma sen de iste sen de bul

Haşr-ı sîrî halin inkâr eyleme
Gülşen iken yerini hâr eyleme
Enfüsü âfâkı bil âr eyleme
Gayre bakma sen de iste sen de bul

Zât-ı Hakk’ı anla zâtındır senin
Hem sıfatı hep sıfatıdır senin
Sen seni bilmek necâtındır senin
Gayre bakma sen de iste sen de bul

Sîreti terk eyle mâna bulagör
Ko sıfatı bahr-i zâta dalagör
Ey Niyâzî şarku garba dolagör
Gayre bakma sen de iste sen de bul


hak ilmine bu alem bir nüsha imiş ancak
ol nüshada bu adem bir nokta imiş ancak

ol noktanun içinde gizli nice bin derya
bu alem bu deryadan bir katre imiş ancak

adem demini her kim bulduysa odur adem
yohsa görinen suret bir gölge imiş ancak

bu zevke yiler herkes bulmaz veli her na-kes
iren ana anda bir fırka imiş ancak

kim ol deme buldı yol vasl oldı niyazi ol
naci dinilen fırka bu zümre imiş ancak

mef'ulu mefa'ilun mef'ulu mefa'ilun
ademde olan esrar bu demde imiş ancak

günümüz piyasa toplumunun,bencil çıkarcı bireyin  ilacı  Mısri'de :

BEN SANIRDIM ALEM İÇRE BANA HİÇ YAR KALMADI

"Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı,
Ben beni terk eylerim bildim ki ağyâr kalmadı.

Cümle eşyâda görürdüm hâr var gülzâr yok,
Hep gülistân oldu âlem şimdi hiç hâr kalmadı.

Gece gündüz zâr u efgân eyleyüb inlerdi dil,
Bilmezem n’oldu kesildi âh ile zâr kalmadı.

Gitti kesret, geldi vahdet oldu halvet dost ile
Hep Hakk oldu cümle âlem çarşı pâzar kalmadı.

Dîn diyânet âdet ü şöhret kamu vardı yele,
Ey Niyâzî n’oldu sende kayd-ı dindâr kalmadı

NİYAZ-İ MISRİ  de, Seyyid Nesimi, Pir Sultan Abdal, Hallac-ı Mansur'lar.. gibi dost'a ulaşma yolunda canını feda edenlerdendir. Padişah egemenliğine, softalığa ve yobazlığa karşı ezilen halkın yanında duruşu, Misri'ye Rodos ve Limni adalarında sürgün hayatını getirmiş; ve Limni adasında sürgündeyken hakka yürümüştür. Mezarı halen Limni adasındadır.

Aşkın kime yar olur
Daim işin zar olur
Dinmez gözinin yaşı
Yanar içi nar olur

Sevda-yı zülfün kimin
takılsa gerdanına
Mansur gibi akıbet
Yolunda berdar olur.

Bu yolda canın viren
Canan alur yirine
Aşk dükkanında anın
Can ile bazar olur.

Terk it Niyazi seni
Bul anda o sultanı
Her kim canından geçer
Ol vasıl-ı yar olur.


Bakıp cemal'i yare
Çağırırım dost dost
Dil oldu pare pare
Çağırırm dost dost
Mescid ü meyhanede
Hanede viranede
Ka'bede büthanede
Çağırırım dost dost











_________________

10 Haziran 2011 Cuma

İDEALLERİN ANTİ-TEZİ YOKTUR

Zeki Müren altın sesiyle okuduğu Bilge Özgen'in bir hicaz eseri var. Bu eserin bir yerinde Zeki Müren :"nasıl olsa her şeyin zamanla sonu yok mu; ömür dediğin şey küsecek kadar çok mu ?" diye sevgilisine sorar. Nedense, bu eser bende, insan ilişkilerine akıp giden 'zaman paralaksı' ndan  bakıldığında, insan ilişkilerinin daha insani bir düzlemde ve farklı bir boyutta seyredebileceği  duygusunu uyandırır. Her şey  zamana ve değişmeye boyun eğer. Bu mutlak gerçek karşısında, sonlu ve geçici olduğunu hissetmeyen  bir tek insan var mıdır acaba? İşte bu duygu, yani, hepimizin sonlu ve geçici olduğu duygusu,  biz insanları birbirimize biraz daha yakınlaştırabilir, kaynaştırabilir.  İnsanlar dünyasında, insanın, insandan başka sarılabileceği, sığınabileceği başka bir dostu, arkadaşı, yakını yoktur.  Boşuna "insanoğlu" dememişler. Evet; sahiden, insan, insanın oğludur, kızıdır, çocuğudur, ihtiyacıdır ve geleceğidir...

Zamanla her şeyin bir sonunun olması; ve  hiç bir şeyin, kaçınıl(a)maz bu sonun dışında kal(a)maması gerçeği karşısında Zeki Müren, sanki, "Ömür dediğin ne ki; göz açıp kapayıncaya kadar nasıl olsa gelip geçer;  o halde, nedir bu küsmeler; bu darılmalar niye? Birbirimizle kaynaşmaktan başka çaremiz mi var  ? Birbirimizi sevmek varken bu kavga neyin kavgası?  diyerek, kendince, insanlar için  "ideal" olanları sıralar gibidir.

Ama gelin görün ki  gerçekler hiç te öyle değil!  İnsanlı dünyanın insanları tarafından kurulmuş olan sosyal-sınıflı düzenler ve o düzenlerin egemen güçleri, binlerce yıldır, ideallere aldırış etmeden insanoğlunun canını okuyup duruyor. İnsanların İdealleri, somut gerçeklere ve egemen güçlere söz geçiremiyor.  İdeallere ve temennilere göre dünya gemisi yürümüyor; İdeallerin ışıltısında dünya dönmüyor;  ve yarınlar kurulmuyor.  

Niye acaba?

Şu nesnel gerçeklik'e bir bakalım önce.  Çokluk ve çeşit itibariyle ne kadar  çok ve sınırsız şey var değil mi ortalıkta? Ama hepsi de geçici ve sonlu. Yerleşik ve kabul görmüş anlayışa göre bu şeylerin varlık nedeni  esas itibariyle ikiye ayrılıyor:  1-Varlıkları,  madde'ye değil de, düşünceye (maddesel olmayan bir antite'ye) bağlı olanlar nedenler,   2-Varlıkları, tümel ve nesnel  bir düşünce ürününe değil de, sırf ve sadece, kendi kendine hareket edebilen ve öncesiz sonrasız olan   madde' ye bağlı olan nedenler.  Birinci görüşü kabul edenlere idealist;  ikinciyi kabul edenlere de materyalist(maddeci) diyoruz.

İdealistlere göre, idealar*, değişmeyen, öncesiz sonrasız biricik asli ve gerçek varlıklardır(töz). Ve Zaman'a tabi bir "öz"leri yoktur.  İdealar, her şeyin asıllarıdır. Nesne ve olaylar dünyası onların eseridir. Gerçek(lik), İdea'dan ibaret olduklarından, ancak ve sadece, İdea'lar ile kavranabilir ve açıklanabilirler. Doğada ve toplumda diğer var olanlar ise, gerçek değil; sadece birer surettir. Örneğin, insan İdea'sı, var olan tek tek insanlara (Ayşe'ye, Fatma'ya; Ali'ye, Veli'ye..) nazaran asıl ve esas olan gerçektir. Kara kedideki "karalık",  beyaz kedideki beyazlık İdeası da öyle. İdealistlere göre  "insan ideası" olmasın bakıyım, ortada, ne Ali kalır ne de Veli.  Beyazlık, karalık ideaları bir var olmasın o zaman ne kara kedi var olabilir ne de beyaz kedi.

Dahası; insan İdeası mutlak; tek tek insanlar(Ayşe, Fatma; Ali, Veli) ise, insan İdeası'na nazaran rölatiftir. İnsan  İdea'sı kendi başına var olduğu içindir ki tek tek Aliler, Veliler, Ayşeler..var olabilmektedirler. Tek tek varolan (suret) insanların hiç biri, insan ideasından bağımsız olarak; ve insan ideasının dışında var olamazlar. Ve hiç bir tekil varlık (suret) esas ve tümel varlık olan  ideadan daha gerçek, saf, mükemmel, tam değildir.

İdealistlerin en erken temsilcisi Elea Okulu'nun kurucusu ve Ksenofanes'in öğrencisi  Parmenides (M.Ö.515-460)'e göre, varlık, mutlak olarak vardır  bir ve tek'dir. Kalıcı ve   değişmez olarak vardır. Doğa olayları, nesneler asıl gerçek değildir.  Değişiklik,  sadece  bir görünüşten ibarettir. Görünüş ise  aldatıcıdır. Düşünen varlık özne ile düşünülen varlık nesne bir ve ayni şeylerdir. Birbirlerine indirgenebilirler. Öyleyse düşünce konusu olan nesneler ile düşünce de bir ve ayni şeydir. Varlık hakkında söylenebilecek tek şey, varlığın var olduğudur. Öyleyse esas olan Özdeşliktir.  Varlık, var olandır; hiçlik ise, zaten var değildir.

Atina Akademisi'nin ve "İdealar Kuramı"nın  kurucusu Platon (M.Ö.423-347)'un   İdeal (somut nesnesi olmayan; düşünce ürünü olan) gerçek'i  de Parmenides'ten etkilenmişti :  Platona göre de Gerçek,  kalıcı ve mutlak; ilksiz ve sonsuzdu.. Ancak,  Platon bu dünyadaki her şey kusurlu ve eksik şeyler olarak kabul ediyordu.. Onların kusursuz ve mükemmel olanları, bu dünyanın dışında idea olarak başka bir dünyada, idealar dünyasında bulunmaktaydı. Aslonan ve gerçek olan işte bu idealar ve idealar dünyasıydı. Ve bu İdealar,   "ideal gerçek"leri temsil ediyorlardı. Fakat bu idealar duyularla algılanmazlar ancak zihin gözü olan akılla kavranabilirlerdi.

Platon'un ideaları, göğün en yüksek katında yaşarlar. En tepede "en üstün iyi ideası"  bulunurdu. Kusursuz ve mükemmel canlılar, ideal insan, ideal devlet, ideal hayvan, ideal asalak ve haşereler; ideal kavun, karpuz, ideal sebze.. hasılı bu dünyada, toplumda ve evrende ne varsa hepsinin ideaları göğün en üst katından aşağıya doğru hiyerarşik olarak sıralanmışlardı..Ve kendilerine göre bir varoluşları vardı. Yükselmiş ruhlar isterlerse onları gidip görebilirlerdi. Ama, İdeal atı, ideal sineği, ideal eşeği, yeryüzünde bulamazdınız. Onlar sadece idealar evreninde yaşarlar. Yeryüzünde yaşayanlar ise, bunların sadece kusurlu, eksik birer kopyalarıydı, suretleriydi.

Bu girişten sonra şimdi şu soruyu sorabiliriz artık : Şayet, evrende, Platon'un ideaları gibi, bir ve tek ideal-nesne olsaydı, yani evren bir ve tek belirli bir ideal-nesneden ibaret olsa idi, o nesneyi tanımlamak, belirlemek ve onun  "idea"sına sahip olmak  mümkün olabilir miydi acaba ? Dahası, o ideal'in bir anti-tez'i olabilir miydi?

Diyelim ki; evren ideal bir  armuttan ibaret olsun. Bu şu demek: Doğada tek tek var olan bütün armutlar, kusurlu ve eksik, ama armut ideası, saf, tam ve mükemmel.. Her şeyin ve her yerin armut olduğu; armutun kendini evren yerine koyduğu, sırf ve sadece armut olan bir evren tasavvur edelim bakalım; tasavvur edebilecek miyiz ? Lütfen bir dener misiniz dediğimi ? Önce, gözlerinizi şöyle bir kapatın; ve evrende ideal armutun dışında,  ideal armuttan başka ne varsa hepsini bir güzel yok farz edin. Tabi, tek tek varolan tekil armutlar da buna dahil. Sonra, mutlak olarak yalnız olan; ilişkisiz, biricik ve tek ideal armudu imgeleminizde iyice canlandırın.  Ve muhayyilenizdeki bu bir ve tek ideal armudu genişlete genişlete ( ne kadar, nereye kadar?..)  evren yapın; yani evren, sırf ve sadece armut(tan) olsun. Bir düşünsenize, başka hiç bir şey yok; sadece ve sırf ideal armut var; başkasız, kimsesiz, mutlak yalnız bir armut; ne komik değil mi, armuttan bir evren !? İşte o armuttan evrenin bir anti-tezi olabilir mi? Yani onun armutluğunu kemire kemire sonlandıracak, aşındıra aşındıra sönümlendirecek;  diyalektik inkara uğratacak olumsuzlayıcı bir güç olarak bir "anti-armutluk" söz konusu olabilir mi? Bu sırf ve sadece armuttan evrende başka bir güç yok ki armuta anti-tezlik taslasın!

Peki; "ideal-armut" olmayanlara, armut-ideası'ndan  başka şeylere,  ne oldu dersiniz? Onları muhayyilemizde yok farz etmiştik ya, haliyle, onların hiç biri şimdiki gerçekte yok demektir.  Öyleyse,  armut(tan) bir evrende, artık; "her şey" diye bir "şey" de yok; sadece bir ve tek şey var o da armut!  Çünkü, önsel (a priori) olarak, armuttan bir evreni var kabul etmiştik. Yani; Varolan farklı ve çeşitli şeyleri, soyutlama yoluyla,  yok farz etmiştik. O yüzden, ortada, sırf ve sadece,  bir ve tek şey var. o da armut. yani; belirlenmiş bir meyve olan armut.  Peki ama, adama sormazlar mı,  armut(tan) evrende, bir şeyin armut olduğunu belirleyecek olan 'bilen bir özne' olmadan ( her şey armut/armuttan olduğuna göre bilen özne de armuttur artık), o şeyin armut olduğuna kim/ne, neye/kime göre, karar verecektir ? Bir şeyi her hangi bir şekilde belirlemek, ister istemez, o şeyin insan bilincinin konusu olmuş olmasını varsaymaz mı ?

Spinoza'ya göre "her belirleme bir olumsuzlamadır." Bir şeyi belirlemek demek o şeyi zihinde (düşüncede) kendi dışındaki şeyler alanından ayırmak ve sınırlamak demektir. Yani zihinde kavramsal sınırlar oluşturmaktır.    Bir şeyin (ideal) armut olduğunu söylemekle, onu, elma, kavun, karpuz... gibi, meyvelerden ve kendi dışındaki her şeyden ayırmış ve sınırlamış oluruz. Tabi, bu sınırlama olumsuzlama ile ayni şeydir. Ben, herhangi bir şeye armutluk yüklemini atfetmekle, o şeyi, bu armutluk sınırları dışında var olmadığını belirtmiş; ve böylece  olumsuzlamış olurum. Bir şeyin armut olduğunu söylemekle ayni zamanda  kavun, karpuz.. gibi, 'ne değilse o' olmadığını da, söylemiş olurum. Bu yüzden;  her olumlu olan, ayni zamanda, olumsuzlama'yı da içerir (karşıtların birliği). 

Bir şeyin, bir sınıftan olmadığını söylemek, başka bir sınıftan olduğunu olumlamak anlamına gelir.  Bir şeyin olumlu özellikleri, onun belirlenmelerinden meydana gelir. Deniz tuzludur; hava karanlıktır; karnım açtır.. gibi bütün bu belirlemeler ayni zamanda olumsuzlama olduğu için, bir şeyin olumlu özelliği olumsuzlamalarından gelir.  Olumsuzlama, olumlu bir varlığın özünün ta kendisidir. Demek ki bir şeyin armut olduğunu söylemekle, ayni zamanda, onun armut'tan başka bir şey (gemi, fare, bitki, dünya, yıldız, evren ...) olmadığını da söylemiş oluruz. Yani armut, "armut-değil" değildir ve ne değilse odur bir bakıma. Öyleyse; bir şeyi hem belirlemek  hem de olumsuzlamak, bir zıtlaşma, çelişki değil midir ?

Eğer evren, sırf ve sadece, armut ve armuttansa, ortada armuttan başka bir şey olmadığından, olamayacağından zıtlar da, çelişki de yok demektir. Zıtlar yoksa, yani ortada bir çelişki ilişkisi yoksa, bir şey belirlenemez demektir. Ve ona, 'şey' de denemez artık. Zira "şey" olmak, belirlenmiş olmaktır. Eğer ortada bir "şey" varsa ve neye "şey" dersek diyelim o "şey" daima belirlenebilecek ve/veya kendinde belirlenmiş bir şeydir. Yani; zıtların birliğine; olumsuzlamanın gücüne sahip olmak demektir. O yüzden, evren ve tekil varlıklar gerçekte, armut ve armuttandır diye tanımlanamaz. Çünkü;  armut olarak belirlenmemiştir/belirlenemez evren. Daima; çoğulluk, çokluk, çeşitlilik esastır evrende. 

Bir şeyin belirlenmiş, tanımlanmış olması bir tez'dir. Zira; bir şeye uzundur, siyahtır, tembeldir, ücretlidir.. gibi bazı yüklemler atfetmemiz, o şey hakkında belirlenimde bulunmak; ve o şeyi vaz etmiş olmak anlamına gelir. Biz, yukarda, evren armuttandır demekle, evrene armuttan olma yüklemini atfetmiş; ve evren hakkında evrenin armut olduğuna dair bir teze sahip olmuş oluruz. Bu tez(imiz), yani evren armut(tan)dır tezimiz, (evrende armuttan başka bir şey olmadığı için; ve evreni sırf ve sadece bir armuta indirgemiş olduğumuzdan), armutun hiç bir zaman, bir anti-tezi olmayacaktır. çünkü; soyutlama yöntemiyle, başka şeyleri yok saymakla, armuttan, Platon gibi, bir ideal (varlık) yaratmış olduk.

Bir şey, mutlak, tam, en mükemmel ve ideal olarak önvarsayıldığında, o şeyin gelişimi ve değişimi durdurulmuş olacağından ve  Zaman dışında, kendi başına, a priori bir "öz" elde edilmiş olacağından, artık, o şeyin, anti tez'i de yoktur; olamaz.  Oysa; bir "şey" olmak, daha önce belirtmiş olduğumuz gibi, bizatihi belirlenmiş bir "şey" olmak demekti. Ve ayni zamanda, olumsuzlanmak demekti. Yani; bir şey armut diye belirlenmiş ise, o şey ayni zamanda elma, kavun, karpuz.. gibi diğer meyve çeşitleri olmamak bakımından da olumsuzlanmış demektir. Yani; armut demek ile, ayni zamanda armutun ne olmadığını da söylemiş olurum. Peki ama, armuttan başka bir şeyin olmadığı bir alemde, sırf ve sadece, armut(tan) bir evrende, biz neye nazaran/göre o şeye armut diyeceğiz ki?  hem biz dediğin kim/ne? O da armut(tan) değil mi!? O şeye artık armut denilebilinir mi ? Bu mümkün mü ?

Peki; biz, sözü edilen armutun, armut olduğunu nereden ve nasıl biliriz?  Armut'un armut'luğu nereden gelir ? Armut'un dışındaki başka meyvelerin varlığından değil mi? Elmalar, üzümler, kirazlar, kavunlar, erikler.. olmasaydı biz armut'u katiyen bilemezdik. Armut hakkındaki her şey, armudun nasıl bir meyve olduğu; hep, armut ve armut olmayan her şeyin varlığına bağlıdır.. Dolayısıyla, "evren, sırf ve sadece armuttur, armuttandır" yargısı tamamıyla kendi içinde çelişik ve imkansız bir yargıdır. Çünkü; evren,  bizatihi, her zaman çok ve çeşitli belirlenimlerin birliği anlamına gelmek zorundadır. Evrenin hiç bir zaman ve katiyen, bir ve tek,  belirlenimi olmamıştır; olamaz da. Çünkü; hareket halindeki madde, kendi-kendine  ve kendiliğinden var olduğu için, evren, bizatihi, çok sayıda sınırsız  belirlenimin entegral bütünlüğü anlamına gelir. Bir ve tek belirlenimi(armut) olan evren(!), ancak masallarda ve hayallerde olabilir..  

Evrenin bir ve tek belirlenimi olması (armut), ayni zamanda, artık gelişimini tamamlamış mükemmel ve ideal yalnız evren anlamına gelir ki, bu da, anti-tez'lerin varlığını yok sayar. Bir şeyin gelişimini tamamlamış olması; artık; onun ideal bir şey haline gelmiş olması demektir. Mutlak olan, İdeal olan, hiç bir zaman, anti-tezini kendinde barındırmaz. Nerede bir ideal ve mutlak varsa orada anti-tez yoktur; olamaz!  Hegel'in de söylediği gibi, kendinde olumsuzlamanın gücünü (anti-tezi) barındırmayan hiç bir varlık, yaşayamaz.

Zaman dışı(?) bir gelişim olsa idi, yani (zamanla) hiç bir şeyin sonu olmasaydı, var olan her (çeşit) şey, geçmiş ve gelecekle ayrılmaz bağı olan bir şimdi de değil de, nesne ve süreçlerin hep birlikte yan yana dizildiği, bulunduğu bir şimdi'de bulunacaktı.  Tohumun tomurcuğa, tomurcuğun çiçeğe, çiçeğin meyveye oranı gözle görülebilecekti. Çünkü bu sürecin ve merhalelerin hepsi bir arada yana yana bulunabilecekti.. Kömürden insana olan gelişim, 5 milyar yıllık gelişim, bir film banyosundaki negatiften pozitife gelen her an, banyo süreci, hep anlık durumlar olarak yan yana bir arada bulunacaklardı. Ve  insanal göz, bütün bu gelişimi,  bir bütün olarak, görebilecekti. O yüzden; zaman dışı(!), ama, sırf ve sadece mekânsal olarak var olmak,  saçma bir şeydir. 

İhtiyaca göre evrimleşerek "ön ayak" olmaktan  kurtulan ve ilkel alet kullanmaya başlayan   homonid (insanımsı) elinden, günümüzü kadarki evrim süreci, hep birer anlık durumlar olarak yan yana konabilmiş olsa idi ya da Kosmozal mekanda  olup bitenler, cereyan eden hadiseler   yan yana, günümüze kadar gelebilmiş olsalardı, kimbilir, Kosmozal Mekan ne kadar kalabalık olurdu?  Buz çağı insanından uygar insana, uygarlık tarihi de yan yana dizilse; ve mekanda bir saf tutsa idi bütün bunlar dünyanın neresine sığacaktı ? Zaman boyutu olmayan bir dünya, insanlığa yapılabilecek en büyük kötülük olurdu her halde.

Zaman dışında ve sırf ve sadece mekânsal olan bir gelişme(!) zırvalığı mutlak ve ideal bir gelişme anlamına geleceğinden, armut(tan) evrende olduğu gibi,  hiç bir zaman anti-tezlere yer vermeyecekti. O yüzden diyebiliriz ki, mutlak gerçeklerin  ve ideallerin anti-tezleri yoktur.

Demek ki; hayatın nesnel gerçekleri karşısında, idealara yer yoktur. İdeaların hükmü, ancak düşünce dünyasında geçer; hayatta geçmez. İdeal ve nesnel gerçekler başka başka şeylerdir. Nesnel gerçekler düşünsel olandan türetilemezler. İdeaların anti-tezi olamayacağına göre, günümüzü ve geleceğimizi, ideaları esas alarak tayin edemeyiz. Tarih'i, "İdea(lar)/İdealler Işığı(!)"nda eleştirmemeliyiz; bilakis, İdealleri "Tarih-Işığı"nda eleştirmeliyiz. Ansal ve tarihsel olarak ne kadar güçlü olursa olsun hiç bir güç  nesnel diyalektik olumsuzlama hareketine ve diyalektik dinamizme karşı  koyamaz çünkü. Diyalektik hareket ve dinamizm her oluşmuş olanı, her biçimi ve durumu, akan bir hareket ve süreç olarak gördüğünden her şeydeki gelip geçiciliği ve sonlanışı da göstermiş olur. Diyalektik, özünde dinamik, devrimci, eleştirici, olasılıkçı ve yaratıcıdır; ama bir İdeal değildir!

*İng. idea
(Yun. idea < idein = görmek) : 1. (Platon'da) Değişmez öz, şeylerin ilk örneği. Uzay ve zamanın ötesinde, öznenin dışında, kendiliğinden var olan; duyularla değil, yalnızca tinsel olarak; anımsama yoluyla kavranabilen, duyularla yalnızca görüngüleri (gölgeleri) algılanabilen asıl gerçeklik. 2. (Aristoteles'te) Görüngülerin değişkenliği içinde bir ve aynı olarak kavranan; tek tek nesnelerin özü olan şey. Nesnelerin biçimlendirici ilkesi (entelekhia) olan ideaların görüngüler dünyası dışında bir varlıkları yoktur, bunlar duyu dünyasının içinde yer alırlar. Aristoteles'te idea, öz kavramı, tümel kavram anlamına da gelir. 3. (Augustinus ve Hıristiyan ortaçağında) Tanrı'nın, dünya için örnek olacak yaratıcı düşüncesi. 4. (Stoa'da, Adcılarda, yeniçağ Fransız ve İngiliz felsefesinde- Descartes, Locke, Hume, Berkeley-) Bilinç içeriği, tasarım, düşünce. 5. (Kant'ta) Deneyi aşan us kavramı; düzenleyici ilke olarak koşulsuz olan; gerçeklik dünyasında karşılığı olmayan, duyularda kendisine karşılık olan bir şeyin verilmediği zorunlu bir us kavramı: a. Bizi duyulur dünyanın üzerine çıkaran şey olarak, yüksek düşünce; erişilmesi gereken şey; b. Hiç bir zaman tam olarak gerçekleştirilemeyecek olan, hep yalnızca ülkü, yalnızca gereklilik, yalnızca erişilmesi istenen erek olarak kalan. 6-(Fichte, Schelling, Hegel ve Ranke'de) Tarihsel etken: a. İnsanda ancak bilinçle ortaya çıkan tinsel güç ve yönelim. Bu anlamda bir çağın, bir tarihsel olayın temel ilkesi, b. Belli bir tarihsel sürecin somut ereği, aynı zamanda görevi, c. (Hegel'de) Eytişimsel süreç içinde kendini açan, din, sanat ve felsefede dile gelen düşünce. // -> Tarihsel özdekçilik, Hegel'le karşıtlık içinde, ideayı ekonomik ilişkilere bağlı görür. Tarihin gidişini belirleyen düşünce değildir bu görüşe göre, tam tersine ideaları belirleyen alt yapıdır (Marx); oysa idealist tarih anlayışı, tarihsel olayların itici gücünü düşüncelerde arar (Ranke). 7. (Husserl'de, Platonla bağlantı içinde) Öz görüsünde verilmiş olan salt öz.

BSTS / Felsefe Terimleri Sözlüğü 1975
--------------------------------------------------------------------------------

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Mal Zehirlenmesi

Bu gün cumartesi, semt pazarı  günü.. Evin ihtiyaçlarına şöyle bir baktım; ve sokağa çıktım. Pazara vardığımda baktım; oooo ne ararsan var tezgahlarda.. Gene patatesler, domatesler, dolmalık biberler, patlıcanlar, taze fasulyeler, bamyalar.. toplu halde gelmişler; düzinelerce yumurta gelmiş; peynirler önceden gelmiş, çeşit çeşit, camekanda yer tutmuş ; zeytinler tadılmaya hazır;  baharat ve çerezciler durur mu, onlar da gelmiş.. sonra, üzüm gelmiş, şeftali gelmiş; karpuz kavun gelmiş; mis incirler gelmiş.. mevsimin anlı  şanlı meyvelerin hepsi  gelmiş; bağ bağ yeşillikler yan yana dizilmiş gelmiş,  hepsi de  tüketicileri için koşup gelmiş.. Ne güzel;  doğa tap taze sebze meyve haliyle kafasına bir fiyat takmış; gelmiş pazar tezgahlarına kurulmuş. Satılmazlarsa zayi olacaklar.. Şimdi sıra müşteride..

Ama pazar tezgahındaki doğanın sebze ve meyve hali, oraya,  hiç te öyle  kendi kendine gelmemişler tabi.. Onları, pazara,  fiyatından  tutup getiren bir sahipleri olmalı değil mi. Peki; bir kerecik olsun su güzelim doğa ürünü mallar, kendi kendilerine sokağa düşüp sırf insanlar iyi beslensin diye tezgahtaki yerlerini alamazlar mıydı sanki!?  hayır almazlardı; çünkü sistem böyle.. üretim sistemi tarihsel olarak böyle işliyor: herkes satmak için üretim yapacak;  insanlar ihtiyaçlarını gidersin ve yaşasın  diye değil! 

Mesela şu  ağaçtaki  sarı limonun kendi başına, sırf sarı limon olduğu için bir fiyatı yok; onu bir fiyatı olan sarı limon haline getiren şey pazarda satılmak üzere üretilmiş olması. Üreten, emek harcayarak  ona bir değer, değişim değeri katmış. Sarı limonlar o yüzden pazarda diğer mallar ile değiş tokuş edilebiliyorlar.. Demek ki;  satılmak üzere değil de, sırf ve sadece başkaları kullansın, yararlansın diye üretilmiş olsalardı bir fiyatı olmayacaktı peynirin, zeytinin; sebzenin, meyvenin... "Abi, çok pahalı söylüyorsun; düş, düş biraz" denmeyecekti haklarında. "Hadi akşam pazarı; ucuzladı bunlar" falan da denilmeyecekti.. 

Dikkat edersen tavuğun kıçından çıkan yumurta,  fiyatı olan yumurta olmuş; tezgaha konmuş. Yumurtanın kabuğu ve sarısı gibi, bir de yumurtanın fiyatı var artık .. Peki; bu fiyat ne zaman yumurtaya yapışmış bir fikriniz var mı? Tavuğun kıçından çıkmadan önce mi; yoksa çıktıktan sonra mı? Onu 30 kuruş 50 kuruş yapan ne? Horozlar mı yoksa!? Bir yumurta niye 30 kuruşa satılır Feridun Abi ?  Allahın soğanı  ve  patatesinin bir fiyatı var. Yadırgamadan pazarda  hep bir ağızdan soruyoruz :  Kaç para..!?   'bu çok pahalı; daha ucuzu yok mu?' diye pazarlık yapıyoruz.. Bir ürünü kaç para yapan ne; Feridun Abi?   Ne..? Duyamadım Feridun Abi, biraz yüksek sesle söyler misin lütfen ; millet de duysun.. Ne söylediğin anlaşılmıyor Feridun Abi, sesin çıksın biraz sesin.!  Duygu ve düşüncelerini  anayasal olarak ifade etme özgürlüğün var senin; sakın unutma. 

Ah şu mallar, bir kerecik bile olsa, bi dile gelmiş olsalardı ne olurdu sanki Feridun Abi!?  Ve deselerdi ki biz insan kardeşlerimize " bizler, aslında mal biçimi almış ürünleriz;  ve siz insanlar da, bizleri üreten öznelersiniz. Ama; neden bu gerçeği ters yüz ettiniz, siz nesne; biz özne olduk? Biz mallar, efendi; siz, insanlar, köle oldunuz.".  Bu zamanda  nerde bu gerçeği dile getirecek bir "mal" Feridun Abi; bu, ancak masallarda olur değil mi?

Hadi onlar "mal" diyelim Feridun Abi; onların mazereti var gerçeği dile getirmede, peki ama ya biz insanlar!? Bizler de mi mal gibi sessiz kalalım?  Bir mal, başka bir malla, kullanım değerleri için, eşdeğeri üzerinden pazarda  değiş tokuş ediliyor diye insan-kardeşliğimiz bitsin mi yani? Egemenlik kayıtsız şartsız mal-gücü' nün mü olsun?  Yoksa;  "İnsan,  insanın geleceği"  değil mi artık!? Nedir bu "herkeste  ben büyüyünce   (iyi) mal sahibi olacağım telaşı Feridun Abi !?"  Daha nereye kadar sürecek bu mala gömülü hayatlar.?  Nerdeyse, malın dibini gördük insanlık olarak, dünyamızı, adeta, bir "mal uygarlığına" dönüştürdük. Daha da korkuncu var:  kapitalizm sayesinde  herkes birbirini ve kendini,   mal-gözü yle görüyor artık!. kendini özgürce sermayeye satıyor emek-pazarında.. ve mal üzerinden yürüyor insan ilişkileri.. Daha ne olsun, insan olarak düpedüz, "mal" olmaya razı olmuşuz be Feridun Abi, ama bunun bedeli çok ağır oluyor dünya insanına.. Söyler misin Feridun Abi, duyu organları ve zihinsel faaliyetleri "mal" olmuş insandan bu dünyaya ve toplumu ne hayır gelecek? Mala taparak, malı özgürleştirerek, mal dibinde yaşanmaz ki!

Zaman, "mal-insan  uygarlığına"     artık dur!! deme zamanıdır Feridun Abi. Eğer bunu şimdi hemen yapmazsak, bizi bekleyen bir aydınlık gelecek olmayacak. "Mal düşkünü hayat" lar, her geçen gün hepimize   bulaşacak ve  koca insanlık, mal zehirlenmesi sancılarıyla  kıvranıp duracak...ve zamanı geldiğinde yok olup gidecektir.

Mal zehirlenmesi, çağımızın ve insanlığın en tehlikeli bulaşıcı hastalığı ve asrın kara-bela vebasıdır Feridun Abi. Bu evrensel "pis-mikrop", ancak,  el birliği  ve ortak mücadeleyle yenilir. O yüzden,  bir an önce, ekonomi-politik 'in   ürünü olan   mal zehirlenmesinin,  panzehrini üretmek zorundayız.

Dediklerimi anlıyorsun değil mi Feridun Abi, insanlardan eşya yapılmasını  istemiyorsan bir şeyler yapmak  gerek artık! 

6 Eylül 2010 Pazartesi

Küresel Tekelci Efendi'lerine yalvarıyor Cüneyt Zapsu:"Foseptiğe süpürmeyin kullanın onu"

Feridun Abi  bak şu dünyada neler oluyor: AKP kurucularından Cüneyt Zapsu, 12 nisan 2006 yılında, Washington'da American Enterprise İnstitute adlı arştırma kuruluşu (think thank)'nun  düzenlediği bir toplantıda  yaptığı konuşmada, Amerikalıların, Erdoğan'ı "kullanmaları" anlamına gelen sözler sarf ederken, önce İngilizce "kullanma" fiiline kıyasla daha ağır bir anlam içeren "exploit" sözcüğünü kullanıyor, ancak bunun yanlış olacağını hemen fark ederek düzeltiyor.

Redhouse Sözlüğü, exploit sözcüğüne Türkçe şu karşılıkları veriyor: "Sömürmek, istismar etmek, kendi çıkarına kullanmak, istifade etmek."

İNGİLİZCE TEYP KAYDI:

This man is an honest man. And he has his own beliefs and he is true to his beliefs. Please try to... I'd say "exploit" is a bad word, but kullanmak or use... (Zapsu burada Türkçe kullanmak sözcüğünü telaffuz ediyor ve İngilizce nasıl denir anlamında dinleyicilere bakıyor ve bir Türk dinleyicinin hatırlatması üzerine sözlerine devam ediyor) take advantage of this man. Because this person has so much credibility, because of his own beliefs in the Muslim world and he believes in the Western style democracy. I think instead of pushing him down, putting him to the drain, use... Here and in Europe you should take advantage of that. This is my offer...

TÜRKÇE ÇEVİRİSİ

Bu adam dürüst bir adam. Kendi inançlarına sahip ve bu inançlarında samimi. Lütfen şunu yapmaya çalışın... "Sömürmek" kötü bir kelime, ama kullanmak... Bu adamdan yararlanın. Çünkü bu kişinin çok itibarı var, hem kendi inançları nedeniyle Müslüman dünyasında, hem de Batı tipi demokrasiye inanıyor. Bence onu devirmeye çalışmak, delikten aşağı koymak yerine onu kullanın... Burada ve Avrupa'da bundan yararlanmalısınız. Teklifim budur.

Feridun abi, bu kez de,  Amerikaperverliğe teşne RTE, milletin başbakanı yani, 31 mart 2003 tarihli Wall Street Journal'de : "We further hope and pray that the brave young men and women return home with lowest possible casualties; and the suffering in Irak ends as soon as possible" (ABD'nin Irak'ta savaşan kahraman bay ve bayan askerlerinin en az zayiatla ülkelerine mümkün olan en kısa zamanda dönmeleri temennisiyle duacıyız) diye yazmış. Oysa; o Amerikan askerleri Irak'ta 1,5 milyon müslümanı katletmişti..Bu nasıl müslümanlık.!?

Yine, ayni RTE, İsrail cumhurbaşkanı Şimon Perez'e, tv'de; her kesin gözü önünde,"one minute...one minute ..!" şovuyla "siz adam öldürmesini iyi bilirsiniz" dedi mi dedi. Eğer RTE sözlerinde samimiyse, dünyayı kan ve gözyaşına bulayan Amerikan emperyalizm vahşetinin ve felaketinin temsilcisi Bush efendiye, beyaz saray oval ofiste 28 ocak 2004 deki görüşmesinde : "Siz insan kanıyla beslenmesini iyi bilirsiniz" demesi gerekirdi. Maalesef  böyle bir cümle duyamadık ağızından; çünkü o sıralar 24 müslüman ülkenin sınırlarını değiştirme projesi olan BOP eşbaşkanlığı görev talimatını Bush'tan almakla meşguldu.

Feridun abi bunları niye yazıyorum biliyor musun; RTE' yi dürüst ve güvenilir bulmadığım için; ulusal güvenliğimizi ve savunmamızı tehlikeye atttığı için... Abarttığımı düşünüyorsan RTE'nin muhtelif zaman ve yerlerde söylediklerine kulak ver:

1-"Elhamdülillah şeriatcıyız."
2-"Türkiye'nin yarınında artık Kemalizme ve Kemalizm benzeri rejimlere, sistemlere yer yok"
3-"Demokrasi bizim için bir amaç değil araçtır amacımıza ulaşıncaya kadar demokrasiye bağlıyız"
4-"Demokrasi bizim için bir tranvaydır istediğimiz durağa gelince ineriz"
5-"Referansımız islamdır tek hedefimiz islam devletidir"
6-"Biz hazmettire hazmettire geliyoruuz allahın izniyle. Bu çalışmalar senaryoyu değiştirme çalışmalarıdır. biz onun için geliyoruz. biz Kemalist düzeni koruyucusu olamayız, bu mümkün değil."
7-"Türkiye'yi pazarlıyorum. Bizim için verilecek para önemlidir. Her şeyi pazarlar satarız. Parayı veren düdüğü çalar."
8-"PKK'nın cenaze töreninde bayrağını açması da F-16 ların uçuş yapması da yanlış. İki tarafın da yaptığı yanlış."
9-"Sana mı kaldı turban konusunda karar vermek. Bu ulemanın işidir; ulema ne diyorsa o olur."
10-"ABD'de özgürlük anlayışı var; ama benim ülkemde yok"

Feridun abi, ne diyorsun şimdi ? Bana hak verdin mi ? Refarandumda hala "evet" mi diyeceksin.? Adam, bütün 'iktidar' Tayyip'e, AKP kadrolarına  diyor..Tek eksiği kendisi için ve kendine göre bir hukuk ! Onu da elde etti mi yandı gülüm keten helva! Türkiye'yi koydunsa bul gayri !

RTE'nin baş işbirlikçisi Cemaatın başı Fettullah dünden hazırlığını yapmış:   

"Adliyede, mülkiyede mevcud olanlar mevcudiyetlerini koruyamazlarsa arkadan gelenlerin mevcudiyetini koruyamayız.  Bir taraftan kanun ve kuralları; bir taraftan da kanun ve kural adamı olmak imajını kullanmalıyız. Yani sizi gören, bunlar kurallara harfiyen riayet ediyor demeli. Ta ilerilere gitmeli; can damarları içinde dolaşmalıyız. Cepheleri öğrenmeleri lazım. Arkadaşlarımız, hukuk sistemini, didik didik etmeliler. Sistemin püf noktalarını bilmeleri lazım.. Biz de, çalışıp; onları istifade edecekleri mevkilere getirmeliyiz. Dikkatli olmalıyız. Erken harekete geçersek tepemize binerler. Durmadan hazırlanmalıyız. Zamanı gelince, uygun boşluk bulunca, maratona geçeriz. Devlet memuru arkadaşlarımız kahramanlık yapamazlar. Erken vuruş yaparlarsa dünya başlarını ezer.  Bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğimiz ana kadar her adım erken sayılır."

Ne diyorsun Feridun abi; büyük tehlikenin farkında mısın?   Bunlar tam teşkilat, şebeke olmuşlar, Atatürk cumhuriyetini yıkmak istiyorlar... Emperyalist düşmanın yapmak istediğini zaten bunlar yapmıyor mu.? Nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduğumuzu anla artık Feridun abi; anla ki; referandumda "hayır" oyu kullan; düşman kendine göre ve  kendisi için bir yargı ve hukuk sistemi kurmasın;  ve  bu ülkede artık, Ali Kemal'ler değil; Mustafa Kemal'ler kazansın!!