13 Şubat 2012 Pazartesi

AĞAÇLARDAN GÖZÜ KAMAŞAN ORMANI GÖRMEZMİŞ

Acaba; biz neden daha leb demeden leblebiyi anlayamıyoruz !? "ba" dedik mi bunun "bağımsızlık"; "an" deyince de bunun "anne" demek olduğunu anlamak bu kadar zor mu !? Bir bakışta her şeyin ıcığını-cıcığını çıkarmış olsak ne olurdu sanki!  Göklerde, denizlerde, yer yüzünde neler olup bittiğini şöyle göz açıp kapama aralığında bilsek iyi olmaz mıydı? Ne yani; koca bir insanlık tarihini anamızın karnında öğrenmiş olarak doğamaz mıydık!? Gerçi; bir bakışta aşık olabiliyoruz; ama, nedense bir bakışta nesnel gerçeği şıp diye anlayamıyoruz bir türlü; öyle değil mi?

İşte; bir yığın zahmet sana! İşin yoksa, insanı ve toplumu anlayacağım ve açıklayacağım diye kafa patlat dur; dünyayı ve olayları düşün babam düşün..! Keza; o somuttan bu soyuta;  bu soyuttan o somuta sıçra dur. Ya ben bu kadar çok ve çeşitli olayları bir çırpıda nasıl bilebilirim ki; buna ne duyum gözüm, ne de zihin gözüm yeter!

Hem sonra; dikkat ettiniz mi, doğada ve toplumda, hiç bir şey olduğu gibi, olduğu yerde, olduğu biçimde kalmıyor değil mi ? Şöyle; kaba bir gözlemde bile, bize ilk görünen şey: değişen, hareket eden şeyden ziyade, her şeyin hareket halinde olduğu ve değişime uğradığı gerçeğidir. Yeşil bildiğimiz yaprak vakti gelince sararıp soluyor; süt diye bildiğin sıvı mayayı yedi mi uygun ısıda yoğurt oluveriyor; Güneşi gördü mü eriyiveriyor sokaktaki kar.. toprağa düşen tohum toprağı itip filiz oluyor.. Birken iki; ikiyken üç ve çok olanlar.. ölenler.. doğanlar.. büyüyenler.. Hasılı; değişime uğramayan şey yok! "Şey" ve "Değişim" birbiriyle özdeşlik halinde. Yani; ayrılmaz halde, Şey-siz Değişim; Değişim-siz Şey yok! Şimdi ben, sürekli değişime uğrayan şeyleri ve sınırsız çokluk ve çeşitlilikte olayları, o muazzam bütünü nasıl anlayacağım peki? Kafamı kaşıyarak mı ? Kafam karıştı vallahi !

Vaktiyle Herakleitos diye bir bilge varmış, buyurmuş ki : "her şey hem kendisidir, hem kendisi değildir". Bu ne acayip şey öyle! Bir şey kendisiyse kendisidir; kendisi değilse de kendisi değildir değil mi yani ? Bunca yıllık şu zeytin ağacı kendisi değil de ne yani !? Hem sonra "kendisi" dediğin ne ? Sabit, tam, mutlak, saf, yalıtık bir şey mi bu? Biz sizi 1gram uranyum 238 izotopu (238U) olarak bilirdik; fakat, sizin 0.5 gramınızın 4,5 milyon yıl sonraki hali meğer kurşun atomuymuş(206Pb). Bu durumda siz gerçekten(?) nesiniz? Uranyum 238 izotopu mu; yoksa kurşun atomu(206Pb)  mu ? Ya da zamanla, niteliksel bir dönüşüme uğrayarak, 'her ikisi birden olma' gibi bir özelliğiniz mi var ?  Niye her neyseniz o olarak kalamıyorsunuz? Tuhaf bir çelişki doğrusu !

Benim bildiğim, farzı misal, şu uç uç böceği, uç uç böceğinden, yani kendisinden başka, ne karafatmadır; ne pire; ne de her hangi bir  böcek; olamaz da zaten;  sıkıysa olsun bakıyım !İşi yok da kendi varlığını inkar mı edecek!? O gene uç uç böceğidir hep, değil mi yoksa !? Peki, benim göremediğim ne var burada, onu söyler misiniz ? " inkarın inkarı" dedikleri şey mi yoksa?

Şimdi bak, şayet Herakleitos'un söylediği gibi her şey "panta rei" ise, yani, sürekli dönüşme-gelişme-ve değişme halinde bir akış ise; her şey bir çay, dere, akarsu gibi sürekli akmakta; ve kalıcı ateş gibi sürekli yanmaktaysa, uç uç böceği elbette uç uç böceği olarak kalacak; ama o, hep, değişim halindeki, sürekli değişmekte olan uç uç böceği olarak kalacak, ta ki sonlanıncaya kadar. Yani; uç uç böceği, her hangi bir anındaki durumuna indirgenmeyecek ve o andan ibaret olmayacak...

Tamam da, bu bakış bize uç uç böceğinin ne olduğu hakkında bir şey söylemiyor ki. Oysa; ben uç uç böceği hakkında özel bir şey , bir ayrıntı öğrenmek istiyordum. Mesela uç uç böceğinin üstündeki o benekler nereden geliyor ? Uç uç böceğinin en fazla ömrü ne kadar ? Gene mi bana araştırma ve inceleme; gözlem ve deney diyeceksin. Yahu kardeşim; ben, uç uç böceği hakkında hazırlop bir bilgi edinemeyecek miyim şu hayatta ? Şöyle, gözlem ve deneye gerek kalmadan, şu uç uç böceğini, *a priori,  bir bakışta anlayıversek ya !  Hazmedemese de bir oturuşta dünyaları yiyebilen midemiz gibi aklımız da bir düşünüşte dünyaları öğrenemez miydi sanki !?

O dediğin olmuyor işte hayatta; çünkü; "bir bakışla" ve "görme duyusu"  ile uç uç böceğinin nasıl bir böcek olduğunu anlayamazsın. "Nasıl"ı anlamak için, soyuttan somuta (somutun kavramına) yükselmen lazım. Uç uç böceğine belli bir biçimde bakmakla, onu, ait ve sahip olmuş olduğu ilişkiler ve bağıntılar bütününden (contex)  SOYUTLAMIŞ; koparmış ve yalıtmış oluyorsun. Yani; o benekli  uç uç böceğinin o muazzam gerçeğini, çok çeşitli belirlenimlerini sınırlamış ve  bir bakışa, belirli bir görme duyusuna İNDİRGEMİŞ oluyorsun. Oysa; doğada bu haliyle, yani, ilişkilerinden ve ait olmuş olduğu bütünden soyutlanmış haliyle  soyut uç uç böceği yok. O daima, somut uç uç böceği olarak var. 

O yüzden; uç uç böceğini bilmek ve tanımak için onu sadece algılamak yetmez; kavramlarla da, kategorilerle de   ifade etmek; zihinsel işleme tabi tutmak gerek. Zira, nesnel gerçekliğin özünü  ve yasalarını, sadece, kavramlar ve kategoriler yansıtır. Anlayacağın, gerçeği bilmek için soyuttan somuta(somutun kavramına) yükselmek lazım. "Canlı Algı",  "Soyut Düşünce"nin  yerini tutmuyor. Algılamak başka, soyut düşünce başka. Ne demiş bir diyalektik ustası bilgi sürecine dair : "canlı algılamadan soyut düşünceye buradan da pratiğe" işte sana bilgi edinmenin diyalektik yolu !

Peki; bilgi sürecinde "soyut" dediğin ne ? Hegel'in "idée(Fikir)"si nasıl ki kendi imkanlarını ve kapasitesini görmek için kendinden ve kendi kendine bir hareketle somutlaşıyorsa, diyalektik bilgi sürecinin "soyut" kavramı da tıpkı Hegel'in idée'si gibi, başlangıçta örtük'tür. Kendi imkan ve özelliklerini henüz tanımamış ve sunmamıştır. Bilincin ve soyut düşüncenin görevi, ondaki bu örtüklüğü açmak; ona çok sayıda ve çeşitlilikte belirlenim kazandırmak suretiyle, soyut kavramı, somut(un) kavram(ı) mertebesine taşımaktır. Yani ; soyutu somutlamak; bir düşünce somutu haline getirmektir. O yüzden; bilgi süreci, daima, kavramlar aracılığıyla, soyutun somutlanması sürecidir.

Maddeci Diyalektik bilgi sürecine göre, "soyut", daima, gerçekliğin bulanık, sisli, ve bütünsel olmayan bir tasavvurudur.  Somut ise, Marxa göre, "çok sayıda belirlenimin bir noktada bağdaşmasının sonucunda doğmuş bulunan bütünlük'tür."  Ben size şimdi bir meşe palamudu göstermiş olsam, bu meşe palamudu acaba, geniş gövdesi ve yapraklı dallarıyla gelişmiş bir meşe ağacının yerini tutabilir mi? İşte, diyalektik bilgi sürecinde, gelişmiş meşe ağacına nazaran meşe palamudu soyut'u temsil eder; gelişmiş ulu meşe ağacı ise, meşe palamuduna nazaran somut'u temsil eder. Bu durumda; başlangıç, ancak; soyut bir kavram(çok sayıda belirlenimin birliği olan meşe ağacına nazaran henüz aktuelleşmemiş; ve otodinamik gelişim sürecine   virtuel olarak sahip olan meşe palamudu) olabilir. Düşünce, soyut kavramdan hareketle somutun (çok sayıda belirlenimin ve özelliklerin bağdaşmış birliğini temsil eden meşe ağacı)  kavramına ulaşır. Böylece, nesnel gerçeği bilme sürecinde soyut kavram aşamasından somut kavram aşamasına geçilmiş olunur.

Diyalektik ustası Lenin "Felsefe Defterleri'nde diyor ki: "hareketi, onun devamlılığını durdurmadan, onu basitleştirmeden, onu zorlamadan, ayırmadan, onda canlı olanı çekmeden temsil edemeyiz, ifade edemeyiz, ölçemeyiz, betimleyemeyiz. Hareketin düşüncede temsil edilmesi her zaman onu dondurmak, parçalamak anlamına gelir. Ve sadece düşüncede, hareket konusunda değil, ama bütün kavramlarda da böyle olmaktadır."

Hegel'in "doğa mantiki fikir olarak, tin olarak gelişir" ifadesine yaptığı yorumda ise Lenin şöyle demektedir:  "Mantık, bilgi teorisidir. Bilgi, doğa'nın insan tarafından yansıtılmasıdır. Fakat bu basit, dolaysız, tüm bir yansı değildir. Bu süreç bütün bir dizi soyutlama, ifade ediliş, kavramlaşma, kanun vb...den ibarettir. Ve bu kavramlar, kanunlar, vb..leri dahi, ebedi olarak hareket halinde olan doğanın, evrensel kanunlarını göreli(rölatif) olarak sarmaktadır. Gerçekten, objektif olarak üç uç vardır: 1-doğa; 2-bilgi; 3-doğanın bilginin içine yansısının şekli.  Bu şekil, kavramlar, kanunlar, ulamlar(kategori) ibarettir. İnsan, doğayı "dolaysız tümlüğü" içinde, bütün zenginliği ve karmaşıklığıyla bir tüm olarak kavrayamaz-yansıtamaz- yeniden üretemez.  Onun bütün yapabileceği, soyutlamalarla, kavramlarla, kanunlarla, evrenin bilimsel bir tasvirini yaratarak ona sonsuza dek yaklaşmaktır." 

Bilgi neyle başlayacak? Lenin'e göre, bilgi, daima nesneden ve nesne ile pratik temastan doğmaktadır. Öyleyse; Tümlük olarak alınan doğadaki nesneden; verilmiş Bütün olarak nesnenin kendisinden  başlanılacaktır ama, onu, yani bilginin nesnesini, toplumsal ve tarihsel ihtiyaç ve amaçlara göre soyutlayarak, parçalayarak, yalıtarak işe başlanılacaktır. Evet bilgi edinmek için insanlar, bununla başlar, "fakat hakikat başlangıç değildir. onun sonundadır; daha doğrusu onun devam edişindedir". Dolayısıyla, hakikati arayan düşünce, nesnel gerçeği parçalamak, geçici olarak dondurmak, hareketsiz bırakmak zorundadır ki bu sayede, tümü, bütünü yeniden bulabilsin; ve düşüncede yeniden üretebilsin, kurabilsin. O yüzden, düşüncenin hareketi, her zaman, eksik(yaklaşık), göreli bir biçimde kalır; ve gittikçe daha derin ve gerçeği daha kucaklayıcı bir mahiyet kazanır.

Şayet, her hangi bir algı, "bilgi" olacaksa mutlaka  "soyutlamadan" geçmek zorundadır. Ama soyut düşünceyi  bir tehlike beklemektedir: Nesnel Gerçekten ayrılmak; incele(nil)en  belirli bir nesnel gerçeği bütünden yalıtmak/ayırmak.. Bu, idealizmde olduğu gibi, insanı, boş, yararsız, izole, mutlak soyutlamaya da saptırabilir. Çünkü; idealist-metafizik bilgi(lenme) sürecinde, incele(nil)en nesnel gerçeği bütünden ayırıp; ve nesnel gerçeklikten  ayrılıp bulutlar üstünde inşaat yapmak her zaman mümkün. Oysa, Maddeci Diyalektik Soyutlama, bizi hakikatten uzaklaştırmakla birlikte, bizi gerçeğe yaklaştıran doğru bir soyutlamadır. O yüzden, sapan ve sapıtan aydınlar, aslında, bilimsel soyutlama yetenekleri ve güçleri yetersiz olduğu için/olduğu ölçüde sapmış, idealist-mistik ve indirgemeci subjektif aydınlardır(!).

Bilgi sürecini meydana getiren  unsur ve aşamalardan(moment)  her hangi birini  ayırıp onu mutlaklaştırırsak eğer, metafizik idealizmin bir türünü elde etmiş oluruz. Örneğin,  pratiği ayırıp mutlaklaştırın, Pragmatizmi elde edersiniz. Duyuyu ve olayı, özden ve kendinde şey(?)'den ayırın, Deneyciliği veya Sensüalizmi, Bilinemezciliği(agnostizim) veya Pozitivizmi  elde edersiniz. Bilim insanının faaliyetini ayırıp mutlaklaştırınız, Öznelciliği elde edersiniz. İzafi'den, anı ayırınız ve onu mutlaklaştırın  Rölativizmi vb.ni elde edersiniz. (Oysa, izafi ile mutlak arasındaki "fark" bizatihi izafidir zaten. Mutlak ve İzafi ölü taşlaşmış kavramlar değildir. Bunlar canlı ve birbirlerine dönüşebilen kavramlardır. Lenin'e göre,"mutlak ve izafilik, sınırlılık ve sonsuzluk tek ve ayni bir evrenin dereceleridir". Bilincin kendisini ayırınız ve mutlaklaştırın genel olarak İdealizmi elde edersiniz. Demek ki, her tür idealizm, canlı( bütün) bilgi sürecini  sakatlar ve durdurur. Ve Lenin'in belirttiği gibi: "İdealizm, bir urdur, bilginin bir an'ını irileştirir".Ya duyuyu, ya kavramı ve soyutluğu, ya da eleştirici şüphenin ve yargının geçici olarak askıya alınışının anını irileştirir. Oysa; Diyalektik Materyalizm, bilginin, canlı, bütüncül sürecini ve unsurlarını kırpmaz; bilgi sürecinin tüm unsurları ve aşamalarına göre  bir bütün olarak tanımlanır.

Dünyaya her zaman lazım (olacak) olan adam Marx'ın belirttiği gibi "somut", özne-nesne ilişkisinde, gözlem ve tasavvurun hareket ve başlangıç noktası olduğu halde, düşüncemizde, zihnimizde bir "sonuç", bir sentez olarak bulunacaktır. Ama bu, yani zihinde kavramlar aracılığıyla yeniden üretilen somut (kavramı) ile, zihnimize konu olan somut'un bir ve ayni olduğu anlamına gelmez. Yani; zihinde üretilen somut,   (nesnel) somut 'un kendisi değildir; aralarında fark vardır.  Nasıl ki somut kedi ile, zihinde yeniden üretilen kedi kavramı bir ve ayni değilse. Zira kedi miyavlar ama kedi kavramı miyavlamaz (Spinoza'nın köpek ile köpek kavramı arasındaki farka atıf yapması gibi.. malum; köpek kavramı havlamaz ama her  köpek havlar !)

Bu bağlamda belirtmek isterim ki; Hegel'i ve Marx'ı bilmeden Tarihsel Gerçeği bilen(!) kesirli aydın tipleri, çok bilmiş 4/4 bütüncü aydınları tenzih etmiyorum,  zihnimize ve düşüncemize  konu olan somut ile, zihnimizde yeniden üretilen somutu, birbirlerinin yerine koyarak  gerçeği tahrif ederler; ve mütemadiyen ve kaçınılmaz olarak indirgemeciliğe ve sübjektivizme (öznelcilik) düşerler.

Georg Lucacs'ın da belirttiği gibi Hegel'de "gerçek bütündür".

Peki; Gerçeği bilmek ve analiz etmek için, doğanın ve toplumun tarihinin ayrı ayrı ve özel parçalara bölünmesi ve bu parçaların belirli ve çeşitli sınıflara ayrılması, ister istemez, Bütün 'ün gözden kaçırılmasına yol açmaz mı?  Elbette açar; açmaz olur mu? Ancak; yukarıda Lenin'den örneklerle belirtmiş olduğumuz gibi,  gerçeğe ve Bütüne  ulaşmanın yegane yolu da, Bütünü yeniden üretmek için  Bütünü parçalara ayırmaktan geçer zaten!  Yani; Bütünü parçalara ayırma,   bilme ve anlama sürecinin zorunlu bir aşamasıdır. O yüzden, analiz ve sentez süreci boyunca, daima, Somut Bütünü  göz önünde bulundurmak gerekir.

Öte yandan, belirli bir somut bütünü belirli parçalara ayırma ve sınıflandırma yöntemi, bizlere, kötü bir akıl yürütme alışkanlığı da kazandırır. Neymiş o demeden anlatayım : Bu çeşit bakış ve düşünce biçimi, yani parçalara ayırma ve sınıflandırma, dikkatli olunmazsa, doğal ve tarihi nesne ve süreçleri, tek başlarına, yalıtık, ait olmuş olduğu bağlam dışında; hareketsiz ve değişmez unsurlar olarak ele almamıza ve kavramamıza yol açar. Ki bu da, Gerçeği daima tahrif edilmiş; ideolojik ve yanılsamalı bozuk bir gerçeklik haliyle bilmemize  hizmet eder. Ve böylece, egemen gücün ve ideolojinin yaşar-kalıcılığı ve istikrarı da beslenmiş olur.

Gerçeği bir bütün olarak ve hareket halinde olarak asla kavrayamamamız anlamına gelen bu dar-kafalı düşünme biçimine, üzerinize afiyet, metafizik düşünme biçimi denir. Metafizikçi, soyutlama gücü ve kapasitesi itibariyle, gerçeği bir bütün olarak anlamaktan yoksundur.  Zira, gerçek, bizatihi, diyalektik olarak hareket ettiğinden diyalektik gerçekler, metafizik donmuş  kafalarla anlaşılamaz. Çünkü, bizleri çevreleyen her şey diyalektiğin bir anıdır. Yani, her şey değişimsel ve sonludurDiyalektik derken de, Hegel'in ifade ettiği gibi,  "sonlu'nun, neyse o olmaktan tamamen ayrılarak,  kendi ansal(immediate) veya doğal varlığının gücü dışında birdenbire kendi zıddına dönüşmeye zorlanmasını;  ve her şeyin, yani sonlular dünyasının,   yok olmaya ve ölmeye mahkum olmasını anlarız. böyle söylerken de,  evrensel ve önüne geçilemez bir güç olarak diyalektiği dile getirmiş oluruz. ki bu gücün karşısında,  kendisini ne kadar güvenli ve kalıcı sayıyor olursa olsun, hiç bir şey dayanamamakta ve kalamamaktadır." 

Diyalektik'i ilk kez sistematize eden Hegel'e göre diyalektik: "şeylerin ve bir bütün olarak sonlunun(sınırlı  ve kendi sonuna doğru hareket etmek zorunda olanın) yasasıdır."  Yüce Hegel'in tek kusuru,  kategorik olarak,  Tekil'i, sonlu  ve kendi başına bir özne olan İdee'in  formu ve anti-tezi olarak ele almasıdır. Ve özü, kategorik olarak, (nesne-siz)Tümel'e temsil ettirmesidir. Oysa, gerçekte, Tekil'in somut varlığı,  İdee'yi, bir yansıma formu olarak insan bilincinde oluşturur. Ve Tümel, esas itibariyle, kendi başına, izole, saf, mutlak bir özne olarak değil de; nesneye bağlı bir özne olarak vardır ve gerçektir. Tümel  "fenomenlerin entegral bütünlüğünü, yani, maddenin tezahürü olan hareketi ifade ve temsil eder.

Bu bağlamda, metafizikçiye geçmeden önce biraz Marx'tan bahsetmeliyim: Her zaman Hegel'in bir öğrencisi olmaktan gurur duymuş olan Marx, kendi diyalektik anlayışını baş yapıtı Kapita'le yazdığı önsözde şöyle anlatıyor: "benim diyalektik yöntemim, temelinde, Hegel'inkinden yalnız farklı değil, fakat onun düpedüz tam karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin yaşama süreci, yani düşünme süreci-Hegel bunu "İdée" adı altında, hatta kendi başına bağımsız bir özneye dönüştürür.- gerçek olanın, gerçek dünyanın yaratıcısı, mimarı(demiurge)'dır; gerçek olan, gerçek dünya,"İdee"nin sadece dışsal görünüş şeklidir.  Benim içinse tersine,"idée(fikir)", maddi dünyanın ,insan kafasında(aklında) yansımasından ve düşünme şekline girmesinden başka bir şey değildir.

Diyalektiğin Hegel'in elinde büründüğü mistisizm diyalektiğin genel hareket şekillerini, kapsamlı ve bilinçli bir şekilde, ilk önce onun ortaya koymuş olduğu gerçeğini, hiç bir şekilde gölgeleyemez. Hegel'de diyalektik baş aşağı durur. Mistik kabuk içindeki rasyonel özü bulmak için, onun tersine çevrilmesi, ayaklar üstünde durdurulması gerekir. Mevcudu var olanı yüceltip şaşaalandırır  göründüğü için, diyalektik, mistikleştirilmiş şekliyle Almanya'da moda olmuştu. Oysa rasyonel şekliyle diyalektik, burjuvazi ve onun sözcüleri için, rezalet ve iğrenç bir şeydir; çünkü; diyalektik tarihsel olarak her oluşmuş şekli, akan bir hareket içinde ve dolayısıyla bunun yok olup gidici yanını da gözden ayırmadan kavratır;  çünkü diyalektik, üzerinde hiç bir şeyin oturtulmasına izin vermez, özünde eleştirici ve devrimcidir." 


Metafizikçi içinse, nesne, olgu ve olayların düşüncede yansımaları olan kavramlar, daima, kendi başlarına bir gerçekliğe sahip olabilen, değişmez, sabit, tam, saf, yalıtık ve mutlak konulardır. O, orta terime ihtiyaç duymaz; sadece anti-tez aracılığıyla düşünür. Kötüyse, hep kötüdür. İyiyse hep iyidir gibi.. Şartlara ve etkilere bağlı olarak değişimi kabullenmez metafizikçi. Onun için ya evet vardır ya hayır. Ayni zamanda, hem evet hem hayır yoktur. "bir şey ya vardır ya yoktur. ve neyse odur; ondan başkası olamaz, anladın mı !?" der metafizikçi.

Bak istersen biraz daha devam edebilirim. Metafizikçi ne yapıyor biliyor musun,    unutuyor; evet basbayağı unutuyor. peki; neyi unutuyor ? Tekil nesne, olgu, olay ve süreçler karşısında, onların ilişkileri ve bağlantılarının olduğunu, yani, canlı bir organizmadan, organik birlikten, karaciğeri çıkarıp tek başına inceliyor metafizikçi. Ve yaşayan bir bütünün parçası olduğu gerçeğini göz önüne almadan, karaciğer hakkında, tek yanlı, tam, saf, izole, mutlak bilgiye ulaştığını sanıyor.. Nesneden bir kavram çıkarıyor, sonra da nesneyi ve gelişimi o kavramdan kurgu yoluyla türetiyor. Böylece sübjektivizme ve a priorizme düşüyor. Dahası, nesne, olay ve süreçlerin varlığı karşısında da, onların oluş ve yok oluşlarını; dolayısıyla "tarihi ve geçici" olduklarını; ve hareketsizlikleri karşısında sürekli değişime uğradıklarını göremiyor.  Akıp geçen zamanı sadece bir an'a hapsediyor.  Anlayacağınız, ağaçlar yüzünden ormanı göremiyor metafizikçi.

Bir organik bütünü ele alalım. Bu canlı organik bütün Feridun Amca olsun. Bu Feridun Amca'ya yeterince yakından bakacak olursak, onda, bir çelişkinin olumlu ve olumsuz diyebileceğimiz iki kutbunun karşıt oldukları kadar ayrılmaz  olduklarını; ve birbirlerine karıştıklarını, kaynaştıklarını görürüz. Şimdi, bu durumda, Feridun Amca, sabit, değişmez, tam, mutlak, izole, kendi başına  bir Feridun Amca olabilir mi hiç ? Feridun Amca'nın ancak; (toplumsal ve/ile tarihsel) bir sistem gerçekliği içinde bir yeri ve anlamı olabilir. Toplumsal ilişki ve bağlantılarından ayrı, kendi başına bir Feridun Amca olamaz; zaten yoktur. "Hiç bir yerde" var olabilen bir Feridun Amca(!) tasavvur edebiliyor musunuz?

Feridun Amca, sürekli, değişim halinde olmak zorundadır. Zira; verili bir anında, canlı bir organik varlık olarak nefes alıp vermek zorundadır. Ve her an bedenindeki hücreleri hem yok olur hem de yenilenir. Dolayısıyla Feridun Amca, her an, hem ayni Feridun Amcadır hem değildir. Her yeni nefes alışında yeni maddeleri bedeni özümsediği ve vücuduna mal ettiği için, eski Feridun Amcayı inkara uğratır ve yeni Feridun Amca olarak var olur. Doğrusu, ne eski, ne de yeni Ferudun Amcadır o. Gerçekte; o, her iki durumu da kısmen kapsayan ve aşan, bir sentezin Feridun Amca'sıdır. Yani o, daima, 'farklı(laşan)' ve çelişkili, karşıtların birliğinin  Feridun Amcasıdır. Koca Rağıp Paşa'ın özlü sözünde olduğu gibi, "sel, duvarını hadm eyleye eyleye yıkarmış." Yani her anında duvar, niceliksel olarak biraz daha aşınır; farklılaşır; farklılaşırken de eski durumuyla zıtlaşır; kutuplaşır  ve eskir(yenin habercisi). Nihayetinde, aşındırma işi(nitelik), çelişki, belli bir nicel birikime, kıvama ulaştığında da duvar yıkılmış olur.

Bu bağlamda Napolyon'u da anmadan geçmeyelim. Engels'in Anti-During'de yazdığına göre, atları kötü ama disiplinli Fransız süvarileri karşısında, atları iyi ama kullanıcıları disiplinsiz olan Memlük'lülere karşı yapılan savaşta Napolyon şöyle der : "İki Memlük, üç Fransızdan kesinlikle üstündü;100 Memlük ile 100 Fransız birbirine denkti; 300 Fransız 300 Memlük'ten çoğu kez üstündü, ama 1000 Fransız 1500 Memlük'ü her zaman yeniyordu."

Şimdi,  bütün bu söylediklerimin doğruluğunu sınamaya var mısın ?

Feridun Amca'yı, Koca Rağıp Paşa'yı, Napolyon'u çağırıyorum bak.

* "kafadan bilmek..." yani;deneye ve tecrübeye gerek duymadan, sırf ve sadece, kafanın faaliyeti ve kurgusu, bilmeye yeter demek. A priori bilmek demek,"ne gerçekler bildim zaten yoktular !" demektir.

22 Ocak 2012 Pazar

EMPERYALİZMİN DEMOKRASİSİ : "SİVİL TOPLUMCULUK"

Egemen güç olarak bu gün yine ideolojikliğim tutmuştu. Sabah pencereden bir baktım, o da ne, uzun bir aradan sonra ilk defa kırmızı kırmızı kar yağıyordu. "kırmızı kırmızı kar mı yağarmış !?" demeyin bana, bu gerçeklikten ne anladığınıza; ve ne beklediğinize bağlı biraz da. Eğer; 'beyaz kar' gerçeği işinize gelmiyorsa; ve 'kırmızı kar', işinize yarıyor; ve sizin için gerekliyse, kitle iletişim araçlarının sistematik ve sofistike  ideolojik kampanyası ile, beyaz karı, kırmızıya boyayabilir; ve insanları, bal gibi, kırmızı kırmızı kar yağdığına inandırabilirsiniz. Yeter ki, egemen güç olarak, "kırmızı kırmızı kar yağması" gibi.. yanılsamalı ve sahte bir gerçekliğe ihtiyacınız olsun. sonrası, yani gerçeği eğip bükmek; çarpıtmak; tahrif etmek; hatta imal etmek ve 'yutturmak' kolay! Kitle iletişim araçları denilen gazeteler, dergiler, tv'ler, radyolar.. hep bir ağızdan yalan söylemeye bir başladı mı halkın gözü boyandı demektir.. Bu yalana boyun eğmeyecek olan olursa da; mahkemeler, polis ve adalet mekanizması ne güne duruyor ?

Halk nezdinde yeni mamul ideolojik metanızın semeresi bu : "Bizim beyaz diye bildiğimiz kar, meğer kırmızıymış !  "Böylece, yıllarca, kuşaktan kuşağa ampirik olarak biline gelen beyaz kar', oldu size kırmızı kar. Kırmızı yüklem'inden bir özne yapmaktır bu. Egemen güçken, egemen güç olarak kalıcı ve mutlak  olmak  için, kendine belirli gerçek(lik)ler(!)  peydahlamak gibi..

Çok sık 'gerçek' diyoruz değil mi; ama o gerçeğin kim için, kime/neye göre gerçek olduğunu belirtmiyorsak, bunu unutuyorsak, gerçeği 'kendi başına(!)' bırakmış oluruz. Oysa; sınıflara bölünmüş toplumlarda, gerçek, daima sınıf merceğinden yansır. o yüzden; toplumda, kendi başına, izole, saf, tam ve mutlak gerçek bulamazsınız . Gerçek, ya sömüren ve ezen sınıfın toplumsal gerçeğidir ya da ezilen sömürülen sınıfın.

Hangi sınıfın çıkar ve amaçlarına hizmet ediyor diye bakılmalı gerçeğe. Mesela, 'eşitlik ve özgürlük toplumu' diye bize yutturulan gerçek, aslında, işçi için, işçiye göre, 'artık-değer sömürüsü' gerçeğidir. Toplumun aslında 'piyasa' olduğunu; ve sınıflara bölünmüş olduğunu anladığımız anda sınıfsal bakmış oluruz.  İşte; sivil toplum kuruluşları(stk), bu bağlamda,  yani sınıflara bölünmüş ve piyasa olmuş toplumda, belirli sınıf çıkarlarının taşıyıcıları ve hizmetkarları olduğu için ve olduğu sürece söz konusu olacaktır.

Tarihsel olarak 'sivil' kavramı Aristoteles'e kadar dayanır. Aristoteles'göre insan, dağ başında veya ormanda değil de,  toplum içinde yaşamak için dünyaya gelmiştir.  İnsan, bir zoon politikon'dur, yani; insan, bir sürü hayvanı değil; toplumsal/siyasal hayvandır. Kendini, ancak ve sadece, toplum sayesinde ve toplum içerisinde bireyselleştirebilen bir hayvan..

Aristoteles'ın Yunan dünyasında, şehirli(site) ve şehirli olmayan ayrımı vardı. Şehirde yaşayanların birey olma ve kendini geliştirme hakları vardı. Şehirde(site) yaşayan insan demek olan politikon, ayni zamanda, mülkiyet ilişkilerini düzenleme ve siyaset yapma hakkı ve yetkisi olan özel imtiyazlı insan demekti. Kölelerin, kadınların ve yabancıların mülkiyet hakları olmadıkları için, 'insan olma' hakları(!), siyaset yapma hakları da yoktu.  İşte; tarihsel olarak 'sivil' demek, politikon olan , yani şehirde(site) yaşayan yurttaş demekti. Köleler, kadınlar, yabancılar (metek) şehirli yurtaş (insan) sayılmadıkları için sivil (uygar) değillerdi. Site (şehir) derken, eski yunanda, bir ya da bir çok şehirle birlikte onlara bağlı; ve onları tamamlayan kırları da kapsayan siyasal ve dinsel birlik anlaşılmalıdır.(Bkz. Murat Sarıca, Siyasi Düşünce Tarihi, Gerçek Yayınevi,1977).

Tarihsel olarak  'sivil toplum' kavramı, kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıkmasıyla birlikte belirdi. ve liberal öncü düşünürler tarafından geliştirildi. Toplumda egemenlik ilişkilerinde bazı değişiklikler olmaya başlayınca özel mülkiyet hukukuna göre düzenlenmiş toplumu, 17.yy İngiliz teorisyenleri, civil society olarak adlandırdılar. "Bu toplumda çeşitli toplumsal bağlar bireyin karşısına salt kişisel amaçlar uğruna kullanılacak araçlar olarak, dışsal bir zorunluluk olarak ancak 18.yy'da, burjuva toplumunda çıkarlar."(bkz.Marx, Grundrisse, Birikim Yayınları, 2008)). Burada Sivil ile, toplumsal ve resmi yükümlülükler altında olmayan özgür insanlardan oluşan 'uygar toplum' kast ediliyordu. Toplum uygardı, zira, üreticiler ticareti keyfi koşullarda değil, malın değerine göre gerçekleştiriyordu. Cemaat ve kişi otoritesi, yerini, bireysel girişimciliğe bırakmıştı.

Thomas Hobbes (1588-1679) ve John Locke (1632-1704) gibi İngiliz düşünürleri, kralların iktidarlarını, tanrıdan aldığı yetkiye değil; bireylerin çıkarlarına dayandırıyorlardı.ve yükselen sınıf olan burjuvazinin tarafını tutuyorlardı. Hobbes, devletin işlevini, 'özel çıkarlar özgürlüğü'ne dayanan burjuva toplum düzen(leniş)ini sağlamakla sınırlı gösteriyordu. Ve mutlak monarşiye karşı burjuva devlet anlayışını geliştirmişti. John Locke ise, mutlakiyet yönetimlerine karşı mücadelesinde, akla ve düşünce özgürlüğüne atfettiği önem bakımından Avrupa aydınlanmasının ilk kurucularından olduğu kabul ediliyordu.ve İngiliz, Amerikan ve Fransız burjuva devrimlerinin teorik öncüsü olmuştu.

Alman düşünür Hegel'e göre ise, bu 'sivil toplum'un uygar yüzünün yanı sıra, bir de, doğuştan gelme asaleti olmayan, kaba saba, zevksiz,'bencil' bir yüzü daha vardı. Hegel'in ortaya koyduğu sivil toplum düşüncesi, devlet dışı bir alanda, toplumsal kurumları örgütlemeyi ve yaşam alanını içeriyordu...Devlet ise, Hegel'e göre, sınıflar üstü bir organdı. İktisadi faaliyetleri düzenleyenler, devleti belirleyemiyordu. Hegel, devletten ayrı bir sivil toplum; ve sivil toplumdan ayrı, kendi başına, bir devlet var sayıyordu. Hegel'in mutlak tini bunu zorunlu kılmıştı.

Gençliğinde Hegel'in öğrencisi olmakla övünmüş olan Karl Marx ile birlikte, sivil toplum, özel çıkarların özgürce çatıştığı ve üretimde özel mülkiyete dayanan toplum anlamına gelmeye başladı. Marx, kavrama maddeci ve sınıfsal bir içerik yüklemişti. Marx'ın sivil toplumunda, Robinson Cruzo'laşmış bireylerin kendi bencil çıkarlarından hareketle hak ve özgürlük aramaları vardı. Ve devlet ile sivil toplum ayrı ayrı faaliyet alanları değildi. Toplumun sınıfsal bir muhtevası vardı ve devlet, egemen sınıfın, egemenlik kurma aracıydı. Marx, kendi terminolojisini oluşturduktan sonra,' sivil toplum' kavramını kullanmamış; yerine 'üretim ilişkileri' kavramını kullanmıştır. Fakat; Marxist sivil toplum kuramcısı ve devrimci Gramsci'den sonra, sivil toplum, Marxist muhtevasını kaybetmiş; kapitalist üretim ilişkileri alanının dışında, karşı-devrimin bir ajanı olarak ele alınmaya başlanmıştır.

Bu kısa tarihsel gelişimden hareketle, burjuvazinin henüz devrimci ve ilerici karakterinin bozulmamış olduğu zamanlarda, sivil toplumcuların hak ve özgürlük arayışlarının içeriği ve niteliği, toplumsal gelişmeyi ilerletici yöndeydi. Ama, sivil toplum kuruluşları, günümüzde, emperyalizm ve devrimler çağında, egemen sınıfa ve emperyalizme  karşı sınıf mücadelesi değil; devlet'e karşı hak(?) ve özgürlük(?) arayışları peşinden koşarak, ancak karşı devrime hizmet eden örgüt yuvaları haline geldi.

Zira, kapitalist üretim tarzının egemen olduğu bir toplumsal formasyonda, hak ve özgürlükler, esas itibariyle kapitalist sınıfın belirlediği biçimde ve kapitalist sınıf ve zümrenin çıkarlarına   göre vardır. O yüzden, sivil toplum örgütlenmeleri marifetiyle, sömürülen ve ezilen emekçiler için, hak ve özgürlüklerin elde edilmesi mümkün değildir. Çünkü; işçi sınıfı ve emekçi halk için hak ve özgürlük mücadelesi demek, egemen sınıf olan emperyalist güçlere karşı mücadele ile, sınıf ayrıcalıklarına yol açan sınıf ve zümrelerin  ortadan kaldırılması mücadelesinin bir parçası olmak demektir. Sivil Toplumculuk mücadelesiyle, sadece, ücretli sömürü ve kölelik sistemi  bir başka biçimde, yeniden üretilmiş olur. Kaldı ki, Sivil Toplumcu Kuruluşlar, kendilerini, sınıf ve iktidar mücadelesi dışında tarif etmişlerdir. Sivil toplumculuk, bu bakımdan, emperyalist kuvvetler ve egemenler için, sınıfsal bir aldatmaca ve oyalamaca aracıdır

Sivil Toplumcular, demokrasi, yargı bağımsızlığı, eşitlik, adalet, özgürlük, doğrudan oylarla seçilmiş meclisler, siyasal çoğulculuk, azınlık hakları, etniksel, mezhepsel, dini hak ve özgürlükler, hukuksal sorunlar, ceza yasası ve (sivil ?) anayasada değişiklikler.. gibi konuları mücadele amaçları olarak seçmekle, bilerek ya da bilmeyerek, mülkiyet ve sınıf ilişkilerini kamufle etmişlerdir. Sivil Toplumcular, ezen(emperyalist)-ezilen(mazlum) milletler ve emek sermaye çelişkisi yerine, suni bir '(sivil) toplum- devlet' çelişkisi  ikame etmiş olmakla da gerici; ve milli devlet düşmanıdırlar.

Sivil Toplumcuların hareket noktası devlettir. Daima, devlete nazaran yurttaşın hak ve özgürlük mücadelesi var sayılmıştır. O yüzden, sivil toplumcular, devleti, sürekli ve mutlak olarak var sayarlar. Aksi takdirde, devlet yok olacak olursa, ortada eleştirilecek bir şey kalmayacağından, sivil toplumcuların varlık nedenleri ortadan kalkmış olur. Toplumda hak ve özgürlük ihlalleri oluyorsa bunun sebebi ve sorumlusu devlettir; toplumsal düzen ve egemen üretim tarzı değildir.. Eğer devleti sınırlar; örgütlenişini ve işlevlerini küçültürsek; ve devlete karşı, zinhar mülkiyet ilişkilerine dokunmadan, iktidar mücadelesinin dışında demokrasi(!) mücadelesi verirsek, özel özgürlük alanları elde edebilir, Ve işler düzelebilirdi. Tabi, devlet derken kast edilen, daima, sınıflar üstü, otoriter ve baskıcı devlettir.

Toplum ise, onlar için, antagonist sınıf mücadelelerinin arenası değildi. Aslolan, sınıfsal kimlikten yoksun yurttaşların özel çıkarlarıydı. Ve bu özel çıkarlar, egemen sınıf ve zümrelere karşı değil de sınıflar üstü kimliği olan devlete karşı savunulacaktı. Böylece, sınıf ilişki-çelişkileri ile sınıf çıkarları ve iktidar mücadelesi örtbas edilmiş olacaktı. Ve tarih, sınıf mücadelerinin tarihi olmaktan çıkartılıp; (ceberut) devlet ve/veya bürokratik-askeri rejim ile liberal burjuvazi arasındaki mücadeleye indirgenmiş olacaktı. Ve bu sayede devlet, sınıfsal egemenlik ve baskı kurma aracı olarak, burjuvazinin sınıfsal sömürüsüne ve sermayenin yeniden üretilmesine hizmet etmeye devam edecek; ve ezen emperyalist devlet  kimliğiyle de var olmaya devam edecektir.

Günümüzde ve ülkemizde, sivil toplumcuların başlıca argümanı, "insan hakları ve demokrasi" oldu. insan hakları ve demokrasi derken de,  'askeri vesayet rejimi', etnik, dini, mezhepsel bölünmeler ve inançlar; din ve vicdan özgürlüğü; orta çağdan kalma tarikat, cemaat, aşiret mensupları için hak ve özgürlük mücadelesi.. gibi yurttaşların özel çıkar alanları anlaşıldı. Bu mücadele sırasında devletle olan ilişkide, karşı tarafta, hep birey ve yurttaş vardı; sınıflar, zümreler ve ezilen milletler değil. Ve devlet, söz konusu demokratik mücadele süreci içinde, hiç bir zaman, ilerde sönümlenecek olan; ve emperyalizm karşı mücadele eden milli, bağımsız ve siyaseten özgür bir gerçeklik olarak ele alınmadı.

Sivil Toplumcu kadrolar, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin, aslında, emperyalizme karşı tam bağımsızlık mücadelesinin; ve  işçi sınıfının iktidar mücadelesinin bir parçası olduğu gerçeğini; ve işçi sınıfı ve emekçi halk için de bir demokrasi olabileceğini yok saymışlardır.

Sivil Toplumcu neo-liberal sollara göre, ordunun ilericisi ve devrimcisi olmaz. Aristotelesçi idealist özdeşlik gereği ordu, mutlak olarak hep ayni ordudur. Ordu, her zaman gerici ve karşı-devrimci  bir güçtür. O yüzden; Cumhuriyet öncesi Makedonya'da, Abdulhamit'in baskı ve gericiliğine kafa tutan Enver Paşa'ların, Resneli Niyazi'lerin, Eyüb Sabri beylerin, Ömer Naci'lerin, Mustafa Kemal'lerin mensubu olduğu ordu ile  Mahmut Şevket Paşanın 31 mart gericiliğini ezen Harekat Ordusu hep gericidir, zalimdir; ilerici olamaz, devrimci olaamaz!

Bu Sivil Toplumcular, İstiklal Savaşımızı yapan ve Emperyalistlerin askerlerini denize döken; ve gerici iç isyanları bastıran Mustafa KEMAL' in anti-emperyalist ordusu ile, Kenan EVREN'in 12 eylül darbesiyle karşı-devrim yapan; emperyalizmin hizmetindeki Nato'cu ordusunu  ayni kefeye koyarlar. Ve böylece emperyalizme hizmet ederler. Emperyalizm karşısındaki tutumlarına  göre her hangi bir ordunun ilerici ve devrimci olabileceğini görmezler.ve tarihin her döneminde; dünyanın her yerinde, vatanlarını istilacı ve yayılmacı sömürgecilere karşı savunan orduların var olduklarını unuturlar.

Emperyalizm açısından, ücretli kölelik sistemin istikrarı ve kalıcılığı hayat memat meselesidir. Sosyal barış(!) ortamını; ve ezen-ezilen; sömüren-sömürülen ülkeler arasındaki mevcut dengeyi(statüko), istikrarı  bozmaya kimsenin hakkı ve özgürlüğü yoktur. Bu yüzden; emperyalist-kapitalist sömürü ve baskı sisteminin bekası için emperyalizmin, sivil toplum örgütlerine ihtiyacı vardır. Yani, emperyalizmin, bütün dünyayı kuşatan bir 'sivil örümceğe' ihtiyacı vardır : Mustafa Yıldırım'ın "Sivil Örümceğin Ağında" kitabından okuyalım : "bu nedenle, devlet merkezlerinin egemenlik araçları ellerinden alınıp, halk kitlelerinin merkeze olan güven ve bağlılıkları zayıflatılmalıydı. Ulusal yönetimler kısa devre edilerek dünya egemenlerinin NGO, vakıf-enstitü gibi örgütler aracılığıyla, kitlelerle doğrudan ilişkiye geçmek daha ekonomik ve daha kalıcı bir yöntemdir. ülkelerde devlet ile halkın arasına adı sivil(!) kendileri dışardaki devletin güdümünde bir dernekler, vakıflar, meslek kuruluşları ağı kurulmalıydı. Bu, egemenler adına bir tür uzaktan yönetimdir."

Demek ki, toplumun, sivil örümcekler marifetiyle, emperyalist-kapitalist sistem için ve sisteme göre örgütlenmesi gerekiyordu. İşte sivil toplum kuruluşları(stk), sistemin, sistem içi, örgütlü biçimi oldu. Ve sistemin özüne dokunmadan, güya sisteme(devlet-bürokrasi-askeri vesayet)) karşı özgürlük ve hak arama havarileri oldular. Ve uluslar arası banker ve çok uluslu dev şirketlerin kara paralarıyla beslenen sarı, turuncu, mor.. rengarenk sivil toplumcular,  proje demokracy'lerde sahne aldılar. Bu sayede, Amerikan emperyalizmi, gözüne kestirdiği bazı ulus devletlere : "be nice with me; otherwise l will bring you demokracy" diyordu. Yani benimle iyi geçin (bunu, bana boyun ey diye okuyun siz) aksi takdirde sana "demokrasi" getiririm diyordu.

Buradaki demokrasi getirmeyi, (Amerikan) emperyalizmin marifeti olarak, Irak'ta 1,5 milyon Müslümanın katli; ve dinsel-mezhepsel -ırksal bölünmeye uğramak diye okuyun. Ya da Amerika'nın genişletilmiş büyük orta doğu projesi kapsamında 30'dan fazla Müslüman ülkede akan kan ve göz yaşı olarak anlayın. ABD emperyalizmi ile 'iyi geçinmek' ise, emperyalizme boyun eğmek; ve milli devletini tasfiye etmek; mafya sermayesine bağımlı olmak  anlamına geliyordu.

Şimdi gelelim sadede : Sivil Toplumculara ve  özellikle neo-liberal sollara bir soralım bakalım : Peki biz hangi çağda  yaşıyoruz ? Lenin'in tespitlerine dayanarak söyleyecek olursak, ezen ve sömüren devletlerin, ezilen ve sömürülen devletleri sürekli baskı  ve denetim altında tuttuğu; buna mukabil, ezilen ulusların da, ezenlere ve sömürenlere karşı  kıyasıya bağımsızlık ve egemenlik mücadelesi verdiği; ve adına emperyalizm denilen bir çağda yaşıyoruz değil mi? Bu durumda, yani emperyalizm çağında, ezilen ve sömürülen bir ülkede, emperyalizme  karşı mücadelenin dışında bağımsızlık, özgürlük, insanca yaşama hakları(?) mücadelesi verilebilinir mi ?  Yoksa; sizin devrim(?) anlayışınız, emperyalizmden münezzeh, Türkiye Cumhuriyeti  Devletini yıkmak ve Mustafa Kemal Atatürk'ü tarih sahnesinden silmek için emperyalist devletlerle işbirliği (hainlik desek daha doğru olur) yapmakla mı  sınırlı?

Dahası; nesnelerin, insanları kullanarak üretim yaptığı; ve 'eşyaların kişilik kazandığı'; insanın bizatihi  meta olduğu  piyasa olmuş bir toplumda yaşıyoruz değil mi !? Ayrıca; insanların üretici gücü, nesnelerin, eşyanın benliğinde toplanmış ve adeta sihirli bir güç olmuş. Peki; böylesi sefil ve akıl dışı üretim yapısını ve yaşama şeklini sürdürmenin bir alemi var mı !? Yok değil mi. Ey STK'lar, insan ve hak sever olduğunuzu söylüyorsunuz, peki niçin, bu eşyaların insanların yerine geçip; kişilik kazandığı düzeni değiştirmek için hak ve özgürlük mücadelesi vermiyorsunuz ?

Bu güne kadar hiç dikkatinizi çekmedi mi; insanın üretici eylemi insandan kopmuş; insana karşı bir güç haline gelmiş. Uçağı pilot, gemiyi kaptan sürer. Oysa; her şey tepe takla olmuş. Uçak kendini pilota, gemi de kendini kaptana sürdürüyor. bu tepetaklaklığa   STK'ların hiç mi itirazı yok  !?

İnsan gücünün eşyanın üretici gücüne tabi olduğu bir çağda yaşıyoruz: Oysa; "tilki tarlayı masallarda sürer; manyetoyu çeviremez tavşan".  Anlıyacağınız özne ile yüklem yer değiştirmiş. Bundan daha büyük hak ve özgürlük ihlali olabilir mi !? El insaf; insan ipe serilmiş bir çamaşıra hiç 'mandal' olabilir mi ? şu anda neredeyse hepimiz çamaşırların mandalı olmuşuz ve çamaşır mandalı durumda yaşıyoruz.. Eğer bir özgürlük ve hak mücadelesi yapılacaksa, insanı, eşyanın basit bir yüklemi (çamaşıra mandal) yapan bu kokuşmuş ve çürümüş düzenin yıkılması uğruna yapmalıyız; değil mi ? Bu gerçek ortadayken, insanları başka bir şeyin mücadelesini yapmaya nasıl ikna edebiliriz ki !?

Mevcut verili düzen karşısında, insanı her yerde bir "şey" olmaktan kurtarıp toplum içinde kişilik sahibi bir birey yapacak olan devrimci dönüşümüme acilen ihtiyaç var.  İşte bu devrimci dönüşümü sağlama hakkı ve özgürlüğü dışında, hangi hak ve özgürlük için mücadele edilirse edilsin, bu sadece sermaye karşısında ücretli kölelik sisteminin devamına ve emperyalizme hizmet edecektir. Ey Sivil Toplumcu, aklını başına devşir biraz !

İnsan üretim sürecinin öznesi olacağına, sermayenin bir nesnesi ve aracı olmuşsa (çamaşır mandalı), bu devletin ve bürokrasinin ya da askeri baskı rejiminin kabahati değil, kapitalist üretim biçiminin ve emperyalizmin bir sonucudur. İnsanın, cansız bir nesnede toplumsal bir güç bulmasını, ceberut devletle, bürokrasiyle, askeri vesayetle ve sivil toplum örgütleriyle açıklayamazsınız ! Bu şekilde insanı kandıramazsınız !

Bilirsiniz, nesnelerin nesnelere çevrilme sürecinde, ister istemez, insan emeği kullanılır. Ey Sivil Toplum örgütleri, İNSAN ÜRETİM İÇİN VARDIR VE NESNENİN BİR ARACIDIR. MAKİNENİN GÜCÜNÜ NESNEYE İLETİR demek, size hiç mi zül gelmiyor?  Hiç mi vicdanlarınız sızlamıyor; yüreğiniz ağrımıyor !?eşya olmaktan, çamaşırın mandalı olarak yaşamaktan memnun musunuz yoksa !?

İnsanın yaratma, üretme eylemi, insanı özgürleştirecek yerde ona hükmeden devleşmiş bir güç oluyorsa; her ürettiği kendisinin biraz daha eksilmesine; her eylemi biraz daha pasifleşmesine; gücünü her kullanışı biraz daha etkisizleşmesine yol açıyorsa, STK'lar'ın insan hakları ve demokrasi mücadelesi, sadece, bu cehennemi ıstırabın sürdürülmesine hizmet eder kardeşim !. Hak ve özgürlükler şampiyonu olan ey STK'lar, bu büyük ahlaksızlık sizlere hiç mi acı ve üzüntü vermiyor ? Yeter artık, bu konuda biraz gıkınız çıksın; gıkınız !!!

Ey Sivil Toplumcu, meseleye, hala, üretim düzeyinde değil, üretilmiş olanlar düzeyinde bakıyorsun. Önce, ödenmemiş emek hırsızlığına dayanan üretimin yapısı ne kadar adil; sen ondan haber ver! artı değere el koyarak  Ücret karşılığında bir insana iş yaptırmak hak ve özgürlüklere sığar mı ? STK'lar olarak bu konuları örtbas ettiğiniz için utanmalısınız !!

Ayrıca, görmüyor musunuz; nesnelerin gücü toplumu yönetiyor. İnsanlar, ancak, nesnelere (mala-mülke) sahip olurlarsa toplumsal güce kavuşuyorlar. "Yazıklar olsun!!" desene,' insanlar arası ilişkiler, nesneler arası ilişkileri olmuş' diye !!

Ey STK'cı kadrolar, bilmem biliyor musunuz,  insanları kendine köle yapan nesnelerin gücü, 'ücretli emek-sermaye' çelişkisine ve yapısına dayanan toplumsal ilişkiler sistemi içinde, ücretli işçi sınıfı  tarafından her gün yeniden üretildikleri için ve üretildikleri sürece varlıklarını sürdürmektedirler. Nesnelerin, kendi başlarına, sihirli güçleri olacak halleri yok ya !!Demek ki, biz onları her gün yeniden üretmezsek onların kendi başlarına sihirli bir hale gelmeleri de mümkün olmayacak! İnsanı pasifleştiren bu faaliyet biçiminin hala sürdürülmesine; ve nesnelerin böyle sihirli güce kavuşmasına artık bir son vermek gerek ! Ey STK, ya insanı asıl özgürleştirecek olan o büyük devrimci kavgaya katıl; ya da lav et kendini gitsin !

Ey ücretli emekçi sınıfı son sözüm de sana : Ne olur şu kölelik zincirlerini kendi ellerinle üretme artık !

12 Ocak 2012 Perşembe

HALKÇI GRACCHUS BABEUF'UN ANISINA

Kralın kellesi halkın gözleri önünde giyotinle kesilerek sepete konuluyordu, aristokrasi mensupları ve kralcı klise babalarının akibeti de ayniydi. Böyle bir şey o zamana kadar dünyada görülmemişti. Herkes citoyen(yurttaş) olmuştu. "Küçük insanlar", asil olmayan sıradan halk, sankülotlar (baldırı çıplak yoksul halk), İktidara ortak olmuştu. Çünkü; Robespierre isimli bir devrimci ve jakobenler, Fransız Devriminin halkçı ve eşitliğe dayanan güçleri olarak iktidara gelmişti.

İktidardaki Robespierre'in devrimciliğihalkçılığıvatanseverliği ve bağımsızlıkçılığı, aristokrasi ve gerici burjuvazi için tehlike olmaya başladığında, 9 Thermidor darbesi ile, devrimci cumhuriyetin başı Robespierre de, giyotine gönderilmişti.

Fakat Robespierre'in ölümünden sonra Avrupa'da devrim dalgaları yayılmaya başlamış; 1830,1848 devrimlerinde ve 1871 Paris Komünü'nde hep Robespierre'in ve jakobenlerin ruhu dolaşmıştır.Ve Robespierre'in bu devrimci ruhu, Lenin'le Sovyet Devrimine; ve Mustafa Kemal Atatürk'le de milli kurtuluş savaşımıza esin kaynağı olmuştur.

Babeuf, işte bu Robespierre'in hayranıydı. Ama, Robespierre'in kanunlar önünde eşitlik tezine itirazı vardı. Babeuf, gerçek eşitliği (yani üretimden herkesin eşit pay almasını) savundu. Ve eşitliğe varmanın yegane yolu olarak da, özel mülkiyetin kaldırılmasını öngördü. Dahası;  miras hakkının kaldırılmasını;  toprağın kollektifleştirilmesini istedi. Adeta, bir bölüşüm komünizmden yanaydı Babeuf.

Mülkiyetin kutsallığına dokunan sınıfsal talepleri, Babeuf'ün en büyük günahlarıydı. Halkla ayni kaderi paylaşan, kendisine ayrıcalık istemeyen; ve önemli olanın "sınıf ayrıcalıklarını değil sınıf farklılıklarının" kendisinin ortadan kaldırılmasıdır" diyen bir devrimciydi o. Babeuf, servet biriktirmeyi ahlaksızlık olarak görmüş; ve "Eşitlerin Birliğini" kaleme almıştır.

Ama, bütün bunlar Babeuf'un sonunu hazırlamaya yetiyordu.'Eşitler Birliği' hareketi ayaklanma hazırlıkları yaparken bir ihbar sonucu önderleri yakalandı. Babeuf yargılandı ve 27 mayıs 1797 de giyotinle idam edildi.

Marx,  Babeuf'ü komünizme katkısı bakımından jakoben devrimcilerden ayrı bir yere koyar. Babeuf, öncü parti, özel mülkiyetin kaldırılması ve proletarya diktatörlüğü bakımından bilimsel sosyalistlerin esin kaynağı olmuştur.

İ.S.2.Yüzyıl Roma'sında, plep-patrici mücadelesinde, ezilen ve haklardan mahrum bırakılan halk sınıfı olan pleb'lerden yana olan Gracchus kardeşlerin mücadeleci kimliğine atfen kendine gracchus ismini alan Gracchus Babeuf, devrimci mücadele tarihindeki yerini daima koruyacaktır.

3 Ocak 2012 Salı

Sen, 'ücretli-insanlık' ayıbının resmini yapabilir misin Abidin ?

Sen "ücretli-insanlık" ayıbının resmini yapabilir misin Abidin ?
Hani, sırf ve sadece, 'ücret için' çalışan 'ücret için yaşayan' insanın.

İş yerinde paydos düdüğü çalsın diye bekleyen  ÜCRETE KÖLE  ve ücretli kölenin resmini yani..
İşin kolayına kaçmadan ama.

Ne sözleşmeli statüde  çalışan grev hakkı olmayan memurun;
Ne sendikasız taşeron işçinin,
Ne de toplu sözleşme pazarlığının.

Abidin sen,
Bu 'piyasa olmuş toplumda' 
İşçi-insanı sömüren patron-insanın resmini değil
O rezil insanlık soygunun, 'ödenmemiş emeğin', resmini yapabilir misin ?

"Zincirin zulmun kar etmediği büyük tahammülün" resmini yapabilir misin Abidin ?
"Kazanacağız; mutlaka kazanacağız !" diyen "büyük tahammül"ün resmini...

2 Ocak 2012 Pazartesi

"Sen de öyle misin Süleyman"

“--Sen de öyle misin Süleyman
Bilmiyorum.
Mesala vapurla inerken Boğazdan
Kandilli’ye dönüverince
Karşıda birden bire görmek İstanbulu
Veyahut Kalamış koyunun
yıldızlar ve su sesleriyle dolu
pırıl pırıl gecesi
yahut da Topkapı dışında kırların
göz alabildiğine gündüzü
hatta tıramwayda rastlanan tatlı bir kadın yüzü
hatta Sivas’da hapisanede
tenekede büyüttüğüm sarı sardunya
hasılı herhangi bir güzelliği tabiatın
çıksa karşıma
ben yeni baştan bir kere daha anlarım
değişmaesi lazım geldiğini
bugünkü insan hayatının…”

Nazım'ın bu şiiriyle, yıllar önce, kendisine "insan" mahlasını seçmiş olan bir arkadaşımın kamarasında karşılaşmıştım. Şiir, yatağının baş ucundaki alabandaya asıllı olarak duruyordu. Gerçek anlamda bir "insancılık (hümanizma)" kokan bu Şiire vurulmuştum. Bundan böyle, benim de baş ucu şiirim olmuştu.

Nazım diyordu ki, bu dünyada 'bugünkü insan hayatı' bu haliyle  hüküm sürdükçe, hangi güzelliği karşıma çıkarsa çıksın bu dünyanın, ben böyle EKSİK güzelliği ne yapıyım !? Çünkü "insan" yok bu güzelliğin içinde, kötü ve parçalanmış yaşam koşulları yüzünden insanların çoğunluğu habersiz bu güzelliklerden. Ücrete ve ücretli çalışma yaşamına esir olarak  alıştırılmış insan'ın bu güzellikleri görecek ne gözü kalmış ne de zamanı. Oysa ; tüm yaratıcılığın ve güzelliklerin kaynağı yine İnsan. Nazım, sanki, bir hayıflanma, bir eksiklik duygusuyla toplumsal ödev ve sorumluluklarımızı hatırlatıyordu bize. Şairin, değiştirilmesini gerekli gördüğü  'bugünkü insan hayatı',  aslında, ömrü, yaşamak için, emek gücünü satmakla geçmiş; ve ücretli kölelik sisteminin bir parçası olan insan'ın hayatıydı.

Nazım diyordu ki, insan bu dünyada ücretli köleyken hiç bir şeyin tadı tuzu yoktur, olamaz da! Bütün bu güzellikler, aslında insan için, ama insan da ücretli kölelik sisteminde bir esir bu durumda; özgür değil yani. Şimdi; insan özgür değilken, ben bu güzelliği ne yapayım; nasıl mutlu olayım !?  Mevcud ve verili bu ücrete ve ücretli kölelik sistemi bu dünyadan kaldırılmadığı sürece bu güzellikler anlam eksikliğine uğrar. Aslında onlara güzellik bile diyemeyiz belki. Zira o doğal güzellikde de, bakan insana nazaran, bir sınıfsal içerik vardır. Bu bağlamda hayran olduğum diğer bir ozanımız Enver gökçe'yi anmadan geçemeyeceğim : 

DOST
Ben berceste mısraı buldum
Hey ömrümce söylerim
Gözden, gezden, arpacıktan olsun
Hey ömrümce söylerim!
Bizsiz Ilgaz'ın çam ormanları güzel değildir.
Hayda günlerim hayda
Sırtını düşmana verdikçe
Murat dagları güzel değildir,
Dost dost ille kavga!

Biz olmasak gökyüzü, biz olmasak üzüm,
Biz olmasak üzüm göz, kömür göz, ela göz;
Biz olmasak göz ile kaş, öpücük, nar içi dudak;
Biz olmasak ray, dönen tekerlek, yıkanan buğday,
Ayın onbeşi;
Biz olmasak Taşova'nın tütünü, Kütahya'nın çinisi,
Yani bizsiz
Anne dizi, kardeş dizi, yar dizi
Güzel değildir.

Gel günlerim gel de dol
Gel Aydınlım İzmirlim,
Gel aslanım Mamak'tan
Erzincan'dan Kemah'tan
Düşmanlar selam ister
Gözden, gezden, arpacıktan!
Adana'nın pamuğu dokumada;
Diyarbakır, Afyon, Kütahya fabrikada
Ümit işkencede mahzun
Tenim, ayaklarım uryan
Ekmek işkencede mahzun
Ve Divrik'in demiri arabada
İşçi-köylü ve işçi birarada
Söyle türküler yadigarı kardeş
Söyle ağrılar yadigarı kardeş
Neden alınterleri
Nimetler, haklar haram oldu sana
Gel gunlerim gel de dol
Gel Aydınlım İzmirlim
Gel aslanım Mamak'tan
Erzincan'dan, Kemah'tan
Düşmanlar selam ister
Gözden, gezden, arpacıktan

Sana selam olsun
Hürriyetlerin meçhul olduğu dünya
Canım Türkiye,
Memleketimiz!
Calısşn halklarıyla ümmi
Calışan halklarıyla garip,
Irgadı, esnafı, madencisi, iptidai aletleri
Kadınları, erkekleri, hapishaneleri;
Başı boş suları, dumanlı vadileri, yoz topraklarıyla,
İşşizleri, realist şairleri, mücahitleri,
Sokak şarkısı, keten helvası,
Akşam Haberleri satanlarıyla memleketim
Sana selam olsun
Sürgünler, mahkumlar, hastalar
Alacağın olsun
Seni İstanbul seni
Seni Bursa, Çankırı, Malatya,
Sizlere selam olsun üniversiteler!
Öğretmenleri alınmış kürsüler,
Öğretmenler
Sizlere selam olsun
Hürriyeti yazan eller, dizen eller
Sizlere selam olsun makineler
Entertipler, rotatifler, bobinler
Bu gülünç, aşağılık,
Namussuz şeyler dışında,
Sana selam olsun
Zincirin zulmün kar etmediği,
Kırbacın kar etmediği
Büyük tahammül!
Gel günlerim gel de dol!
Gel Aydınlım, İzmirlim,
Gel aslanım Mamak'tan
Erzincan'dan, Kemah'tan
Düşmanlar selam ister
Gözden, gezden, arpacıktan

Enver GÖKÇE


Enver Gökçe de, "Dost" şiirinde, bütün bu güzelliklerin üreticisi ve yaratıcısı olan emekçiye, insanın emek gücüne ve emekçinin o büyük kavgasına olan bağlılığını ve inancını dile getiriyor. Doğasal ve toplumsal güzelliği,  ana dizini, yar dizini, kardeş dizini; Murat dağlarını, Ilgaz'ın çam ormanlarını... hep, emekçilere ve emekçilerin mücadelesine; düşmanla kavgaya nazaran ele alıyor. Türkiye'nin her sathından insanları, gözden, gezden, arpacıktan selam isteyen düşmanla savaşmaya çağırıyor. Güzelliklerimize ancak savaşla sahip çıkabileceğimizi;ve bu büyük kavganın dışında, güzel dediklerimizin aslında güzel olmadığını duygularımıza yüklüyor.

Güzelliğe dair her iki ozanımızın şiirinde vurgulanan şey, aslında, güzelliğin kendi başına(as such), izole, fix, mutlak bir gerçekliğinin ve anlamının olmadığı, olamayacağıdır; bilakis, güzelliklerin, ancak ücretli kölelik sisteminden kurtulma mücadelesinin ve sürecinin bir parçası olmasıyla  ilgili bir DEĞER olduğudur. İnsan, insanın ihtiyacıysa; ve her şey insan kardeşlerimiz içinse,   bu piyasa olmuş toplumda, dikkatinizi çekmek için tekrar söylüyorum, bu PİYASA OLMUŞ TOPLUMDA insan, insanın ihtiyacını nasıl gidersin? Eşyalaşarak mı !? Daha ucuz, çok pahalı ilişkisine girerek mi ? Bastır parayı; al her çeşit hayatı'yla mı !?  'Parayla, insani bir ihtiyaç gidermek' kadar daha ne 'aşağılık ve alçakça' olabilir ki ? Oysa; insan tasarım yapan ve yaratan bir varlıktır. Her şey, bütün bu güzellikler, çirkinlikler insanın üretken ve yaratıcı faaliyetinin birer ürünü ve sonucu iken, bu  ürün ve sonuçlar, nasıl olup da  insanın hayatına hakim olabilmiş; ve ne yazık ki tüm güzelliklerin anlamı ve ruhu böylece yozlaşıp gitmiş. İnsana nazaran güzelliğin yerini Mal(meta)' a nazaran güzellik almış. İnsanı(nın) güzelliği ile Mal(ın), (meta) güzelliği, yer değiştirmiş.

Eşyalar aleminin bize, bu şekilde egemen olması kabul edilemez tabi ki. Eşyalar, bizim özne'miz olamaz; bizler(insan) de eşyaların birer yüklemi olamayız. Çünkü bizler, üreten ve yaratan insanlarız. O yüzden; insan(lığ)ı her yerde bir şey(thing), bir eşya olmaktan kurtarıp; onu, sahici bir birey(person) ve bireyler(sonsuz çeşitlilikte "kişilikler") uygarlığının özgür bir üyesi  yapmak gibi toplumsal ödev ve sorumluluklarımız olmalı. Böylesi bir  mücadeleye  katılmaktan ve sürecin bir parçası olmaktan başka çaremiz yoktur ! Eğer bir güzel(lik)den bahsedilecekse, bu süreç, güzelliğin ta kendisidir.  Ve bu muazzam süreç, sınıf mücadelesinin dışında, kendi başına cereyan edemez; etmiyor zaten !

Şayet; insan, dünyaya en fazla lazım olan adam Marx'ın dediği gibi bir ihtiyaç varlığıysa ve insan insanın ihtiyacıysa, bu ihtiyaç, ücrete ve ücretli esaret düzeninde, ancak, bir esaret zinciri olan para sayesinde giderilebilir demektir. Paran yoksa yaşamın da yok demektir.Ve kimsenin gerçek anlamda özgür olmadığı bir toplumsal düzendir bu. Çünkü; gerçek anlamda özgürlük, Marx'ın dediği gibi, ancak, bir insanın özgürlüğü, her insanın özgürlüğünün şartı olmuş olan bir toplumsal düzende göverebilir; yani; bir sınıfın başka bir sınıfı sömürmediği; toplumsal sınıf çelişkilerinin  olmadığı ama hayatı yeniden üretme çelişkilerinin son bulmadığı bir toplumsal düzende, gerçekten o zaman her şeyin, Orhan Veli'nin dediği gibi, insan kardeşlerimiz için olduğunu daha iyi anlamış olacağız.

"Her şey sizin için;

Gece de sizin için, gündüz de;

Gündüz gün ışığı, gece ay ışığı;

Ay ışığında yapraklar;

Yapraklarda merak;

Yapraklarda akıl;

Gün ışığında binbir yeşil;

Sarılar da sizin için, pembeler de;

Tenin avuca değişi,

Sıcaklığı;

Yumuşaklığı;

Yatıştaki rahatlık;

Merhabalar sizin için;

Sizin için limanda sallanan direkler;

Günlerin isimleri;

Ayların isimleri;

Kayıkların boyaları sizin için;

Sizin için postacının ayağı,

Testicinin eli;

Alınlardan akan ter,

Cephelerde harcanan kurşun;

Sizin için mezarlar, mezar taşları,

Hapishaneler, kelepçeler, idam cezaları;

Sizin için;

Her şey sizin için. "


Evet; yeni bir yıla daha giriyoruz. İnsan kardeşlerim için ne dileyebilirim diye düşünürken bütün bunlar aklımdan geldi geçti. İnsanın tarih boyunca iki büyük kavgası olmuş : Atatürk'ün de karakterinde yer eden 'bağımsızlık ve özgürlük' kavgası. Her hangi bir güce bağımlı olanlar ve bağımlı kalarak yaşayanlar, katiyen özgür olamazlar.  Bağımlı insanlar, yetenek ve kapasitelerini geliştiremezler. Her hangi bir güce bağımlı olmak, bağımlığı mutlaklaştırmak, özgürlüğümüze pranga vurmak anlamına gelir. Unutulmasın, iktisaden bağımlı olanlar siyaseten özgür olamazlar. O halde, yeni yılda ne dileyeceğim kendiliğinden ortaya çıktı : Yeni yılda, emperyalizmin baskı ve denetiminden  kurtulmuş siyaseten özgür bir Türkiye istiyorsak, her kes, bunun için elinden gelen  bir şeyler yapsın. Özgür geleceğini bu günden eylemleriyle hazırlasın. Ve  böylece, daima  şen ve özgür kalın; gecede de fazla kaçırmayın; dikkat; özgürlügünüze de sadece bu gece değil  ömür boyu mukayet olun!!  Daha ne diyeyim ya; bu dünyada mutlu olmak varken "mutlu olun!!" işte!! Nihayetinde eksiklerimiz ve hünerlerimizle insanız. Bu dünyada mutlu olmayacağız da daha nerede mutlu olacağız?  Mutlu olmak insanoğlunun yaşama hakkıdır. Bunu hiç ve sakın  unutmayın!!

Nazım'la bitirelim bu yılı da "biraz şairane ama çok güzel söylemiş" :

"ÖLÜMÜN SON MEYDAN HARBİDİR BU
ZAFER AŞKIN VE HAYATINDIR..."

20 Aralık 2011 Salı

"kavram kavrama karşı": devrimciliğin skolastizmi

Kavramlar, düşünce hayatımızın ayrılmazlarıdır. Düşüncelerimiz ise,  beynimizin yaşama faaliyetinin yüksek birer ürünüdürler. Kavramlar sayesinde, nesne ve olayların, maddi süreçlerin  ortak özelliklerini soyut ve genel  biçimde tasavvur ederiz. Kavramlar, sırf ve sadece, düşünce dünyasında vardır ve donukturlar;  doğada kavramlara yer yoktur. Doğada özel vasıflara sahip canlı-hareketli balık ( palamut, hamsi, kefal, balina, vb..) vardır ama genel anlamda balık ve balık kavramı yoktur. Biz balık tutmaya gittiğimizde "genel" anlamda balık tutmayız; çünkü denizde genel anlamda balığı değil   somut, özel bir balığı/ balıkları (hamsi, mezgit, orkinos..) tutarız. 

Ya da balıkçıdan "genel" (anlamda) balık satın almayız; belirli bir balık çeşidi alırız.  Balıkçı bize bir kg hamsi verince balıkçıya, "ama  ben senden 'genel' anlamda balık istemiştim" diye çıkışmayız. Zihnimizdeki genel anlamda balık kavramını balıkçıya gösterip(!) "bana şundan 1 kg niye vermedin" demeyiz yani.  Hangi balık? sorusuna cevap verilmediği sürece ve için, balık  kavramıyla sadece balık olarak balığı, tüm balıkları(özdeşlik) ve tümelliği ifade etmiş oluruz. ve böylece balıktan başka şeylerle aramıza bir sınır çekmiş oluruz. 

Nesnel gerçeklikteki mevcut balıkları somut olarak her birine özgü özel içerikleriyle tek tek  anlatacak olsaydık vay halimize o zaman! Tasnif ve tanımlama yapmak için, işin yoksa  her ayrı ve özel bir balık için tek tek tanımlama yap ve kavram üret. İnsanlar arası  iletişim ve anlaşma yolları nasıl  zorlaşırdı kim bilir?  Düşünsenize bir, yüz binlerce elma arasında benim yediğim elmayı soyutlama yapmadan somut olarak  diğer elmalara nazaran tanımladığınızı; herhalde kafayı üşütürdük hep birlikte.   Doğada her şey bir birinden farklı ve değişken olduğu için her tekil nesne, olay, maddi süreç için sonsuz çeşitlilikte kavram ( anlam) üretmek zorunda kalırdık. Bir bezelye kapçığındaki bezelyeler; bir nardaki taneler ve  kuarklar.. bile birbirlerinden farklı özellik ve hareket biçimlerine sahip olduklarından her biri için ayrı ayrı ayrı kavram üretmek işkence olurdu herhalde insanlara. 

Ama soyutlama ve kavram üretme yeteneğimiz  sayesinde biz bu işkenceden kurtulur büyük bir zihinsel ifade bereketine kavuşuruz. Her ne kadar tümel kavramlar her tekil varlığın kendine has özel mahiyetini ve doğasını bize bildirmemiş olsa da.. Yeter ki biz soyutlama yeteneğimizi somutu tanıma ve bilmek için kullandığımız bir araç, bir yöntem olduğunu unutmayalım.  Aksi takdirde soyutlama sonucu elde edilmiş kavramlar mutlaklaşır ve  kavram gerçekliği kendini nesnel gerçeklik sanmaya başlar; Spinoza'nın aksine  köpek kavramı  havlamaya başlar.

Biz soyutlama[1] yeteneğimiz sayesinde her tekil balıkta mevcut bulunan zorunlu müşterek tarafı, ayırt edici yönü, "balık" olma halini, bir tek "balık"  kavramı ile soyut  ve genel olarak ifade ede(bili)riz. Fakat;  bu "balık"  kavramı tek tek balıklardan zihnimize yansımış olmakla birlikte ve yansımış diye, asla, belli bir balığa, örneğin "lüfer" balığına karşılık gelmez ve ona indirgenemez. Genel anlamdaki balık kavramı bir tecrittir(ayırma) zaten, tek tek ayrı ayrı "özel" olarak var olan balıklardan yapılmış bir tecrit.
 
Dahası, ben, "lüfer balığı lezzetlidir"  diye bir yargı belirttiğimde lüfer balığının lezzetli olması dışında kalan bütün özelliklerini ve pek çok ayrıntıyı da  ister istemez ihmal etmek durumunda kalırım. Yani "lezzetlidir" yüklemi,  Özne'ye dair geri kalan  özellikleri ve yönleri (lüferin boyunu, kilosunu, biyolojik yapısını; kımıltısını veya aklınıza gelebilecek her hangi bir yanını..) ihmal etme durumunda kalır. "lezzetlidir" yüklemi,  lüfere dair söyleyebileceğimiz her şeyi,  lüferin bütünlüğünü(tümelliğini) yani, dışarda bırakmış olur. Lüfere dair her şeyi söylediğimizi sandığımız halde dahi,  hala, öznede eksik bıraktığımız bir şeyler kalır. Yani; bir özneyi bir bütün olarak ifade etmek istediğimizde bile, yüklemlerimizin tamamı, hiç bir zaman özneyi tam olarak  karşılayamayacaktır; ancak, yaklaşık olarak onu  ifade ve temsil edebilecektir. Çünkü, lüfer, sırf ve sadece, lezzetli  değil; o ayni zamanda hareketi ve gelişim süreciyle birlikte neyse, odur; yani bütünlüktür. Bu bütünlüğü ise, hiç bir yüklem ve yüklemler silsilesi tam olarak ifade edemez. Çünkü; lüferin tamı,   somuttur. Somut ise, çok sayıda belirlenimin birliği; bir noktada bağdaşması  demek olan  yaşayan ve çelişkili, katmanlı bir gerçekliktir.  Oysa; lüfere ve  lüferin tamlığına  dair olan yüklemler ise, soyuttur; yani kavramsaldır. Eğer; bu soyutu, yani belirli bir yüklemi ya da yüklemleri, ait olduğu somut nesnesinden (somutluk) ayrı olarak, kendi başına soyut olarak düşünmezsek, lüfere dair yapmış olduğumuz bu  soyutlama yararlı olur ve bize lüfer hakkında kısmi bilgi verir. Ama soyutlamanın, sadece bir soyutlama  olduğunu unutur;  kendi başına bir gerçeklik olarak ve bütünden soyutlanmış olarak ayrı biçimde var olabileceğini düşünürsek, işte o zaman,  nesnel gerçek(lik) hakkında yanılsamaya düşeriz ve aldanmış oluruz.

Öte yandan; bizi harekete ve  eyleme geçiren fikirler ve kavramlar,  önce, kafamızın içinden geçerler. Ama, onların hangi halleri ve biçimleri  alacağı  ise,  içinde  bulunmuş olduğumuz tarihsel ve sosyal şartlara ve özne olarak da  bireysel ve kültürel özelliklerimize son derece bağlıdır. Biz, zihinsel faaliyetin ve düşünce sürecinin ürünü olan kavramlar sayesinde,  nesnel gerçeklikte birbirine benzeyen şeyleri ve olayları, genel olarak  kapsar ve  ifade ederiz.  İnsanoğlu, çoğu zaman, kavramların etkisinde kalır; kavrama göre davranır ve hayatını kurar. İşte, hayatımızda böylesine yeri olan kavramları, bakalım,  tarihsel içerik ve anlamlarına uygun olarak  kullanabiliyor muyuz?  Yoksa, kavramlar aracılığıyla, yanıltılıp aldatılıyor muyuz? Unutulmasın sınıflı toplumlarda kavramların sınıfsal bir içeriği ve tarafı vardır. Yani; kavramlar sanıldığı kadar masum değildir; taraf tutar.  Ve her kavramın dönüşüme tabi tarihsel bir içeriği vardır. Önemli olan kavramsal içeriğinin kim(ler) tarafından hangi amaçla dönüşüme uğratıldığının bilincinde olmaktır. 

Örneğin, " millet "  kavramını içeriğine uygun olarak ele alacak olursak, acaba, buna burjuvazi de dahil midir ? Yoksa; bir ve tek egemen sınıf olan burjuvaziyi, millet 'ten hariç mi tutarız ? Bu sorunun cevabını Tarihsel Maddecilik bilir. Peki; ne diyor Tarihsel Maddecilik? Henüz kapitalizm ortada yokken, hepimiz ümmetmişiz; Muhammed'in ümmeti.. Kimimiz Müslüman ümmetiydik(ümmet-i Muhammed), kimimiz de Hristiyan ümmeti(İsa'nın ümmeti). Kapitalizmden önce, feodal beyler ve hanedanlıklar zamanında, yani, ister Hristiyan olsun; ister Müslüman, isterse başka bir dinden, dinsel bir topluma mensup  olan insanlara biz ümmet diyorduk. Ümmette, dini ve dine bir referans var; dini bir bağlam var.. Dine nazaran olma hali var.. Ama kapitalizmle birlikte artık ümmet devrinin miadı doluyor "millet" devri başlıyor.

Demek ki; kapitalizmden önce millet yok, ümmet var. Üretimde, kapitalist üretim tarzının egemen olmaya başlamasıyla birlikte millet kavramı da tarih sahnesine çıkmaya başlıyor. Tarihsel olarak baktığımızda sermayedar sınıf (burjuvazi) millet' in mucididir zaten. Millet dediğimizde de, dine nazaran biçimlenmiş insan topluluğunun (ümmet) kapitalist üretim tarzı şartlarına uyarlanmış halini anlarız. Kapitalizm ile biz artık; ümmet toplumunda değil, millet toplumundayız demektir. Bu durumda "millet" tanımının içine kapitalistler girer mi ? Evet, elbette girer, yani; biz millet dediğimizde, bunun içine toplumda bulunan tüm sosyal sınıf, zümre ve tabakaların hepsinin dahil etmiş oluruz. Ulus kavramı, hiç bir sosyal sınıfı, zümreleri ve tabakaları kendi dışında bırakmaz, hepsini kapsayıcıdır. O yüzden, burjuvazi ve burjuvazinin egemen zümreleri de milletin bir parçasıdır; milletten bir parçadır.

Ama, ' halk ' kavramı öyle bir şey değildir. "Ey halk!" diye seslendiğimizde buna egemen sınıf dahil değildir. Yani; kapitalist üretimin ve emperyalizmin egemen olduğu bir dünyada, halk dendi mi, sömüren, baskı kuran, denetleyen, ezen zorbalardan ayrı tutulan millet kesimi akla gelir. Örneğin, İngiltere'de  kral ve aristokrasi sınıfı ya da Osmanlı'da padişah ve avenesi  halktan birileri olmadıkları için halktan sayılmazlar. Yani; halk başkadır millet başka. Halk da, sınıfların varlığına ve egemenlik ilişkilerine nazaran bir tanım yapılırken, millette, özellikle egemen sınıf burjuvazi gerici olduktan sonra,  egemenlik ve sınıf ilişkileri iyice örtülür. Millet, sanki içerdeki sömürü ilişkilerini gizler ve dış düşmana karşı anayurdun birliğini, bütünlüğünü ifade eder. Millette, esas itibariyle, egemen sınıf olan burjuvazinin çıkarları ve ihtiyaçları, milletin (ayni zamanda halkın da) çıkarları ve ihtiyacı olmuştur. Bu yüzden millet kavramı, sınıfsal sömürüyü gizler; kamufle eder.

Bir de, siyasal iktidarların ve muhalefetlerin onsuz yapamadıkları her derde deva "demokrasi "  kavramı var değil mi; onu da unutmayalım ? Ey demokrasi sen yok musun sen; sen nelere kadirsin! Devlet yönetimi biçimi olarak sınıfsal egemenlik ve sömürü ilişkilerini dengeleyen, gizleyen ve sürdüren sen; derebeyliği kötüleyen ve keyfi bulan; ama kapitalizmim istikrarını düşünen ve temin eden de sen. Emekçiler için özgürlükleri daraltan, genişleten sen;  hak arayışları diye diye halkı hem coşturan hem oyalayan ve sömürü düzenini meşrulaştıran da sen. Sen yok musun sen; millet kavramı gibi ne tılsımlı ve efsunkar bir kavram ve özenilen düzensin sen! 

Peki ya; " emperyalizm "  kavramı nasıl bir şey? Sanki bize yabancı ve dışımızda olan bir varlığa sesleniş gibi geliyor değil mi? Ama öyle değil işte! Emperyalizm, ister istemez, içimizde de olmak zorunda. Çünkü; emperyalizm, bir ülkede yerli, milli iş birlikçini ve hizmetkarını bulmadan emperyalizm olamaz. Emperyalizm, dün olduğu gibi bu gün de, içimizdedir. Yerli ve milli sermayemizin şu anki egemen zümreleri, dünya emperyalist sisteminin bir parçası olmuştur. Dolayısıyla da, emperyalizm, bizim milletimizin bir parçasıdır. Emperyalizme karşı savaş, daima, ayni zamanda, bir sınıf savaşıdır; sınıf mücadelesidir. Çünkü;  Emperyalizm, kapitalist üretim biçiminin tekelci evresi olması hasebiyle; ve dünya çapında tekelci dev şirketlerin egemenliği olduğu için, daima, sömüren ve baskı kuran egemen kapitalist sınıfı temsil eder.   20.yy dan önce emperyalizm, ilhakçı, istilacı, sömürgeci bir güç olarak dışımızdaydı.  Fakat; günümüzde, emperyalizm, ekonomik ilişki ve siyasetiyle, artık içimizdeki düşman;  ve ulusumuzun bir parçası olarak var. Emperyalizm, her ülkede, kendine uşaklık ve ajanlık yapacak kompradorlar ve vatan hainleri bulduğu için, her ülkenin  içindedir.

Daha 1513'de Machiavelli (1469-1527) bu gerçeği Prens'te şöyle dile getiriyordu :  

"Ele geçirilmiş devletler kendi yasaları altında özgürce yaşamaya alışkınlarsa, onları elde tutmanın üç yolu vardır. İlki, onları yağmalamak; ikincisi gidip bizzat orada yaşamak; üçüncüsü ise, onları haraca bağlayıp, ülkede bir kaç kişiye sizinle dostça ilişkiler sürdürecek bir hükümet kurdurarak, onların kendi yasaları altında yaşamalarına izin vermektir. Çünkü; Prens tarafından kurdurulmuş bu hükümet, onun dostluğu ve koruması olmaksızın  var olamayacağını bilir; ve bu dostluk ve korumayı sürdürmek için elinden geleni yapar. Dahası, özgürlüğe alışkın bir kent, eğer elinizde tutmak istiyorsanız, en kolay kendi yurttaşları aracılığıyla elde tutulabilir."

Demek ki kavramları öyle gelişi güzel ve egemen ideolojinin benimsetmiş olduğu haliyle kullanamayız. Millet, halk, demokrasi ve emperyalizm.. gibi kavramlarla nesnel gerçekliği tahrif etmek istemiyorsak; ya da gerçeklerin tahrif edilmesine müsaade etmek istemiyorsak, kavram ve terimlerin tarihsel ve sınıfsal içerik ve anlamlarına göre kullanılmasına dikkat etmemiz gerekmektedir. Zira; kavramlar, her zaman, sınıfsal egemenlik kurmanın araçları olmuşlardır ve sınıf mücadelesinde taraf tutarlar.

Öyleyse, biz hangi kavramları nasıl ve neye göre kullanacağımıza bir karar vermemiz gerekiyor.  Emperyalizm, demokrasi, halk, millet.. gibi kavramları   tarihin en yakışıklı devrimcisi Mustafa Kemal Atatürk gibi de kullanabiliriz, dünyayı kan gölüne çeviren faşist Hitler ve Mussolini gibi de..  Aslında tereddütte kaldığımızda ne yapacağımızı halka sorarsak daha isabetli davranmış oluruz. Halka gitmek; halka sormak; halk sınıfları ile birlikte yapmak en doğrusu.. Tabi halkı da mütemadiyen, "hangisi doğru, hangisi yanlış ?" ya da anayasa referandumlarıyla 'evet mi hayır mı?' diye Aristotales mantığıyla sık boğaz ederek aldatırsak, sağlıklı, gerçeğe uygun  sonuçlar alamayız. Henüz ortada, 'şu doğrudur şu da yanlıştır' diyebileceğimiz bir durum; bir kesinlik; bir gerçek(lik) yokken bile; yüce halkımızdan, cevap beklersek 'hangisi doğru, hangisi yanlış' diye isabetli bir cevap gene alamayabiliriz. Zira; bazen veya çoğu zaman, üçüncü bir şıkkın olabilirliğini yok sayarak 'şu doğrudur şu yanlıştır ' demenin de bir alemi  yoktur! Hem sonra, ya her ikisinin de doğru ve yanlış yanları varsa; ne olacak ? O yüzden; her şeyden önce; gerçeğe,  somut (çok sayıda belirlenimin birliği, canlı ve çelişkili katmanlı gerçeklik) olarak bakmasını bilmemiz gerek. Çünkü; dünyayı ve dünyamızı  değiştirmek istiyorsak "gerçek ne?"  "SOMUT"  olarak bilmek zorundayız.

Bir gerçeğe çok farklı açılardan ve bakımlardan bakılabilir.  Gerçeğe şaşı bakarsak, gerçek şaşı; gerçeğe sarhoş bakarsak, gerçek sarhoş; gerçeğe, gerçeğin gözünden bakarsak da, gerçek,  'nasılsa öyle görünür! Ama biz her şeyden önce, sosyal bir varlık olduğumuzdan, gerçeğe, sosyal varlık gözüyle, yani; içinde yaşadığımız sosyal düzen(leniş)e,  şartlara ve  ilişkilere nazaran edinmiş olduğumuz  "duyuş-düşünüş gözü" ile bakmak durumundayız.  Ancak; sosyal varlık gözümüz, yani duyuş ve düşüncelerimiz, olaylar ve dünya karşısında subjektiftir. Zira; her insanın belli bir olay karşısındaki duyuş-düşünüş-davranışı,  içinde bulunduğu toplum çeşidine ve tarihsel koşullara göre değişir. Örneğin bir balıkçı, her zaman, yüksek bir bürokrattan veya  zengin kuyumcudan farklı düşünür. Çünkü; balıkçı, balıkçı gibi düşündüğü için balıkçı olmuş değildir; bilakis, balıkçı olduğu için balıkçı gibi düşünmüştür. Yüksek bürokrat da öyle, zengin kuyumcuda öyle.. Dolayısıyla, Düşünce, düşünce sahibi insandan ayrı olarak kendi başına var olamaz. Çünkü düşünce, insan beyninin  yüksek  bir ürünüdür; ve  insan-sız var olamaz (ilerde kendi kendine düşünerek geleceğe egemen olabilecek olan yapay zekalar bile bilim ve teknolojinin, yani insan kafasının  ürünüdürler). O yüzden; olayların görünüş 'ünü değil de öz' ünü bilmek ve anlamak isteyen insan düşüncesi,  bu isteğini, ancak,  Somut 'un doğasına ve düzenlenişine  uygun olarak  işleyen  aklımızın gözüyle gerçekleştirebilir.

Peki, gündelik ve ömürlük hayatımızda, biz, niçin bu kadar farklı  fikirsel ve kavramsal ayrılıklara düşeriz? Fikirlerimizi, kavramlarımızı mutlu etmek için mi;  yoksa; kavramlarımızı birbirleriyle tokuşturtarak, kendi kavramlarımıza üstünlük taslatmak için mi? 'kimin kavramı diğerinden ne kadar üstün' oyunu gibi bir şey mi bu  acaba? Gerçekte, fikirlerimiz, kavramlarımız,  mücadelemizde, amaçlarımızda işimize yarasın diye vardırlar değil mi? Ama uygulamada bunu çoğu zaman unutur; kavramlarımız için yaşar dururuz. ve nihayetinde, Kavram için ve kavrama göre, birer insan; ve sosyal sınıf oluruz.

Bir zamanlar Türkiye devrimci mücadele tarihinin yüz akı olan ve medar-ı iftiharımız bir Hikmet Kıvılcımlı vardı. "Vardı" da ne demek !!? Türkiye için daima var; ve var olacak bir devrimci önder o ! Ne derdi o biliyor musunuz:   "(Öyle) klişe kavramları ezberleyip; 'kavram kavrama karşı' tartışma metodundan çıkalım". Olaylardır, bizim için tek bilimsel gerçek; klişe kavramlar değil. Olayları da, çelişkiler bir aradadır diyen diyalektik mantığımızla kavrayalım. Çünkü, olaylar,  ister doğada, ister toplumda olsun, daima çelişkili olarak, çelişkiler bir arada bulunarak vardır. Ve realite budur. Gerçeklik budur. Onun dışında, alıştığımız, küçüklükten beri özendiğimiz ve benimsediğimiz skolastik metot, yani Aristotales'in "ya evet ya da hayır diyeceksin; üçüncü bir şık olamaz" dediği metot.. İşte; hepimizin kafası böyle.. Doğduğumuz günden beri öyle alışmışız düşünmeye. Bu düşüncelerden kurtulmak kolay bir şey değil. Diyalektiğin formüllerini tekrarlamak da yeterli değil. Diyalektiğe dair bilgimiz olabilir. Ama diyalektiği bilmekle uygulamak arasında asıl büyük fark vardır. Yani diyalektiği bilip tekerlemek, tamamen bülbüllüktür, hafızlıktır, mollalıktır. Diyalektiği okumak ve bilmek, diyalektik olmak; diyalektik düşünmek ve diyalektik davranmak demek değildir. Ama diyalektiği uygulamak, diyalektik bir davranıştır."(DEV-GENÇ Seminerleri, Kıvılcım Yayınları, Mayıs 1989)

Kıvılcımlı'ya göre : "Bilimsel inceleme metodu diyalektik metottur. Bu metodun iki çelişik momenti vardır. Biz her hangi bir olayı ele alırken, önce, onun aydınlanmasını, açıklanmasını yapmak zorundayız. Sonra da, o yorum doğrultusunda ve doğruluğunda, o durumu değiştirmeye gideriz. Bizim bilimsel sosyalizmde, Marx ustanın, ta Feuerbach Üzerine Tezler' inden beri ortaya attığı sorunları eleştirme ve ele alma metodumuz böyle işler.

Bu iki moment, ayni zamandadır. Fakat, bu iki moment birbirine taban tabana zıttır. Yani; biz yorumlarken, herhangi bir konunun ne ve nasıl olduğunu açıklarken; ve aydınlatırken en ufak bir sübjektivizme düşmemek zorundayız. Yani; konu ne ise, olaylar nasılsa, oldukları gibi, hiç bir duyumumuza, hiç bir eğilimimize en ufak, en zerre kadar pay bırakmaksızın, sorunu önce, olduğu gibi önümüze koymak zorundayız. Ancak; ikinci momente geçtiğimiz vakit, eleştirimizin, yani durum iyice aydınlandıktan sonra, bu durumu değiştirme konusuna geldik mi, diyalektiğin bütün değiştirme davranışları ve düşünceleri birinci safa çıkar. Yani, yorumlarken, açıklarken ne derece objektif, somutsak, değiştirirken de, en az o derece subjektif ve gene somut olmak zorundayız.

Yorumlamanın objektif ve somut oluşu ne demek ? Olayların dışında biz, düşüncemizden, duygunuzdan hiç bir şeyi bu olayların içine katmayacağız demektir. Objektif ve somut nasılsa, öylece, olayı ele alacağız demektir. Bu birinci moment.

Değiştirmeye gelince,  Marx'a göre, biz bir şeye bakmakla, aydınlatmakla, yorumlamakla yetinemeyiz, mutlaka ona bir değişiklik getirmek için aydınlattığımızı biliriz. İşte; o zaman subjektif oluruz. Ama nasıl subjektif ? İşte; burada, çok dikkatli olmak lazım. Çünkü sübjektivizmi, diyalektik anlamıyla yorumlamak zorundayız. Yoksa, biz de, kelimenin idealist manasıyla subjektif oluruz; yani, keyfine, aklına ne gelirse öyle bir değişikliğe gideriz. Böyle yaparsak, bu tabi, diyalektikle hiç bir ilgisi olmayan tam kapris, kişisel davranış ve düşünce olur ki, bilimsel sosyalizmin semtine bile uğramaz bu tarz şeyler.

(Peki); ne anlamda kişisel ? insancıl diyelim. Yani, insancıl, toplum ölçüsünde değiştirme momentine gireriz. Toplum ve insanın bütünü için en yararlı değişiklik hangisiyse onu öneririz. O anlamda subjektif.. biliyoruz, insanlık eğer sınıfsız toplumdaysa bütünü için, bütün insanların yararına değişiklik gerekecektir. Şayet; insanlık, sınıflı toplum aşamasındaysa, hangi sınıf açısından konuluyorsa o sosyal sınıf açısından en yararlı çözüm ve değişim yapacağız."

Tarihin maddesine göre insanlık, henüz ve hala, kapitalist üretim ve sınıflı toplum aşamasında; ve Lenin'in tespit ettiği üzere emperyalizm çağındaysa, toplumsal sınıfların egemenlik savaşları devam ediyor demektir. Biliyorsunuz; savaşlar, meydanlarda, cephelerde ve doğru mevzilerde kazanılır. Eğer benim öznelliğim nesnel gerçekliğe değil de kafamdaki "kavram gerçekliğine" dayanıyorsa, savaşı kaybetmem kaçınılmazdır. Emperyalizmin, dünyada milli devletleri, Türkiye'de "Atatürk Türkiye'sini" yok etmek isterken, doğru mevzi ve cephe neresidir ? Sınıf mücadelesini nerede ve nasıl yapacağız ? Yani, biz hangi işleri (düşmanla çatışacağımız mevzi ve cephelerin seçimi)  yapmış olursak; emperyalizmi (düşmanı) geriletmiş, püskürtmüş; bozguna uğratmış oluruz ? ve sınıf ilişkileri ve dengelerinde, ezilen-sömürülen sınıf lehine bir değişiklik yaratmış oluruz?

Şayet ben, en sert ve keskin sol ve sosyalist söyleme sahip olsam bile, düşmana (emperyalizm)  zarar veremeyeceksem; mevcut verili sınıf ilişkileri ve dengelerinde emekçiler lehine bir değişikliğe yol açamayacaksam; ve emperyalizmin kuvvetleri  için tehlikeli olamayacaksam, düşman bana niye ilişsin ki!? Emperyalizm için önemli olan, her zaman olduğu gibi bu gün de  şu pragmatist sorulara verilen cevaplardır : 1-Bu benim için yararlı mı ?   2-Bu benim için tehlikeli mi ?  3-Bu benim için gerekli mi ?

O yüzden; kendilerini siyasi ve iktidar mücadele içinde görenler (millici, sol ve sosyalist kuvvetler) kendilerine şu soruları sormalı ve ona göre mücadele etmeliler : Ezilen ve sömürülen devletlerin, emperyalizme karşı bağımsızlık  ve egemenlik mücadeleleri, ayni zamanda, sınıf mücadelesi anlamına gelir mi ? Yani; emperyalist güçler, ezen ve sömüren egemen sınıf ve zümresini teşkil ve temsil ederler mi ? Bu gün Kemalist olmak; Atatürk Türkiye'sini savunmak;  ikinci kurtuluş savaşı vermek, emperyalizm çıkar ve amaçlarına hizmet eder mi ?  Milli olmak; milli bağımsızlığını ve egemenliğini savunmak, ayni zamanda, ezilen-sömürülen  halk sınıfları uğruna verilen devrimci sınıf mücadelesinin emperyalizm şartlarındaki tezahürü değil midir?

Emperyalist dayatma (Kemalist devrimin tasfiyesi; Türkiye'yi Atatürksüzleştirme, Natocu iktidarlar yaratılması; tarikatlara ve cemaatlere bölünmüş piyasa toplumu üretilmesi; özelleştirmeler, sendikal hakların gaspı, işçi hak ve çıkarlarının geriletilmesi; çeşitli dalavere  ve düzenbazlıklarla TSK'yı itibarsızlaştırma ve madara etme, esir alma; bölünmüş Irak ve Suriye yaratmak; bölücü ve kukla Kürt devleti teessüs etmek suretiyle İsrail'in çıkarlarına hizmet etmek; komşularınla düşmanca bağ kurmak, Türk milletini parçalamak...) ve bölücü ve gerici kuşatmaya karşı halkçı ve bağımsızlıkçı bir anayurt savunmak, sınıf mücadelesi sayılmaz mı ? Yani anti-emperyalist mücadele sınıf ilişkilerinde ve dengelerinde ezilen ve sömürülenler lehine bir değişiklik yaratmış olmaz mı?

Emperyalizm çağında sınıf mücadelesi derken neyi kast ettiğimizde hem fikir olmalıyız. ? Hangi siyaseti üretir ve hangi işleri yaparsak ezilen ve sömürülen sınıf ve zümreler için  "iyi" bir şeyler yapmış  sayılırız ? Her şeyden önce, bu konuda, kafamız berrak olmalı. Sonuç olarak, mevcut verili durumun tahliline bağlı olarak öyle şeyler yapalım ki, bu, emekçi halkın, bağımsızlıkçı, milli kuvvetlerin işine yarasın;  ve fakat; emperyalizmin de zararına olsun. Yaptığımız iş; üretmiş olduğumuz siyaset ve strateji, sonuçta, emperyalist ve iş birlikçi kuvvetler için  zararlı ve tehlikeli olsun; emperyalist kuvvetlerin çıkar ve amaçlarına hizmet etmemiş olsun; ve emekçi halk sınıflarını iktidara taşısın. Ölçüt bu olmalı !

Hikmet Kıvılcımlı ustanın diyalektik dediği ne peki ?  Diyalektikten biz ne anlamalıyız?

Diyalektik, genel olarak,  nesnel-gerçekliğin biricik gelişme, işleme  ve düzenlenme biçimidir. Nesnel gerçeklik, mantıki olarak, sırf ve sadece, diyalektik olarak işler, gelişir ve düzenlenir.   Nesnel gerçeklikte her şey, diyalektik yasalara göre cereyan eder. Diyalektik, nesnel gerçekliğin kendince, kendi kendine kalıcı bir ve tek düzenleniş ilkesidir. Diyalektiğin kaynağı, kendi kendine ve kendiliğinden  hareket halindeki Madde'nin kendisidir. Kendinden ve kendiliğinden  hareket halindeki Madde olmamış olsa idi,  diyalektik'ten bahsediyor olamazdık. Diyalektik, Nesnel Gerçeklik'in, yani Madde'nin  Mantığıdır.

Nesnel gerçeklikte ilk gözümüze çarpan şey, nesne, olgu, olay ve  süreçlerin  çoğulluğu ve çeşitliliğidir. Şöyle çevremize bir baktığımızda,  eş zamanlı olarak, çok sayıda ve çeşitte olaylar ve  şeyler görürüz. Ve belli bir gözlemle de, her şeyin hareket ve değişim halinde olduğunu fark ederiz. Örneğin, içinde bulunduğumuz ortam bir doğa parçasıysa, uçan kuşlardan solan ve savrulan yapraklara;  bulut hareketlerinden yağmur yağmasına; deniz köpürmesinden martı çığlıklarına.. sayısız çoklukta ve çeşitte değişken olaylarla karşılaşırız. 

Keza; toplumsal hayata baktığımızda da, bu sefer, çok farklı ve çeşitli insan faaliyeti ve ilişkisi gözümüze çarpar. Fakat bu olay ve şeylerin hiç biri, kendi başlarına, ilişkilerinden ve etkileşimlerinden ayrı olarak, yalıtılmış bir halde bulunamazlar. Olgu, olay ve süreçlerin her biri, ait olduğu ilişkiler ve etkileşimler bütünü içinde ve bütünün ayrılmaz bir unsuru olarak   var olurlar.  Hiç bir kuş veya ağaç, içinde bulunduğu ortamdan ve doğasından ayrı olarak yalıtılmış bir halde,  kendi başına var bulunamaz. Vücudun, bizatihi, kendisini meydana getiren  organ ve hayati süreçlerin dışında, kendi başına bir varlığı yoktur. Çünkü o, bizatihi, bu yaşayan süreçlerden ve canlı organlardan yapılmıştır. Engels'e göre de:  "Dünya, tamamlanıp bitmiş şeylerin bir bileşimi olarak değil; içinde görünüşte ebedi şeylerin kesintisiz varoluş ve göçüp gidiş değişmesinden geçtikleri bir süreçler bileşimi olarak anlaşılmalıdır."  O yüzden; Somut gerçeklik, daima, çoğulluk ve çeşitliliğin, değişim halindeki birliğidir.

Düşünen ve bilen  özne için  Diyalektik bakış,    nesnel gerçekliği, hareketi-değişimi-etkileşimi-bağlantıları  ve gelişimi içinde  göz önünde bulundurmaktır. Nesnel Gerçekliği, çoğulluğu ve çeşitliliği  içinde Birlik olarak düşünmektir. Yani, nesnel gerçekliğin, bizatihi,  "işleyiş-düzenleniş-gelişim" Mantığına göre, Somut olarak, düşünmektir. Eğer, nesnel gerçekliğin herhangi bir halini veya belirişini belli bir durum 'da düşünür ve o duruma nasıl geldiklerini ; ve bu durumdan nasıl çıkacaklarını/çıktıklarını düşünmezsek; yani, onları sahip olmuş olduğu ilişkilerinden ve etkileşimlerinden ayrı ve yalıtık olarak düşünürsek,  bu bizi dayanaksız ve temelsiz bir soyutluğa götürür. Böylece, çıkış kapısını bir türlü bulamadığımız bir labirentin içinde kayboluruz dururuz. İşte; Diyalektik düşünme,  bizi, bu labirente düşmekten ve soyutlukta kaybolmaktan korur.

Nesnel-Gerçeklikte Diyalektiği,  "durum(hal)"  ile  "akış-değişme-süreç" karşıtlığında görebiliriz. Her hangi bir şeyin, her hangi bir andaki  durumu denilince, sanki o şey bize, soyutlama yaptığımız için, tabi olduğu hareketinden ve uğradığı değişiminden ayrı olarak, değişmez ve sabit bir şekilde  var olabilirmiş gibi gelmektedir. "Kabak, Kabak'tır; başka bir şey değildir" önermesi, kabağın değişim halinde olmadığını varsaydığımda ve kabağı belli nicel ve zaman sınırları içinde kabul ettiğimde doğrudur ancak. Ama, gerçekte, bir ve her şey, daima,   "hareket /değişim halinde/durumundadır;  ve hiç bir şey, değişimden ve hareketten ayrı olarak, kendi başına var olamaz  denince, iş başkalaşıyor. Çünkü;  bu kez "durumu", donmuşluk, sabitlik, hareketsizlik, değişimsizlik değil de,  hareket ve değişim temsil etmiş oluyor. Aristoteles'in  meşhur "kapı" örneğinde olduğu gibi, "kapı" ister açık isterse kapalı durumda(halde) olsun, her iki durum (hal) da, fiziki etkileşim koşullarına maruzdur, kendinde hareket halindedir ve değişime uğrar.  Ve bizim bildiğimiz, tanıdığımız kapı, zamanla,    aşınıp, eskir ; ve  bir süre sonra da kapılığını(özdeşliğini) yitirir.. Şimdi, şayet içinde bulunmuş olduğu ortam ve şartlarla birlikte, kapının, yani ahşabın, doğasındaki (kimyasal-atomsal) hareket ve değişim olmamış olsa idi, bizim kapımız, kapı gibi,  dimdik ayakta kalır; onu tanıyan kimseleri  şaşırtmazdı.

Ayrıca ; "bir şeyin iki durumu arasındaki değişimi aralarında artık hiç bir özdeşlik kalmayacak şekilde genişletirsem, değişimi belirleyemem, hatta bir şeyin iki durumu olduğundan bile bahsedemem. Değişimi belirleyebilmek için ortak bir ölçüye ihtiyacım vardır. İki şeyin veya bir şeyin iki durumu arasında niceliksel olarak ayrım yapmak bile, ancak onları herhangi bir açıdan eşitlemekle mümkündür. Farklılık olmadan özdeşlik yoksa, o zaman özdeşlik olmadan farklılık da yok demektir." (August Thalheimer, Diyalektik Materyalizme Giriş, Yordam Kitap, Ocak 2011)

Bu kapı örneğinde, Durum (Hal),   bizatihi,   hareket(in) ve değişim(in) hali olmuş olduğundan,  durum, bundan böyle, akıp giden gelişim süreçlerinin ve değişimin  bir anı olan "durum" olmaktan kendini kurtaramaz. Çünkü ve artık, hareketin ve değişimin dışında, kendi başına, izole bir "durum" var olamaz; yoktur zaten.  Öyleyse şimdi,  şöyle düşünebiliriz : Her şey hareket ve değişim halindeyse, hiç bir şey değişimden ve hareketten muaf değilse, ortada bir karşıtlık "çelişkili" bir "durum" var demektir. Zira; "Durum" kelimesi, bir yandan, bizatihi, sabitliği,  değişmezliği, hareketsizliği ve ÖZDEŞLİĞİ ifade ederken, öte yandan; maddenin doğası ve asli karakteri olan  Hareketi ve  Değişimi (FARK) temsil ve ifade etmiş oluyor..  Bundan böyle, ancak; harekete ve değişime nazaran bir "durum (ÖZDEŞLİK)"   halinden bahsedebiliriz. Yani hem sabitlik-değişmezlik-hareketsizlik(ÖZDEŞLİK);  hem de hareket ve değişim(FARK), ayrılmaz bağlılık  ve kopartılamaz bir halde  bir arada ve  birlikte bulunmaktadırlar. İşte bu ÇELİŞİK  durum, yani hem ÖZDESLİK ve hem de FARK'ın, birlikte ve iç içe olması, (FARK'ın Özdeşlikte, Özdeşliğin Fark'ta içkin olması); ve bu çelişik durumun,  zıtların çelişkili birliği'ne ve mücadelesine neden olması,  diyalektiğin kaynağıdır.  Madde'nin asli karakteri olan Hareket, kendiliğinden, kendi kendine otodinamik olarak, bağrından  fark ve çelişki doğurmasaydı, diyalektiğe hacet kalmazdı. Daha doğrusu, madde, nesnel ve kalıcı olarak var olmamış olsaydı ne "hareket (değişim)" olurdu ne de "diyalektik!". Çünkü madde olduğu için hareket (değişim) var.   Hareket, madde olmamış olsaydı, nesnesiz(maddesiz) bir özne  olarak kendi başına var olamazdı zaten. Madde'nin doğası olan Hareket, sadece, madde'nin evrensel tezahürüdür.

O yüzden Diyalektik, nesnel olarak, "fark"ı esas alan özdeşlik ve zıt kutuplu çelişkili birlik'ten doğar.

Öte yandan, biz,  sosyal hayatımızı ve dünyayı değiştirmek, anlamak ve bilmek istiyorsak, önce, diyalektik olarak hareket eden, işleyen ve düzenlenen Madde (dünya) gibi, nesnel geçeklik gibi,  düşünmemiz gerekir. Yani; düşüncelerimizin hareketi, işlemesi ve düzenlenmesi, tıpkı Madde ve nesnel gerçeklik  gibi  SOMUT olmalı, onun mantığına uymalıdır. Ve düşünülmüş Somut (düşünce somutu)'un, nesnel Somut'a uygun olup olmadığı da, pratikte sınanmalı, doğada doğrulanmalıdır. Aksi takdirde, düşünce-somutu  aşamasında kalır;  düşüncemizin gerçek gücünü hiç bir zaman görememiş oluruz.

Madde 'ye uygun düşünmek, "maddeci" olmak, demek, dünyada, evrende her ne var ise ve  nesnel gerçekliğin doğasında her ne var bulunuyorsa ve her ne oluyorsa, her şeyi, bizzat nesnel gerçeklikten hareketle açıklamaya çalışan yaklaşım demektir. Yani; her hangi bir düşünce ve akıl ürününe ihtiyaç duymadan, olgu ve olayları, olgu ve olaylarla; dünyayı, dünya ile; maddeyi madde ile açıklamaktır. Bu bakış açısına sahipseniz Maddeci(Materyalist) olursunuz.

Diyalektik,  yani; nesnel gerçeklik 'in düzenlenme/düzenleniş-işleyiş-gelişim biçimi,  insanlar tarafından kavranılabilir ve anlaşılabilir bir şeydir. Ayrıca diyalektiğin kavramsal içeriği tarihsel olarak bilimsel gelişmelere bağlı olarak zenginleştirile bilinir. Nesnel Gerçeklik, zorunlu olarak, ancak ve sadece, bir ve tek biçimde diyalektik olarak düzenlenir ve işler; ve gelişir. Diyalektik,  maddenin, nesnel gerçekliğin,  evrensel gelişim biçimidir. Bu manada diyalektik, kavranılabilir,  anlaşılabilir bir ilkedir.

Diyalektik işleyiş-düzenleniş-gelişme, toplum içinde ve toplum sayesinde yaşayan insanları zamanla diyalektik olarak düşünmeye ve davranmaya koşullar. Toplumsal hayatın şartları, dinamikleri ve diyalektik olumsuzlamanın gücü, zamanla, hepimizi, şu yada bu biçimde, yaşadığımız ilişki ve çelişkilerden bıktığımız, bezdiğimiz bir eşiğe getirir. Bizim için bir zamanlar hayat bağları, gelişme formları olan ilişkiler, artık; sıkıntı, ızdırap ve mutsuzluklarımızın kaynağı oluverirler. Hayatımız belli bakımlardan veya bir bütün olarak, artık bizim için  çekilmez ve bir zehir olmaya başlar. Kendimizi her ifade etmek ve gerçekleştirmek istediğimizde, sanki biraz daha azalır, biraz daha tükenir gibi oluruz. ve bu şekilde yaşamaktan, nasıl olursa olsun, bir an önce kurtulmak isteriz.  İçeriğin biçime, biçimin de içeriğe uygun olmadığı bu sıkıntılı ve çelişkili anları ifade edemesek de aslında biz, şu ya da bu biçimde,  bir "değişim" arzusu duyarız. İşte o "değişim arzusu", evrensel güç olan diyalektiğin kendisini bize hissettirme biçimidir. Sosyal olaylar söz konusu olduğunda, insanlar ve sosyal sınıflar, kendi gelişmelerine artık hizmet etmeyen ilişkilere sıkışıp hapis olduklarında, bu kez de, diyalektik kendini,  "devrim" özlemi ve gerekliliği olarak gösterir. Ve er geç, uygun ısıda kuluçka döneminden sonra kabuğunu kıran civciv misali,  beklenen devrim gelir!

Dolayısıyla her diyalektik süreçte, mutlaka bir devrim(ci) moment(i) ve bir devrimci *aşma(aufheben) anı vardır. Çürümüşü, eskiyi, hem yıkan hem kendinde kısmen barındıran, saklayan bu "eski-yeni" durum da, er geç, akıp gitmekte olan devrimci diyalektik olumsuzlamanın bir anı olmaktan kendini kurtaramayacaktır. Zira; tüm varoluşun Diyalektik  yasaya tabi olduğunu söyleyen Hegel, bunu Mantık' da şöyle ifade etmiştir:

 "(..) Bizleri çevreleyen her şey Diyalektiğin bir anı olarak görülebilir. Her şeyin, kalıcı ve ebedi olmaktan çok, değişimsel ve geçişken ve sonlu olduğunun farkındayızdır; bizim sonlu' nun diyalektiği derken kastettiğimiz de işte tam anlamıyla budur. ki bununla sonlu, neyse o olmaktan tamamen ayrılarak, kendi ansal(immediate) veya doğal varlığının gücü dışında birdenbire kendi zıddına dönüşmeye zorlanmaktadır.. (...). Her şey, yani sonlu(lar) dünya(sı) olarak ölmeye/yokolmaya  mahkumdur deriz; böyle söylerken, evrensel ve önüne geçilemez bir güç olarak diyalektiği dile getirmiş oluruz, ki bu gücün karşısında, kendisini ne kadar güvenli ve kalıcı sayıyor olursa olsun, hiç bir şey dayanamamakta/kalamamaktadır"

Hegel için Diyalektik, "hakiki bilimsel bilginin ruhudur."  Ve bu konuda bakın Hegel ne diyor : 

"Diyalektik 'in doğasını doğru dürüst öğrenmek, tanımak, anlamak en üst düzeyde önem taşır. Nerede hareket, nerede hayat varsa ve nerede her hangi bir şey etkili kılınmışsa orada Diyalektik işlemektedir(abç). Diyalektik hakiki bilimsel bilginin ruhudur.(...) Örneğin, insan ölümlüdür deriz ve onun ölümünün temelinin sadece dışsal çevrede/koşullarda olduğunu görür düşünürüz; bu bakış açısı tutarlı  olmuş olsaydı insan iki özel niteliği olacaktı: canlılık ve de ölümlülük. Oysa; konuya gerçek bakışta, hayat, hayat olarak ölümün tohumunu ve kendisiyle kökten karşıtlık halindeki sonlu da kendisine ait baskıyı  içlemektedir.(...) Diyalektik, Sofistri ile karıştırılmamalıdır. Sofistri'nin özü, zamansal tekilin, özel konumuna ve ilgisine uyabilen, tecrit edilmiş soyut ve kısmi bir ilkeye üstünlük vermede yatar..(...) Diyalektik, şunu da eklemek gerekir ki, felsefede bir yenilik değildir. Antikite düşünürleri arasında Platon, Diyalektiğin mucidi olarak adlandırılmıştır. ve Diyalektiğe ilk özgür bilimsel, dolayısıyla nesnel biçimin verilişinin  hakkı da onun adına izafeten Platonik felsefeye aittir.(...) Modern zamanlarda her kesten çok Kant'tır unutulmuş Diyalektik'i  yeniden canlandıran ve onu eski şerefli yerine oturtan."

Hegel'e göre Diyalektik : "Şeylerin ve bir bütün olarak sonlu'nun yasasıdır"

Daima Hegel'in bir öğrencisi olmaktan gurur duymuş olan Karl Marx da,  Diyalektik hakkında, anıtsal kitabı Kapitalin önsözünde şunları söylemektedir:

 " (...) Benim diyalektik yöntemim, temelinde, Hegelinkinden yalnız farklı değil; fakat onun düpedüz tam karşıtıdır. Hegel için insan beyninin yaşama süreci, düşünme süreci, -Hegel bunu "idée" adı altında, hatta kendi başına bağımsız bir özneye dönüştürür.-  gerçek olanın, gerçek dünyanın yaratıcısı, mimarı(Demiurge)'dır; gerçek olan, gerçek dünya, "idée" nin sadece dışsal görünüş biçimidir. Benim için bunun tam zıddına "idée"el  olan, gerçek olanın, maddi dünyanın, insan kafasında yansımasından  ve düşünce şekline girmesinden, gerçek dünyanın düşüncemizde yansımış biçiminden  başka bir şey değildir.

 (...)Hegel'de Diyalektik baş aşağı durur. Mistik kabuk içindeki rasyonel özü bulmak için, onun tersine çevrilmesi, ayaklar üzerinde durdurulması lazımdır. Mevcudu, var olanı, yüceltip şaşaalandırır göründüğü için, diyalektik, mistikleştirilmiş biçimiyle Almanya'da moda olmuştu. Oysa, rasyonel biçimiyle diyalektik, burjuvazi ve onun sözcüleri için rezalet ve igrenç bir şeydir; çünkü, diyalektik ile  varolanı olumlu bir şey olarak kavradığımız anda, onun olumsuzluğunu, zorunlu olarak yok olacağını da kavrarız. Çünkü diyalektik, her oluşmuş biçimi, akan bir hareket içinde ve dolayısıyla bunun yok olup gidici yanını da, gözden ayırmadan kavratır. Çünkü; diyalektik, üzerinde hiç bir şeyin oturtulmasına izin vermez. Özünde eleştirici ve devrimcidir."

Dolayısıyla, özünde "ELEŞTİRİCİ VE DEVRİMCİ"  olduğu Marx tarafından  belirtmiş  olan   Diyalektiğe göre, her şey gibi, belli bir toplum çeşidinde var olan sınıf egemenliği ve sömürünü de, er geç bir sonu olacaktır. Hegel'ci Diyalektik aşma (aufheben)' nın zorunlu bir momenti olan devrim, öyle bir gerçekliktir ki, egemen ideolojinin bu güne kadar bize göstermiş; öğretmiş, benimsetmiş olduğu ne varsa; ve  onların hepsi, ne kadar kalıcı ve mutlakmış gibi bize görünmüş olsalar bile, aslında onların geçici ve tarihsel olduklarını gün ışığına çıkarır. Devrim, egemenlik ve sömürü ilişkilerinin foyasını ortaya çıkarır. Sınıfsal kamuflaja son verir. Egemen ideolojiden kamaşan ve körleşen gözleri açar. Egemen ideolojinin mutlak(lık) gördüğü, gösterdiği her yerde devrim, bize, bu mutlaklıkları mütemadiyen biz, böyle kendi ellerimizle yeniden üretmiş olduğumuz için var olduklarını bizlere gösterir. Ve ideoloji için (mutlak) durum olan bir şeyin, devrim için bir süreç olduğunu bize öğretir.

Devrim, diyalektik kapasitenin tazeleyicisi, yenileyicisidir. Ve toplumsal hayatın ve gelişimin bereketidir. Bu güne kadar hiç bir eskimiş, kokuşmuş, çürümüş toplumsal düzen, "kavram kavrama karşı" yöntemi ile devrimci olumsuzlamaya uğratılamamıştır. Kavramlarımız ancak ve en fazla, eskimiş, aşınmış, yıpranmış; miadı dolmuş  kavramları değiştirebilir. Yoksa, o kavramların kaynağı ve temeli olan toplumsal gerçekliği ve düzen(leniş)i değil! Kavramlarımız, diyalektiğin yaratıcı ve üretici kaynağından beslenmediği sürece, kendimize göre ve kendimiz için bir hayat kurmak hayal olur.  Kavramlarımızı, devrimci mücadelenin öncülerine ve özgüçlerine mal edemediğimiz sürece de, yani, kavramlarımız, onu hayata geçirecek devrimci güçler tarafından gerçekleştirilemediği sürece devrimciliğin skolastik batağına düşmek ve orada boğulmak kaçınılmaz olacaktır. 

Devrimci(!) skolastizmin batağında boğulmak istemiyorsak, kavramsal gerçekliğimizi, "soyuttan somuta yükselme" yöntemiyle  daima, hayatımıza ve devrimci kapasitemize bir yararı ve katkısı olacak şekilde kullanmalıyız. Dahası;  kavramlarımızın ve yaptığımız işlerin, hangi sınıfın çıkarlarına hizmet ettiğine de  özenle dikkat etmeliyiz.

İktisadi-siyasal-toplumsal ve kültürel sorunlarımızı ve olayları, Türkiye'ye özgü   orijinalliklerle     "sınıf gerçeği"  merceğinden yansıtan    Hikmet Kıvılcımlı' nın bize öğretmiş olduğu  somut gerçek budur.

*Hegel'in kavramı.. Kendi kendinden hareketle(tez/temel), "kendini" yeniden üreten her diyalektik süreçte, zorunlu olarak, 'anti-tez ilişkileri' üretilir. Ve her tez, kendini, anti-tez'i ile dolayımlar. Bu yeni 'birlik', dolayım ve farklılıkların kaynaştığı bir sentez demektir. Tez, anti-tez ilişkisinde, tez, antitezi, kendi metabolizması içinde eritmek ve kendine mal etmek; sürecin bir parçası haline getirmek ister (sentez).  Sentez açısından bakıldığında, süreç(temel), kendi anti-tezini özümsemiş; ve kendine mal etmiştir ama; süreç, artık 'eski ve ayni' süreç değildir. Çünkü, sürece (tez, temel) yeni ve farklı bir unsur (anti-tez) katılmıştır. Farklılıkların eridiği; ve çelişkilerin çözüldüğü sentezle sonuçlanan bu süreç, artık 'yeni' ve farklı bir süreç olmuştur.  Fakat, öte yandan, tez 'in, kendinden kendi anti tezini üretmesi ;ve anti-tezini kendine mal ederek kendine geri dönmesi bakımdan da 'eski ve ayni' süreçtir.  Dolayısıyla, tez ve/ile anti-tez ayrı ayrı birimler, karşı soyutlamalar olarak var olmaktan çıkmış; bir 'farklılıklar özdeşliği' olarak somut bir birliğin canlı unsurları olarak var olurlar. Böylece; tez ve anti tez 'birlik' içinde muhafaza olur kaybolmazlar. Süreç 'in her aşaması ve adımı, kendinden öncekini, 'geçici' olarak kendinde muhafaza eder. ve kendinden sonra gelene 'aşılmak' üzere katılır. Kapitalizmin belirli bir süreliğine feodalizmi bünyesinde taşıması, muhafaza etmesi gibi.. Sentez, ayni zamanda yeniden üretim sürecinde tez olduğundan, kendisi de yeni anti-tez tarafından inkara uğratılacağından, 'yeni' sentez de, farklılaşarak özümsenecek; ve bu diyalektik süreç mutlak olarak bu şekilde, 'temel-temelleniş' süreci olarak sürüp gidecektir.

[1]  soyutlama, nesnel gerçeklikte bir bütünü ve  parçalarını ve parçaların her hangi bir yönünü bilmek için  parçaları birbirlerine ve bütüne nazaran ilişkisi, bağlantısı, etkileşimi ve hareketi içinde göz önüne almadan, birbirinden ayırarak, sınır çekerek, yalıtılmış bir halde  ele almak;  zihinsel işlem yapmaktır. Soyutlama, doğada, gerçekte birbirinden ayrılamaz olanı düşüncede ayırmak, yalıtmak işlemidir. Oysa; nesnel gerçeklikte  öze ilişkin bilgi süreci soyut düşünceler olmaksızın gerçekleşemez. Kavram soyut düşüncenin temel biçimi olduğundan kavram üretmeden nesnel gerçekliğin derinine, özüne,  nüfuz edemeyiz. Ancak somuttan soyuta gitmek yani soyutlama yapmak ve pratikte soyutlamamızı sınamak suretiyle gerçeğe yaklaşabiliriz. Aksi takdirde duyum ve algı düzeyinde kalacağımızdan nesnel gerçekliğin sadece görünüşüyle yetinmek zorunda kalırız.