29 Mart 2012 Perşembe

EX NİHİLİO BİR İNCİR ÇEKİRDEĞİ ÇIKAR MI ?



Kuantum ve Plazma Fiziği, Çekirdek Kimyası  ve Nükleer Biyoloji kundaktan çıkalı epey olmuştu. Bir zerreciğin (artık; daha küçüğe bölünemeyecek olan maddecik), 1 metrenin 1000 kez katrilyonda biri kadar büyüklükte olduğu zamanlardı. Bense, bu yaşa gelmeme rağmen, bir foton ya da protondan vazgeçtim, henüz bir atom bile görememiştim. Ömür dediğinse, bazı zerrecikler için, saniyenin milyarda biri kadardı. Hatta; parlamasıyla sönmesi bir olan zımni zerrecikler bile vardı. Zerreydi merreydi ama hepsi de miniminnacık maddecikti. Ve  hiç bir miniminnacık maddecik, saf, izole, sabit, tam, değişmez ve kendi başına yaşayan soyut bir halde değildi;  bilakis somut, yani, çok katmanlı bağlantı-ilişki ve çoğulluğun Birliği halindeydi. 

İşte; çok sayıda belirlenimin bir noktada bağdaştığı böylesi bir zerrecikler dünyasında, hayranlık abidesi Hegel’ in aksine, İdealizmi bir az olsun küçük düşürmek istiyordum. Üşenmedim, Matematiksel bir kesinlikle,  İdealizmi sıfır değerleriyle ile çarptım. Onu sıfıra bölerek sonsuzlaştıracak değildim ya !

Aslında amacım, İdealizmi  içerikten yoksun bırakmak; maddeci bir ontoloji kurmak falan değildi (hele, Kant, Fichte, Hegel varken !), sadece, soyut biçimlerin, kendi  başlarına gerçekliği olmayan birer soyutlamalar olduklarını göstermekti.. Böylece; nesnesiz tümel ve a priori gerçeklik anlayışına bir darbe indirmiş olacaktım. Dolayısıyla indirgemeci ve öznel bakışlar da bundan payını alacaktı. Ama ne olduysa oldu işte; kendimi daha fazlasına cüret ederken buldum.

Efsane ve gizem düşkünü bir takım mitolojik kafalı bilim insanları, mütemadiyen, teorilerini sıfıra böle böle mutlak gerçeklere ulaşmaktan bıkmamışlardı. Son olarak, atom-altı zerrecikler ile yapmış oldukları deneylerle de, maddenin var oluş biçimini sınırlandıracak olan bir son' a ulaşmak; sonsuza son çekmek  istiyorlardı. Hepsi de kendince nesnel gerçekliğin sabit ve değişmez(!)  temel parçacıklarını, yapı tuğlalarını keşfetme peşindeydi. Amaç, a priori bir gerçeklik olarak tüm maddenin(?) ya da her şey’ in, neyse o "her şey",  teorisine ulaşmaktı. Ama; kimse de, şu sözü edilen ’her şey’ muammasının ne olduğunu; ve nesnel gerçekliğin neresi ve neresinde olduğuna dair bir açıklamada bulunmuyordu nedense!? Böylece; nesnel-gerçeklik, kolayca "her şey" e indirgenmiş oluyordu. Oysa; hareketin ve değişimin yok edilemez ve mutlak kalıcı olduğu bir evrende hiç bir şey "her şey" parantezine sığmıyordu.

Hiçlik’ten bir ‘yaratılış anı’ çıkarmak gibi bir şeydi bu! Oysa; Lucretius, yıllar öncesinden ne demişti : “nihil posse creari de nihilio”  yani; yoktan hiç bir şey varol(a)maz ! yani "anti-yok" yoktur. Ama, efsane ve gizem düşkünü big bang’çi bilim tayfası büyük bir patırtı kopararak  Lucretius’u dinlemediler; kendilerince anahtar(?) soruyu sormakta ısrarcı oldular hep: "Bir şey hiçten nasıl var olabiliyor?" ve ”tüm madde(?) ve evren nereden geliyordu?” 

Onlar yani mistik ‘büyük patırtıcı ve gümbürtücüler’, önce, nesnel gerçeği, sanki; bir zamanlar var değilmiş gibi düşünüyorlar, her şeyi soyutlayarak, soyutlaya soyutlaya, düşüncede yok sayıyorlardı; yani; a priori olarak hiçbir şeyin olmadığı bir 'madde-siz bir t sıfır zaman(?)' farz ediyorlardı ; sonra  da, her şeyin, bu 'madde-siz zaman’dan, hiçlikten, nasıl doğduğunu  keşif etmeye çalışıyorlardı. 

Nesnel Gerçekliği  yok farz ederek işe başlıyorlardı ama, nedense, yok farz ettikleri bu muazzam ve mutlak hiçlikte (yoklukta) bilimsel(!) faaliyetlerine devam edebiliyorlardı. Yani; soyutlama suretiyle mutlak hiçliğe ulaştıkları halde tutarsız ve bencil bir biçimde soyutlamayı yapan beyin ve zihin sahibi  özneler olarak kendileri hala var olmaya devam edebiliyorlardı. Ve böylece, nesnel gerçekliğin yokluğunu(!), (artık varoluşu olmayan) düşüncenin  bir ürününe indirgemek suretiyle açıklamaya çalışıyorlardı. 

Hem her şey yok; hem sen varsın; bravo vallahi ! Bu nasıl olabiliyor merak ettim doğrusu. Her şey yokken sen var olmaya nasıl devam edebiliyorsun? Yoksa sen her şey'e dahil değil misin? Hem denizde yaşayan balık olacaksın hem de denizi yok farzedeceksin; ya da toplumsal bir varlık olarak, hem toplumda yaşayacaksın, hem de toplumu yok farz ettiğin halde, hokus pokus, hala var olmaya devam edeceksin. 

Peki nasıl olabiliyor bu ? 

"Her şeyi" yok farz edersen  mutlak hiçliğe mi  ulaşmış oluyorsun? Kendini köpek farz ettiğin zaman dört ayaklı olup havlamıyorsun ama ! At farz ettiğinde de kişnemiyorsun, İnsan olmaya devam ediyorsun. Demek ki ; her şey, farz ettiğin ‘şey’ ya da farz ettiğin ‘şey-sizlik’  olmuyor somutta. Yani sen, Nesnel  Gerçekliği zihninde yok farz ettiğin için/diye, gerçekte (somut olarak), Nesnel  Gerçeklik  yok olmuyor. Senin yaptığın sadece bir soyutlama. Somutun, düşünceye mal edilerek zihinde yeniden üretilmesi yani.. Somut ile düşüncede yeniden üretilmiş olan somut arasında her zaman bir fark olduğunu gözden kaçırıyorsun. Biz güneşin battığını düşündüğümüz (soyut) için güneş (somut) batmıyor. Biz onu düşünmesek de güneş nesnel olarak batıyor. Onun hareketi bizim onu düşünmüş olup olmamıza bağlı değil yani.

Şu anda, Alaaddin' in sihirli lambasından çıkmış ışık hızında dört nala gidebilen bir atımız olsa idi; ve biz bu atımızla, hayal gücümüzde, makro kozmosa ve  mikro kozmosa varan bir gezintiye çıksa idik, acaba ‘hiçbir şeyin olmadığı bir yere(?) ve  bir zamana(?)’ ulaşabilir miydik ? Maddenin olmadığı bir sınıra; maddeyi dışardan(?) kuşatan bir hiçliğe(?); maddenin bittiği bir kenara  varabilir miydik ? 'Bundan sonrası "madde-değil" artık', diyebileceğimiz bir yere; yani, maddesiz-hareketsiz-enerjisiz- (mutlak) hiçliğe(!), Maddenin dışına(?!) çıkıp ona, aya, güneşe, yıldızlara.. baktığımız gibi,  uzaktan bakabilir miydik? Yani; Fenomenlerin entegral bütünlüğünün kıyısına ulaşabilir miydik? Acaba; bu gezi boyunca karşılaşacağımız manzara ne olurdu? Merak ediyorsanız gelin elimdeki  şu  incir çekirdeğinden yolculuğumuzu başlatarak neler olabileceğini birlikte görelim.

Referans noktamız olan  İncir Çekirdeğinin 100 m(1m)  yükseğinden başlayıp ; o kosmozal mekan senin bu kosmozal mekan benim diye diye, 1 ışık yılına tekabül eden 1016 m uzağındaki bir mesafeye gidebilseydik eğer, güneşimizin  bir incir çekirdeği büyüklüğünde göründüğü bu mesafede, hiç  bir şeyin ve olayın olmadığı bir yere(?) rastlayabilir miydik? Gezimize devam ederek incir çekirdeğimizin 100 000 ışık yılı mesafedeki Samanyolu Gökadamızın kenarına varmış olsa idik, ayni zamanda, madde'nin de sonuna, kenarına varmış olur muyduk acaba ?

Mutlak-Hiçliğe, hiçbirşeysizliğe ulaşabilmek umuduyla yolumuza devam edip; Samanyolumuzu diğer gökadalarla   birlikte görebildiğimiz; incir çekirdeğimize 1 milyon ışık yılı uzaklardan bakabilseydik; ve referans noktamıza (tabi yerinde yeller esmiyorsa; ve  bizim varmış olduğumuz mekan kim bilir, belki de onun henüz yeni oluşmuş şimdiki zamandaki hali değilse), artık gök adaların görülemeyecek kadar küçülmüş oldukları bir uzaklıktan,10 milyar ışık yılı ötesinden bakabilmeyi deneyebilseydik, karşımıza çıkabilecek bir hiçlik, hiç bir olay-sızlık bulabilir miydik ?

Az gidip uz gidip; kozmosal mekanları dere tepe aşmamıza rağmen biz hala, ışık hızında dığıdık dığıdık giden atımızla bir türlü  hiç bir olayın ve hiçbir şeyin olmadığı bir yere(?), bir zamana(?), yani, nesnel gerçekliğin sonuna(!), gelememiştik! Çünkü; mekanda ve zamanda gezinti yapmak demek, belirli bir maddi ortamda bulunmak  demektir. Mekan, maddeye, maddenin hareketine  bağlı olarak ortaya çıkan bir gerçekliktir. Zaman ise her tekil maddenin nerede olduğuna ve nasıl hareket ettiğine bağlı olarak işleyen "özel" olay-zaman halinde vardır.  Maddeden ayrı, kendi başına, izole, saf, tam, değişmez, mutlak bir mekan ve zaman var olamayacağından, mekanda gezinti yapmak demek, referans noktandan  istediğin kadar uzağa gitmiş olsanız bile, hep maddi ortam ve şartlarda kalarak gezinti yapman demektir. Yani; madde, kalıcı olarak varsa; yok edilemiyor ve mutlak var-edici olarak ‘var’ kalabiliyorsa, mekan  da, zaman da  var demektir.  Çünkü mekan ( çoğulluğun birliği.. sayısız çoklukta olayların birbiriyle bağdaştığı değişken-dönüşken sınırsız ortam, fenomenlerin entegral bütünlüğü), hareket ve zaman gibi, kategorik olarak maddenin var oluş biçimidir. Ve maddenin dönüşümsel içeriğini ifade eder.
 
Bu kez, ayni gezintiyi incir çekirdeğinin göze görünmez olan mikro kozmosuna, yani 10-19  cm derinine  yapsaydık, bu kez de, incir çekirdeğinin atom ve atom altı parçacıklarına ulaşmış olacaktık. Yine; maddenin dışına(?) varamayacaktık ama ! Mikro alem bakımından da, hiçbirşeysizliğe, hiçbirolaysızlığa rastla(ya)mayacaktık. Çünkü; madde, nesnel gerçeklik olarak bir ve tektir ve "maddenin dışı" diye bir şey olamazdı. Aksi takdirde, yüklemin özneyi olumsuzladığı çelişkili bir önerme yani contradictio in adjecto bir oxymoron elde etmiş oluruz

Madde, bir ve tek’tir; ‘madde'den başka’ diye bir şey söz konusu olamaz. Madde derken de kast ettiğimiz felsefi kategorik manadaki bütünsel madde kavramıdır. Yani; Somut tek tek belirli olgu, olay, süreç, bağlantı,  alan ve sistem gerçekliklerinin, tekil  maddelerin, nesnel gerçekliğin,  soyutlanmış kalıcı-yok edilemez özüdür. O yüzden; Her şey iç içe geçmişken; birbiriyle bağlantılı ve ilişkiliyken, 'hiçbir şeyin olmadığı bir yer'e elbette rastlanamaz zaten. Çünkü öyle bir yer yok; "yer" demek, zaten maddesel olan demek. Ayrıca; maddeden sadece madde;  hiçlikten de sadece hiç çıkar. Ve hiçliğin (yokluğun) tezahürü anti-hiç' den bahsedemeyiz . Oysa;  madde, tezahür etmeden var olamaz. Yokluk ise, ancak,  maddeye nazaran vardır; ve sadece soyutlama ürünü  olarak düşüncede bir anlamı ve karşılığı vardır.

Şimdi denile bilinir ki, Einstein’ın meşhur formülüne göre, Madde enerjiye, Enerji de Maddeye dönüşebiliyor. Madde, enerjiye dönüştüğüne göre; ve kendi başına saf enerji(?)  olabildiğine göre, maddesiz enerjiden(!) ibaret bir hiçlik niye var olmasın ki? Ve bütün bu maddi alem enerji marifetiyle hiçlikten niçin doğurulmasın ki ?

Bu sorunun cevabı madde ve enerjiden ne anladığınıza bağlı.

Madde derken, somut a, b, c, ab, a2, acb… gibi doğadaki  ve kozmosal mekandaki sınırsız çokluktaki somut belirli maddelerden ayrı, kendi basına, saf, izole, sabit, mutlak, töz olarak bir madde; yani, sırf ve sadece, madde olarak madde anlaşılmasın. Çünkü; doğada genel anlamda ve genel olarak böylesine (as such) soyut bir madde yoktur! Nesnel gerçeklik özü itibariyle maddedir zaten ve kalıcı maddenin tezahürü dışında başka bir nesnel gerçeklik de yoktur; olamaz. Madde, daima, tezahürüyle, yani hareket biçimiyle, asli yüklemi ile birlikte, özdeşlik (ayrılmazlık) halinde vardır. Maddesiz hareket hareketsiz madde kadar anlamsızdır. 

Ayrıca; maddenin doğası sınırlandırılamaz, maddenin gelişimi mutlak  olduğundan hiçbir güç maddeyi belirli biçimlere tutsak edemez; ve belirli biçime/biçimlere indirgeyemez. Zira, madde, esas itibariyle yok edilemez ve kalıcı değişimsellik olduğundan,   "olan, olmakta olan" ve Aristoteles'in de belirtmiş olduğu gibi,  "ne olacaksa o olandır". Madde, oluş, akış ve süreç halidir.. yani; mutlak  dinamizmdir.  Gelişmesi,  zorunlu olarak sınırlandırılamaz ve özgürdür.

Enerjiye gelecek olursak.. Maddenin iş yapabilme kapasitesi olan Enerji de maddeye bağlı bir büyüklüktür. Maddenin somut ve özel hareket biçimlerinin dışında, kendi başına, maddeden ayrı, nesne-siz bir enerji yoktur; olamaz. Nesne-siz enerji olamayacağından, enerji daima, belirli bir cismin, bir parçacığın, tekil varlıkların enerjisi biçiminde vardır ve bu enerji, seçkin fizikçi Richard Feynman'ın da belirttiği gibi, değişik biçimlerde ortaya çıkar : "potansiyel enerji, kinetik enerji, ısı enerjisi, elektrik enerjisi, yaylarda bulunan esneklik enerjisi, kimyasal enerji, nükleer enerji, bir de parçacığın yalnızca var olmasından kaynaklanan ve onun kütlesine bağımlı olan durgunluk enerjisi(rest energy)" gibi…

Bu durumda, "Madde Enerjiye dönüşüyor" ne demek ?  Enerjiyi ( belirli bir) maddenin iş yapabilme yeteneği(hareket biçimi) ve kapasitesi olarak alacak olursak, madde enerjiye dönüşüyor derken,  madde, yeteneğine mi dönüşmüş oluyor ? Bundan, atomaltı zerrecikler alemindeki  tekil varlıkların, kendilerinden vaz geçerek(?) maddi özlerini   feda edip; sırf ve saf  (belli bir) enerjiye(?) dönüştüklerini mi anlamalıyız ? Yani madde, tümel özelliği olan enerjiye dönüşmekle, kendi nesnelliğini (maddi özünü, madde-hareket özdeşliğini) ne yapıyor ? Nesnel gerçeklikte yok mu ediyor  kendini, enerjisine mi gömüyor( !? )

Bu dönüşüm, her hal ve şartlarda kendi kendine gerçekleşmiyor; maddesel cisim(cik)lerin, zerreciklerin  bir etkileşmesi-hareketi  sonucunda oluyor. Bir kedinin kucağımdaki sıcaklığı onun vücut ısısal enerjisidir. Keza; sobada kızarmakta olan kestanenin sıcaklığı da sobaya aktarılan yanmakta olan kömürün  ısısal enerjisidir. Belirli bir elektron (parçacık-madde)  belirli bir pozitron (anti-parçacık) ile çarpışmak suretiyle bir etkileşimde bulunarak  bir foton çifti (iki ışık-parçacığı) doğuruyorsa, bu enerjidir işte. Ama bunların hepsi de nesnel maddi süreçlerdir. Ve bu etkileşmeler belirli ortam ve şartlarda cereyan etmektedir. Buradaki enerjilerdeki madde-sizlik nerede? Bu olay nerede gerçekleşiyor? Pozitron ile elektron neredeyken (hangi ortam ve şartlara maruz kalmışken) ve her ikisi de bu şartlarda hangi hareketi yapmaktayken birbirleriyle etki değişiminde bulunuyorlar ? Elektron pozitron çarpışması nesnel-gerçekliğinden, maddi ortamından yalıtılacak olursa, kütle(li)-enerjiden, sanki; kütlesiz(maddesiz) enerji doğuyormuş gibi olur.

Elma armuda dönüşüyor; larva kelebeğe, dişi erkeğe; insan eşyaya... bu gibi dönüşümler gibi  madde enerjiye dönüşüyor derken, bir şey ne ise artık o olmaktan karşı konulamaz bir biçimde ve  zorunlu olarak çıkıp bir bütün olarak öteki olmasını anlıyorsak, maddenin enerjiye dönüşmesinden de,  'sırf ve sadece enerji(?) halinde olan/enerji(?) haline gelen madde' mi anlaşılmalıdır ? Ve bu iki şey arasında, yani dönüştüren ile dönüş(türül)enin  dönüştüğü şey arasında daima, belirleyen/belirleyici olan unsurlarla, belirlenen unsurlar arasındaki ilişki-çelişki ve etkileşim vardır. Belirleyen ve belirlenen unsurların dışında, onlardan ayrı, bir dönüşüm söz konusu bile olamaz.

Elektron ve Pozitronun (anti-parçacık)  belirli bir biçimde hareketlerinin sonucu olan bu foton çiftinin(ışık parçacığı) enerji miktarı, kendisinden çıktıkları parçacıkların enerji toplamı kadardır. Bu foton çiftinin madde olmadığını söyleyebilir miyiz ? Fotonlar da elektronlar ve pozitronlar kadar madde(sel)dir. Bir foton, atoma çarpacak olursa, atomda bir farklılaşmaya, değişikliğe yol açıyorsa bu onun maddeselliğini göstermez mi ? Fotonun maddeselliği , nesnelliği, maddi bir yapısı olmasa atomla etkileşmeye girebilir mi ? Bu fotona (kütle-enerjiye), maddesiz (kütlesiz) dir diyebilir miyiz ? Madde ve enerji  birbirlerinden kopuk ve ayrı olarak var olabilirler mi? Madde ve Enerji özdeştir; ancak, biri diğerine indirgenemez; aralarında fark vardır; ve her biri kendi başına, birbirinden kopuk ve yalıtık halde var olamaz. 

Einstein'a göre enerjinin kütlesi vardır. Einstein m=E/c kare denklemiyle her hangi bir E enerjisine eşdeğer olan m kütlesinin değerini buldu. Demek ki herhangi bir parçacıkta(madde) bulunan E enerjisi,  söz konusu parçacığın kütlesi ile ışık hızının karesinin çarpımına eşitti. Bu denklem ayni zamanda atomların çekirdeklerinde yatan enerji gücünün nelere kadir olduğunu da gösterdi.

Einstein bu formülü ile bizlere aslında kütle ve enerjinin eşdeğerli olduğunu gösterir. Yani; Maddenin kütle denilen özelliğinin yoğunlaşmış enerjiden başka bir şey olmadığını; ikisinin birbirinden ayrı olarak kendi başlarına, izole halde düşünülemez olduğunu belirtir.  Öyleyse Maddenin ve enerjinin  kendi başlarına gerçekte ne olduğu sorusu anlamsızdır. Einstein'a göre, Madde kütlesini atar ışık hızında yol alırsa buna enerji diyoruz, ama bunun tersi olursa enerji donarsa ve ayrı bir biçim alırsa ona da kütle diyoruz. yani ikisi de ayni temel gerçeğin değişik-farklı belirtisidir. Sonuç olarak madde ve enerji birbirlerinden ayrı ve yalıtık olarak var olamazlar.  

Az önce bir incir çekirdeğine olabildiğince uzaktan ve yakından baktık. Maddenin ve Hareketin yok olmaz; yok edilemezliğini gördük. Maddenin dışına(!)  çıkamadık. Hiçbirşeysizliğe(!) ulaşamadık. Peki bunları hangi mantıkla yaptık?  “Nasrettin Hoca, bisikletiyle  bizim köye gelin gitti” desem, "hadi oradan canım Nasrettin Hoca ne zaman kadın; eşeği de ne zaman bisiklet oldu !?” dersiniz değil mi? Çünkü  Nasrettin Hoca tarihsel ve toplumsal belirli bir gerçeklik. Nasrettin Hocayı tanıyan sıradan sağduyu şöyle düşünür. Nasrettin Hoca varsa mutlaka onunla birlikte, bağlantılı ve ilişkili başka maddi gerçekler de vardır. Nasrettin Hoca, tarihsel ve toplumsal belirli bir sistemin dışında var olamaz. O bir sistem gerçekliğinin ürünü ve parçasıdır. O yüzden, bisiklet, onun tarihsel gerçekliğine; kadınlık da, cinsiyetinin toplumsal gerçekliğine uymaz.  Şayet, nesnel ve gerçek olarak şu incir çekirdeği varsa, mutlaka, incir çekirdeğiyle ilişkili ve bağlantılı başka gerçekler de vardır. İncire bir dinazor konmaz serçe konar mesela. Ne Nasrettin Hoca , ne de incir çekirdeği kendi başına mekan ve zaman dışında(?), izole, saf, değişmez ve  etkileşmez, soyut   bir halde var olamaz. böyle bir gerçeklik görülmemiştir; ve zaten yoktur !

Ama, güneşteki etkileşmeler sonucu  uzaya yayılan ısının (enerji)  akıbeti  ne oldu desem, sıradan sağ duyudan tıs çıkmaz. Çünkü; Güneşte cereyan etmekte olan olaylar ve güneşin içeriğindeki dönüşümler( hidrojen-helyum dönüşümü)  bilimin konusudur. Ancak; ampirik (gözlem ve deney sonucu) ve teorik olarak anlaşıla bilinir.

Yıllar önceydi,  Cumhuriyet Gazetesi’nin  Bilim Teknik ekinde üç bilim insanı arasındaki bir tartışmaya tanık olmuştum. O zamanlar, ( 19 Şubat  2000’da), İTÜ Nükleer Enerji Enstitüsü’nden Yrd.Doc.Dr.Altuğ ŞİŞMAN’ın, benim de görüşlerine katıldığım  “Kütle Enerji Dönüşümü Söyleminin Yanlışlığı” başlıklı bir yazısı çıkmıştı. Bu yazıda A.Şisman, özetle, kütlenin enerjiye dönüşmediğini; Einstein’ın meşhur DE=Dmc2  formülünün kütle enerji arasında herhangi bir dönüşümü değil; sadece özdeşliği ifade ettiğini; nükleer reaksiyonlar sonrasında ortaya çıkan parçacıkların, söz konusu özdeşlik nedeniyle, kinetik enerjilerinin bir kütle karşılığının olduğunu; sözlü ve yazılı anlatımlarda buna dikkat edilmesi gerektiğini belirtmişti.

Bu yazıya itirazda bulunan Radyasyon Fizikçisi Atakan YÜKSEL ise, ayni derginin 11 Mart 2000 tarihli sayısında şöyle yazmıştı : ”Kütle karşılıklı bu kinetik enerji, her hangi bir fiziksel dönüşüm olmadan; sırf Einstein’ın formülü nedeniyle, yoktan mı var olmaktadır ? Yoksa; nükleer fizikte, enerjinin, kütle kaybından bir dönüşüm sonucu, yani atom çekirdeklerindeki proton ve nötronların, çekirdekteki bağlanma enerjilerinin bir bölümünün açığa çıkması yoluyla, oluştuğunu gösteren bilimsel bulgu ve bağıntılar yok mudur ? Bu dönüşüm değildir de nedir ? Bu neden yanlış söylem olsun ? Yazar, nükleer reaksiyonlarda kütle kaybının enerjiye değil, kütlenin başka formdaki kütleye, enerjinin de başka formdaki enerjiye dönüştüğünü ileri sürerken, bu dönüşüm fiziksel olarak nasıl olmaktadır ? Bunun fiziksel yolu yöntemi ya da kanunu nedir ? Bunun tek yanıtı, yine, kütle kaybının enerjiye dönüşümü sonucu değil midir ?

Nükleer fizikte, reaksiyon sonrası ve öncesi arasındaki kütle farklarının enerjiye dönüştüğünü tüm bilimsel kitaplar yazar ve ilgililer bilir. Eğer başka bir yol ya da yöntem varsa önce o yolun, yani kütle karşılıklı enerjinin fiziksel olarak nasıl olup da oluştuğunu (sırf Einstein formülünü kullanarak değil) bilimsel bir dergide yayımlanması ve bilim dünyasına kabul ettirilmesi, ya da bunun doğruluğunun deneysel olarak saptanması gerekir. O zaman sorun kalmaz.

Bilimselliği herkesçe kabul edilen Feynman : Lectures on Physics, Kaplan: Nücleer Physics, Evans : The Atomic Nucleus gibi kitaplardaki “Mass Energy Conversion(Kütle Enerji Dönüşüm) konusundaki bölümler iyice incelendiğinde yukarda yazılanların doğruluğu görülecektir.”

Atakan YÜKSEL’in bu itirazına A.ŞİSMAN, ayni derginin 680.sayısında şöyle bir cevap vermişti : 

“Kütle karşılıklı bu kinetik enerji, durgun enerjinin (rest energy) kinetik enerjiye dönüşümüyle ortaya çıkmaktadır. Bu dönüşümün nedeni ise nükleer reaksiyonun kendisidir. Durgun enerjinin bir kısmı çekirdeği oluşturan temel taneciklerin (proton ve nötron) içsel yapısında bulunurken, bir kısmı da, bu tanecikleri  elektriksel  itme kuvvetine karşı bir arada tutan nükleer bağ kuvvetleri dolayısıyla var olan nükleer bağ enerjisi olarak bulunmaktadır. Çekirdeğin bölünmesi durumunda nükleer bağ enerjisinin   bir kısmı, bölünme sonucunda ortaya çıkan parçacıkların kinetik enerjisine dönüşmektedir. Bölünme reaksiyonu ortaya çıkan parçacıklar Sayın A.Yüksel’in  de çok iyi bileceği gibi hareketsiz ya da durgun parçacıklar değildir. Tam tersine yüksek hızları dolayısıyla da büyük kinetik enerjilere sahiptir. 

Bir parçacığın kütlesi, durgun halde en küçük değerini alırken, parçacık hızlandıkça kütlesi relativistik mekaniğinin yasalarına uygun olarak büyür. Eğer reaksiyon öncesi ve sonrası parçacıkların durgun kütlesine bakacak olursanız arada bir fark vardır. Ancak gerçekte reaksiyon sonrası parçacıklar durgun değildir. Ve hareketlerinden dolayı kütleleri durgun haldeki kütlelerinden fazladır. Böylece gerçek kütlelerini yani hareketli haldeki kütlelerini göz önüne alırsanız, reaksiyon öncesinde ve sonrasında kütlenin değişmediğini korunduğunu görürsünüz. Eğer reaksiyon öncesinde ve sonrasında kütle miktarı değişmiyor ise kütlenin enerji dönüştüğünden söz etmek mümkün müdür ? Ebette hayır!  Peki öyleyse değişen dönüşen nedir ? Dönüşen sadece maddenin formudur. Büyük bir çekirdek formunda bulunan madde iki küçük çekirdek ve bazı temel tanecikler formuna dönüşmüş; ve buna bağlı olarak da durgun enerji kinetik enerjiye, durgun kütle de kinetik kütleye dönüşmüştür.

Kütle enerjiye dönüşüyor demek, enerjinin kütle içeriği olmadığı anlamına gelir ki, bu kesinlikle YANLIŞTIR. Bunun matematiksel dayanağı da Einstein’ın DE=DMC2 ifadesidir.

Feynman’ın Lecture on Physics kitabında şöyle yazmaktadır: This theory of equivalence of mass and energy has been beautifully verified by experiments in which matter is annihilated-converted totally to energy. (kütle ve enerjinin bu özdeşlik teorisi, maddenin tümüyle yok olup enerjiye dönüştüğü deneylerle güzel bir biçimde kanıtlanmıştır). Feynman bu ifadesinde, maddenin yok olup tümüyle enerjiye dönüştüğünü söylemekle, enerjinin maddeye ait olmadığını; madde ile enerjinin ayrı şeyler olduğunu ifade etmiş olmaktadır. Bu doğru mudur ? Elbette HAYIR. Enerji maddeye ait bir büyüklüktür. Ve ondan ayrı bir kavram olmayıp onsuz tek başına bir anlamı da yoktur.

Dahası,  Feynman, Kaplan, Evans ya da başkaları madde enerjiye dönüşüyor dedi diye  hiç akıl yürütmeden ve sorgulamadan, sırf onlar öyle dedi diye, böylesine yanlış bir söyleme inanmamız mı gerekir ? Bu söyleminin doğruluğunun ölçüsü bunu söyleyen insanların Feynman, Kaplan, Evans olması mıdır ? Doğru söyleme sahip kitaplar bulmasaydım Sayın A.YÜKSEL’i ikna etmem mümkün olmayacak mıydı ? Sayın A.YÜKSEL’in yanılmasına neden olan nükleer reaksiyonlar anlatılırken reaksiyona giren ve çıkan parçacıkların “durgun kütle farkı yerine kısaca “kütle farkı” ifadesinin kullanılıyor olmasıdır. Ancak; bu farkın “durgun kütle farkı “olduğu konuyla ilgili herkes tarafından bilinir. Çünkü; Einstein’ın kütle enerji özdeşliği göz önüne alındığında tüm reaksiyonlarda kütle de enerji de ayrı ayrı korunur.

Örneğin, M.Russel Wehr ve JamesA.Richard’ın birlikte yazdıkları “Physics of Atoms” adlı kitapta söyle denmektedir: "in any interactions total mass, m (which includes any kinetic energy in mass unit), is the same before and after interaction. Similarly, in any interaction, total energy E (which includes any rest mass in energy unit), is the same before and after interaction.” (herhangi bir etkileşimde toplam kütle m, ki herhangi bir kinetik enerjiyi kütle biriminde içeren, etkileşme öncesinde ve sonrasında aynıdır. Benzer biçimde, her hangi bir etkileşmede toplam E, ki herhangi bir durgun kütleyi enerji birimlerinde içeren, etkileşme öncesinde ve sonrasında aynıdır.)

Bu durumda birinin diğerine dönüşmesinden söz etmek de doğal olarak mümkün değildir. Fisyon reaktörlerinde durgun kütle-enerji, termal kütle-enerjiye dönüşmektedir. Yani durgun kütle termal kütleye, durgun enerji de termal enerjiye dönüşmektedir.

Doğru söylemin bir diğer örneği, Robert Martin Eisberg’in yazdığı “Fondemantels of Modern Physics” adlı kitapta yer almaktadır :  "…conversion of rest mass energy into other form of energy, as in a nuclear reactör” (Bir nükleer reaktörde olduğu gibi, durgun kütle enerjisinin enerjinin diğer formlarına dönüşümü..) şeklinde bir ifade kullanılmaktadır. Bu ifade şekli doğru ifade şeklidir.”

Boğaziçi Üniversitesinden Fizik Profesörü Dr.R.Ömür AKYÜZ de, derginin 22.04.2000 tarihli 683. sayısında “Kütle, enerji ve doğrular” başlıklı bir yazıyla söz konusu tartışmaya katılmıştır. Ömür AKYÜZ yazısına, Altuğ ŞİŞMAN’ı eleştirmek üzere, Sallabaş Kemal” namlı matematik öğretmeninden bir anı nakletmekle başlamış. Anı şöyle: “geçmiş zamanda bir adamcağız ünlü bir bilgeye gidip şunu sormuş : ‘Hangi veli idi ki Sahra-yı Kebir’de tilkiler parçaladı ? ’ Bilge bir durmuş, iki durmuş; bir ‘la havle’ çekmiş; ve nihayet bak demiş, bir kere veli değil Nebi; Sahra-yı Kebir değil Tur-i Sina; tilkiler değil kurtlar; parçalamadı yedi !”

Bu anıyı naklettikten sonra Prof. Dr. Ö.AKYÜZ, Einstein 1905 yılında yazmış olduğu iki makaleden : “i) bir cisim/atom vb. eğer bir foton salarsa kütlesi azalır; soğursa artar. ii) bu azalma ya da artma fotonun enerjisiyle doğru orantılı olup orantı katsayısı ışık hızının karesidir.”   Vargılarının çıktığını; ayrıca; Paul Adrian ve Maurice Dirac’ın görelilikle kuantum mekaniğini bağdaştırması sonucunda, karşıt parçacıkların varlığını ve bunların parçacıklarla karşılaştıklarında tamamıyla madde (tabi ki kütle) olarak yok oluşup fotonlar yaratabilecekleri gibi fotonların da gerekli koşullar altında parçacıklara ve karşıt-parçacıklara dönüşebileceklerini ortaya koyduğunu belirtmiş.

Ömür AKYÜZ yazısının devamında şunları yazmaktadır: ”fotonların en önemli özelliklerinden birisi hiç madde (dolayısıyla kütle) içermeyip salt kinetik enerji olmalarıdır. Yani durgunluk enerjileri yoktur. yani fotonu durduramazsınız hatta yavaşlatamazsınız. Bir elektronla karşıt-parçacığı olan pozitron karşılaştıklarında kütlelerinin tümü iki fotona dönüşür. Bu durum, Fotonlar salt kinetik enerji olduklarından, kütlenin enerjiye dönüşümünün en dramatik örneğidir

Daha az dramatik, her gün rastladığımız ve hatta onunla yaşadığımız örnek ise yanmadır :     C+O2àCO2 + “ISI”   

Sağ taraftaki “ısı” moleküllerin gelişigüzel hareketlerinin kinetik enerjisinden başka bir şey değildir. Peki ama bu fazladan kinetik enerjinin kaynağı ne ? Tabi ki C ile O2’nin kütleleri. Yani M(O2)+M(C) > M(CO2). Dolayısıyla ISI= M(O2)+M(C)—M(CO2) c2     Bu da, tepkimeden çıkan CO2 moleküllerinin kinetik enerjilerinden başka bir şey değildir. Bunlar da çarpıştıkları hava moleküllerinin kinetik enerjilerini artırır. Böylece tenimize daha hızlı çarpan moleküller sinirlerimizi daha çok çarpan moleküller sinirlerimizi daha çok uyararak “sıcaklık” duyusu verirler. Bu “ısı” ya teknik dilde moleküllerin “bağ ya da ayrışma enerjisi” denilir. CO2’ye bu enerjiyi verebilirsek C ve O2 yeniden bireysel olarak oluşabilirler. Yani buna eşit bir miktar enerjiyi her hangi bir yolla CO2 moleküllerine vermedikçe bunları tekrar karbon ve oksijene “ayırmak” yasaktır. Zira; aksi takdirde C ya da O2 ya da her ikisi birden sahip olmaları şart olan kütleden daha hafif olmak durumunda kalacak ki buna doğa izin vermiyor!

Ciddi bir doğa yasası olarak algıladığımız duruma göre her hangi bir sistemin kararlı olabilmesi için sahip olabileceği en düşük enerjide veya durgunluk enerjide olmalı. Radyoaktif çekirdeklerin parçalanarak bozunmalarının sebebi de bu yasadır. Dolayısıyla bir atomun kütlesi olması gerekenden daha az olamaz. Yukarıda betimlediğim durum çekirdek(nükleer) tepkimelerde çok daha dramatik olup Lavoisier Yasasını artık kesinlikle uygulayamayız. Fisyon/bölünme ve Füzyon/kaynaşma tepkimeleri bunun en dramatik örnekleridir. Her ikisinde de, tepkimeden önceki toplam kütle, sonraki toplam kütleden büyük olup; fark ürün çekirdek ve parçacıkların  ve de gama ışını fotonlarının kinetik enerjilerindedir.”

Ömür AKYÜZ yazısını devam eden bölümlerinde de A.ŞİŞMAN’a eleştirlerini sürdürmüş ve sonuç olarak “kütlenin/maddenin tümü  ya da bir kısmı enerjiye dönüşmektedir; ya da tam tersi (vice versa) olmaktadır” tezini savunmuştur.

Nesne-siz Tümel anlayışının temsilcisi olan bu iki bilim insanına benim de birkaç sözüm olacak :

Ömür AKYÜZ yazısında, : 

“fotonların en önemli özelliklerinden birisi hiç madde (dolayısıyla kütle) içermeyip salt kinetik enerji olmalarıdır. Yani durgunluk enerjileri yoktur. yani fotonu durduramazsınız hatta yavaşlatamazsınız. bir elektronla karşıt-parçacığı olan pozitron karşılaştıklarında kütlelerinin tümü iki fotona dönüşür. Bu durum, Fotonlar salt kinetik enerji olduklarından, kütlenin enerjiye dönüşümünün en dramatik örneğidir.”  demektedir. 

Ömür AKYÜZ, “hiç maddesi (dolayısıyla kütlesi) olmayan fotonların” varlığını kabul etmekle, bir bilim insanı olarak ‘nesnesiz tümel(!)’ ve nesnesiz özne(!)  olabileceği tezine katılmış olmaktadır. Oysa, hiçbir güç, bir nesnenin (cismin, parçacığın, zerreciğin..) hareketini bir yana maddesini öteki yana ayıramaz. Bu yüzden; saf ve izole enerji, bir yanılsamadır.

Hem sonra, “hiç madde (dolayısıyla kütle) içermeyen  salt kinetik enerji olan” bu fotonlar , somut olarak, nesnel gerçekliğin neresinde bulunmaktadırlar? Fotonlar, ortaya çıktıkları bu maddi alemde, hiç Madde (dolayısıyla kütle) içermediklerine göre, kendi başlarına, izole, saf ve maddesiz bir halde(!) nasıl var ve gerçek olabilmekteler? Bilimsel olarak ancak ve sadece Nesnesi (maddesel) olanın  özelliği ve gerçekliği olabilecekken, Bilim insanımız Ömür AKYÜZ, belirli nesnelerden hareketle, nesne-siz bir gerçek(!)  olarak "saf  enerji”yi yaratabilmiştir.
      
Einstein 1905 yılında yazmış olduğu iki makaleden : “i) bir cisim/atom vb. eğer bir foton salarsa kütlesi azalır; soğursa artar. ii) bu azalma ya da artma fotonun enerjisiyle doğru orantılı olup orantı katsayısı ışık hızının karesidir.” Vargılarının çıktığını belirten Ömür AKYÜZ,  ‘fotonun enerjisi’ deyişini kullanmakla, fotonunun bir kütlesi, maddi yapısı olabileceğini de kabul etmiş olmaktadır. Zira ve eğer, foton, Ömür AKYÜZ’ün iddia ettiği gibi, madde (kütle) içermeyen salt kinetik enerji olmuş olsaydı, ‘kinetik enerjinin  enerjisi’  denilemeyeceğine göre, fotonun enerjisi demeye gerek kalmazdı. 

Ömür AKYÜZ, böyle bir söylemde bulunmakla, yukarıda söylemiş olduklarının aksine,  foton ve enerjinin ayni şey olmadıklarını; ayrı ayrı entite olduklarını da kabul etmiş olmaktadır. Fotonlar belli bir biçimde hareket eden maddesel büyüklüklerdir. Ve  A.ŞİŞMAN’ın dediği gibi enerji, maddeye  ait/ilişkin bir büyüklüktür. Yani; madde (kütle) olduğu için/ olduğu sürece; ve maddenin bir sonucu olarak enerji vardır. Yoksa; bunun tersi doğru değildir. Aksi halde, orta çağ alşimistleri(simyacı) gibi  kendi başına (as such), izole, saf  bir enerji  elde etmiş olurduk. Sonuç olarak, nesnel gerçekliğin dışında(?) kalabilen ve/veya kalabilecek olan izole bir enerji yoktur; olamaz! Dahası; nesnel gerçekliğe tekabül etmeyen bir enerji de yoktur ve olamaz! Enerji mutlaka ve kesinlikle belirli bir nesnel gerçeklikle tanımlı ve sınırlıdır.

 “Daha az dramatik, her gün rastladığımız ve hatta onunla yaşadığımız örnek ise yanmadır.     C+O2àCO2 + “ISI”      Sağ taraftaki “ısı” moleküllerin gelişigüzel hareketlerinin kinetik enerjisinden başka bir şey değildir” 

Bu ifadesinde Ömür AKYÜZ, ısı(enerji) için, “moleküllerin gelişigüzel hareketlerinin kinetik  enerjisi“ olduğunu söylemekle, bu kez de, enerjinin(ısı),  maddesel ( dolayısıyla da kütleli) olduğunu söylemiş olmuyor mu ? Her gün rastladığımız “yanma” örneğinde ise, yanma sonucunda  açığa çıkan ısı (enerji)  için, Ömür AKYÜZ,  nedense “madde içermeyen (dolayısıyla kütlesiz)  salt kinetik enerji” demiyor. Onun yerine, kinetik enerji (ısı) için “Moleküllerin gelişigüzel hareketlerinin kinetik enerjisinden başka bir şey değildir” diyor. Yani  maddesiz (molekülsüz) bir kinetik enerjiyi kabul etmiyor. Kinetik enerjiyi, belirli bir maddenin (molekülün) hareketinin sonucu olarak görüyor. Ve bu  (kinetik)enerjiyi  daha önce yapmış olduğu gibi, kendi başına (per se), izole bir halde bırakmayıp, hava moleküllerinin ilave enerjileri haline dönüşmek suretiyle  belli bir formdaki kütle enerji özdeşliğinin başka bir biçime, hava moleküllerinin kinetik enerjilerine, dönüşerek korunduğunu kabul etmiştir. Yani ortada imha olan; tümüyle yok olan bir madde yok; tersine, diyalektik olarak, farklılaşarak ve değişime uğrayarak ayni kalan hareket ve madde özdeşliği var. Belli bir formdan başka bir forma dönüşerek korunan madde ve enerji  özdeşliği var. Yoksa; kelimenin gerçek anlamında olduğu gibi, maddenin tümüyle enerjiye  bir dönüşümü söz konusu değildir; olamaz da zaten.  

Sayın Ömür AKYÜZ 'e sormak lazım, yanma olayı sırasında sadece ısı mı açığa çıkmakta, ortama aktarılmakta? Ayni zamanda  yanan nesnede ısı miktarına tekabül eden belli bir miktarda kütle azalması da olmakta mıdır? Isı alan ayni zamanda kütle de almış olmaz mı?

Daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi, enerji, madden ayrı olarak tek başına, izole, saf halde  var olamaz. Kütle enerji arasında, Altuğ ŞİŞMAN’nın da ifade ettiği gibi, her hangi bir dönüşüm  değil ; sadece ‘farkı ‘ esas alan bir  özdeşlik söz konusudur. Aksi takdirde  herhangi bir şey, özelliğine indirgenmiş olur.

Hareket , maddenin asli ve temel özelliği, maddenin doğasında var olan niteliği; ve kalıcı değişim hali olduğu için, madde harekete dönüşüyor demek anlamsızdır. Hiçbir güç maddeyi ‘hareket(in)e’  dönüştüremez ! çünkü ; nesnel gerçeklikte birbirinden ayrı, kendi başına,  karşı karşıya duran madde ve hareket olarak iki ayrı antite yoktur. Madde özü itibariyle dönüştürülebilecek bir şey değildir; madde ancak, zorunlu olarak tezahür eder;  dönüşen ise sadece maddenin mekansal (Özel) içeriğidir. Madde Hareket'e (enerjiye*) dönüşüyor dediğimizde, madde hareket (enerji)  özdeşliğini bozmuş; maddeyi enerjiden ibaret saymış oluruz ki bu da contradictio in adjecto olur. 

Daima, şeylerin hareket hali’nden söz  edilebildiğinden, özne-yüklem olarak hareket  vardır. yani bir şey  daima ‘hareket et(tiril)miştir halinde’dir (some thing is moved hali.). Şey ve Hareket birbirinden kopuk olamazlar. O yüzden; Maddesiz hareket (enerji) ve Hareketsiz (enerjisiz ) madde elde edilemez. Tıpkı maddeden ayrı, kendi başına, madde-siz Mekan ve Zaman'ın olamayacağı gibi.. Einstein, Relativite teorisinin özünü bir kaç sözcükle açıklamasını isteyen gazeteciye şöyle cevap vermişti: " Dünyadaki bütün şeyler kaybolsa da, Uzay-Zamanın yerinde kalacağına inanılırdı; rölativite teorisine göre ise, her şeyin kaybolmasıyla birlikte uzayın ve zamanın da kaybolması gerekir." 

Bir nükleer reaksiyonda (çekirdek tepkimelerinde) da  ortaya çıkan parçacıkların kinetik enerjilerinin bir kütle karşılığı vardır. Kütle karşılıklı bu kinetik enerjinin kaynağı, A.ŞİŞMAN’ın dediği gibi, durgun enerjinin (rest energy) kinetik enerjiye dönüşümüyle ortaya çıkmaktadır. Bu dönüşümün nedeni  ise nükleer reaksiyonun kendisidir. Durgun enerjinin bir kısmı çekirdeği oluşturan temel taneciklerin (proton ve nötron)  içsel yapısında bulunurken; bir kısmı da, bu  tanecikleri  elektriksel  itme kuvvetine karşı bir arada tutan  nükleer bağ kuvvetleri dolayısıyla var olan nükleer bağ enerjisi olarak bulunmaktadır. Çekirdeğin bölünmesi durumunda nükleer bağ enerjisinin   bir kısmı, bölünme sonucunda ortaya çıkan parçacıkların kinetik enerjisine dönüşmektedir.

Bölünme reaksiyonu ortaya çıkan parçacıklar hareketsiz ya da durgun parçacıklar değildir. Tam tersine yüksek hızları dolayısıyla da büyük kinetik enerjilere sahiptir. Bir parçacığın kütlesi, durgun halde en küçük değerini alırken, parçacık hızlandıkça kütlesi relativistik mekaniğinin yasalarına uygun olarak büyür. Eğer reaksiyon öncesi ve sonrası parçacıkların durgun kütlesine bakacak olursanız arada bir fark vardır. Ancak gerçekte reaksiyon sonrası parçacıklar durgun değildir. Ve hareketlerinden dolayı kütleleri, durgun haldeki kütlelerinden fazladır. Böylece; gerçek kütlelerini  yani  hareketli haldeki kütlelerini göz önüne alırsanız, reaksiyon öncesinde ve sonrasında kütlenin değişmediğini  korunduğunu görürsünüz. 

Eğer reaksiyon öncesinde ve sonrasında kütle miktarı değişmiyor ise kütlenin enerji dönüştüğünden söz etmek mümkün müdür ?  Ebette hayır ! Peki öyleyse değişen dönüşen  nedir ?  Dönüşen sadece maddenin formudur. Büyük bir çekirdek formunda bulunan madde iki küçük çekirdek ve bazı temel tanecikler formuna  dönüşmüş;  ve   buna bağlı olarak da durgun enerji kinetik enerjiye, durgun kütle de kinetik kütleye dönüşmüştür.

Kütle enerjiye dönüşüyor demek, enerjinin kütle içeriği olmadığı anlamına gelir ki, bu kesinlikle YANLIŞTIR. Bunun matematiksel dayanağı da, Einstein’ın DE=DMC2 ifadesidir.

Sonuç olarak, maddeyi hiçliğe (yokluğa) gömemezsiniz. Yokluk kavramı, insanın bir yanılsamasının ürünüdür. Madde ile ilgili her türlü kavram, buna “yokluk” da dahil, maddeden, maddenin soyutlanmasından  gelir. Yokluk, maddeye nazaran düşünülen bir antitedir. Yokluğu tasavvur etmek için maddenin olmadığı, bir madde-sizlik hali(?) önvarsaymak zorundayız. Biz ancak, Maddeyi yok farz etmek suretiyle, somutta değil, düşüncemizde, soyutlama yoluyla madde-sizlik denilen yokluğa ulaşabiliriz. Oysa; özü itibariyle Madde, var edici, tekil ve kalıcı olandır; ve hiçbir güç(?) maddeyi yok edemez. O yüzden; Madde ve madde olmayan (madde-değil, yokluk) yan yana birlikte, bir ikilik halinde, bulunamaz.

Bu bağlamda, Bir maddenin enerjisi ancak başka bir maddenin enerjisine aktarılabilir. Bir nesneden bir diğerine kütle dönüşümü olduğunda enerji aktarımı da olur. Yine ayni şekilde, bir nesne bir diğerine enerji aktardığında, aktarılan enerjinin eşdeğerinde, kütlesinin belirli bir miktarını da aktarır. Yani enerji, nesnel gerçeklikte, atom altı parçacıklar dahil, daima, bir cismin/cisimciğin “nin” “nın” takısı şeklinde, maddeye bağlı olarak vardır. Yani, daima belli bir sistemin,  cismin, maddenin, protonun, mezonun, beygirin, lahananın, makinenin, insanın…enerjisi olarak vardır. Tersi değil ! Kendi başına (per se), maddesiz, izole, saf bir enerji yoktur; olamaz zaten. Öyleyse; madde yok olup enerjiye dönüşemez. Çünkü; madde yok olmaz; ancak ve sadece, içeriğini dönüştürür; bütünlüğünü dağıtır ve formunu değiştirir/geliştirir. Bununu dışında madde ve enerji tasavvurları, yanılsamadır; gizemselleştirmedir (mistifikasyon). A priori gerçekliğin öznelci ve indirgemeci bataklığında debelenmektir. 

Dolayısıyla " Einstein'ın keşfi hiç de maddenin yerine enerjinin konması anlamına gelmez. Bir demir parçasını sıcak bir sobanın üzerine koyacak olursak, sobadan enerji aldıkça demir ısınır, soba da o miktarda enerji kaybeder. Klasik mekaniğe göre, demir parçasının ve sobanın ağırlığı değişmez- kütleleri ayni kalır. Ama, Einstein'ın bulgusu bu anlayışı boşa çıkarmakta ve nesne ile başka bir nesneye enerji aktarırken ayni zamanda belli bir miktarda kütle de aktardığını, bir nesneden bir başkasına kütle aktarılırken her zaman bir miktar enerji de aktarıldığını ifade etmektedir."( Boguslavski-Karpuşin-Rakitov-Çertekin-Ezrin, Diyalektik ve Tarihsel Materyalizmin Abecesi, Sol yayınları, Kasım 1994, s.71)

Einstein şunları yazmıştır: "... akkor halindeki bir demir parçası, soğuk olduğu zamankinden daha ağırdır; güneşten yayılan ... ışımanın enerji ve dolayısıyla kütlesi vardır; güneş ve ışıyan bütün yıldızlar, ışıyarak, kütlelerinden kayba uğramaktadırlar." ( Albert Einstein-Leopold İnfeld, Fiziğin Evrimi, Onur Yayınları, Ankara 1976, s.181)

"Bir demir parçası, sobadan ısı aldığında, böylece elde ettiği kütle, pratikte yok kabul dilebilecek kadar azdır. Ama, çok büyük miktarda enerji yayan güneşte güneş, saniyede 4 000 000 ton kütle kaybetmektedir. " ( Boguslavski-Karpuşin-Rakitov-Çertekin-Ezrin, Diyalektik ve Tarihsel Materyalizmin Abecesi, Sol yayınları, Kasım 1994, s.71)

Gündelik yaşantımızda ölümlü şeyleri göre göre, varedici ve yok edil(e)mez maddi öz olan Tekil'i, sonlu(finite) ve ölümlü sanırız; ve hayatta hiç bir şeyin olduğu gibi kalmadığını; her şeyin bir bir yok olduğu/yok olacağı düşüncesine ulaşırız. Oysa; fani ve sonlu olan, sadece, maddenin bir bütün olarak niteliksel yanıdır. Ölmek, yok olmak demek değildir. Ölen, sonlanan, yitip giden hep bu Tekil Madde'nin niteliksel bütünlüğüdür. Yani; diyalektiğin olumsuzlayıcı gücü karşısında, hamsinin hamsiliği; canlı varlığın canlılığı; güneşin güneşliği; Ahmet’in Ahmetliği; insanın insanlığı; protonon protonluğu; molekülün moleküllüğü.. hep ve daima, bir Bütün olarak dağılır, sonlanır; ve nesnel gerçekliğe katılır. 

Nesnel Gerçeklik,  tekil varlıkların   hem doğum yeridir hem de mezarlığı.. Ama; onların gerçekliklerinin temeli ve kaynağı olan maddi-nesnel niceliksel yanları ( kendinden ve kendiliğinden hareketli-değişimsel maddi öz), ait olmuş oldukları nesnel gerçekliğe katılarak (aktarılarak) yok olmazlar. Maddenin niceliksel yanı, yani nesnellik, kalıcıdır; ve sürekli yenilenen gerçekliğin bir ve tek kaynağıdır. Madde, bir ve tek nesnel gerçekliktir. Maddeden başka, ayrıca bir de 'yokluk' var-değildir. Sırf ve sadece, mutlak ve kalıcı olarak, bir ve tek “madde-hareket-enerji-değişim" ve onun sonlu çocukları(Mekan ve/ile Zaman) vardır. Sonsuzluk işte bu sonlu gerçekliğin(Mekan-Zaman)  kalıcılığı ve sürekliliğidir. Yani; sonlu, sonsuzun biçimidir. 

Boşuna kimse 'ikilik' çıkarmaya heveslenmesin ! Çünkü; yaratıcı Maddenin ateşten ocağına hiç bir yokluk, incir ağacı dikemez !

* Enerji'den anladığım maddenin hareket miktarı- hareket yetisi ve hareket kapasitesidir.





13 Mart 2012 Salı

Tonton Mapuset Teyzenin Falı

Geçen gün, ihtiyaç dolu insan dünyamı unutup, "neden evrende her şey var da hiç bir şey yok!?" diye 'saf düşünce' krallığının tahtında oturmuş; egemen güçlere zarar vermeden uzayın derinlikleri için kendi kendime biraz fikir üretiyordum. Güya nesnesiz tümel elde edecektim; evrensel avuntu işte !  “Ne çok bilmişliğimle” tam; "hiç bir şey" hakkında  her şeyi bilecekken ve  soyutun soyutluğuna (ultra deep) düşecekken, birden, "bütün ülkelerin işçileri ve ezilen ulusları birleşin" diyen bir sesle irkiliverdim. Tüm Hubble uzay teleskopluğumla baktım ( çünkü; nesne ve olay ile karşılaşmanın yerini hiç bir şey tutmaz!), uzayın derinliklerinde, ben ve uzaydan başka ne bir "sınıf mücadelesi"; ne  işçi, ne de ezilen ulus vardı...

Ama o sesi duymuştum işte. Ses, adeta bir koro sesiydi ama  hiç bir tanıdık sese benzemiyordu. Yurttan sesler kadınlar korosu desem o da değildi; zira, içinde, sanki kozmik erkek sesleri de olan ve her şeyin bir birine sürttüğü çınlama vınlama karışımı kosmozal gıcırtılı bir koro ses idi. Hasılı, ancak özel uzay kulağı olanların duyabileceği tuhaf bir sesti. Yoksa; gaipten sesler mi duyuyordum? Gerçi, atom-altı parçacıkçılar, her nasılsa, gaipten “Büyük Patlama (*Big Bang)” sesi duyabilmişlerdi ama; ben, gene de ürkmüştüm. Uzayın derinliklerinde daha fazla kalamayacağımı anlayarak, “**cosmological vertigo'ya” tutulmadan, düşünce ve korku hızıyla, sınıf mücadeleli insan dünyama geri döndüm. Ne de olsa hala toplumsal varlığız; bir hayvan sürüsüne geri dönecek halimiz yoktu ya!

Boşuna ‘insan insanın dünyasıdır’ dememişler değil mi? Fırtınada limana sığınan gemiler gibi en yakın “insan” limanına giriverdim. Çevremde benim gibi ücretli insanlar fink atıyordu. (sahi ya; şu insanlı dünyada ne çok ücretli-insan var!). Cosmological ürpermem geçsin diye, hemen,  ücret veren bir insanın mahiyetinde çalışan ücretli-insan'a bir kahve söyledim. Kahvemi yudumlarken hiç bir şey keyfimi kaçırsın istemiyordum. Dalga şıpırtıları, havada uçuşan martılar ve bedenimi ısıtan güneşle rahat ve mutluydum. Fakat, uzayın derinliklerinde duyduğum o acayip ses hala beynimi kemiriyordu. Dünyanın hayati bir meselesinin uzayda işi neydi ? Yoksa uzayın da piyasalaşması ve sömürgeleştirilmesi mi söz konusuydu ? Dünyada birleşemeyen işçiler ve ezilen milletler, uzayda kime karşı ve ne için birleşecekti ? Anlayacağınız, kahvemle mutlu olacakken soru üşüşmesine uğramıştım.

Mutluluğum daha fazla gölgelenmesin diye tam kahvemin son  yudumlarını  alacaktım ki, baktım; karşıdan annemin arkadaşı meşhur rüya tabircisi ve kahve falcısı Tonton Mapuset Teyze, Shakespeare propagandası yapa yapa geliyordu. Ayni zamanda iyi bir entellektüel olan  Tonton Mapuset Teyze, kabul günlerinde ve kamuya açık yerlerde Shakespeare'den ezbere soneler okumaya bayılırdı. Ve geçimini soneler okuyarak sağlardı. O, hiç bir şeye para ödemez; ihtiyacı olan şeyi almak için sadece Shakespeare'den soneler okurdu. Herkes onu tanırdı; mahallenin "tereyağlı var..","hala mı 100 biiin ?." kurabiyecisi Feridun Abi gibi biriydi o da...  Sokağa çıktı mı yürürken, sektirmez, muhakkak soneler okurdu.

Beni fark edince el ederek hemen masama buyur ettim. Ve ona da bir kahve söyledim. Kırmızı elma yanak besili yüzünde gülümsemesi hiç eksik olmayan Tonton Mapuset Teyze her zamanki  haliyle tontondu. Biraz tontonluktan sonra, ona, uzayın derinliklerinde başıma gelenden bahsettim. Zaten tonton olduğundan tontonca beni dinledi ve beni sakinleştirmek için o çok sevdiği Shakespeare'in soneleri'nden bir tanesini bana okudu :

yıldızlara danışmam yargılarımda,
yıldız falından anlamadığım söylenemez oysa;
ama uğurlu uğursuz haberler vermekle de değil işim,
ne bela, ne kuraklık, ne değişkenliğiyle mevsimlerin;
hiç yanaşmam fal bakmaya, yarınları okumaya,
fırtınadan, yağmurdan, rüzgardan haber vermeye;
gök kubbede bulduğumu kendime saklarım hep,
yarınlardan haber olsa da, iletmem prenslere.
bildiğim her şeyi senin gözlerinden öğrenirim;
o değişmez yıldızlar anlatır bana ne biliyorsam;
direnmeyi bırakır soyunu sürdürürsen eğer,
gerçekle güzel yan yana filizlenip yetişecek, der.
      bunun yapmazsan eğer, işte falın, bilmiş ol ki senin sonun
       gerçeğin de sonu olacak, ve güzelliğin kıyamet günü gelecek.

Anlaşılan fallanma zamanım gelmişti. Sone'de her ne kadar "hiç yanaşmam fal bakmaya, yarınları okumaya" dese de, Tonton Mapuset Teyza fincanımı eline aldı faltaşı gözlerle gözlerimden beni okumaya başladı.  Cosmological tuhaflığıma şöyle bir değindikten sonra ”yavrum” dedi, “son zamanlarda mülkiyet ilişkileriyle çelişkin olmuş. Bir vakitler malla mülkle gayet kendine uygun ilişkilere girmişsin, almışsın-satmışsın ama, bu ilişkiler senin üretim güçlerinin ve yeteneklerinin  gelişme biçimleriyken şimdi seni köstekleyen birer zincir olmuş. Bir zamanda mı desem üç zamanda mı, derhal bu ilişkilerden kurtulman lazım. Bak görüyor musun fincandaki şu bakla bakla zincirleri.. İşte bu zincirlerin her biri, seni ve özgürlüğünü esir almış; kımıldatmıyor. Neredeyse; varlığın, şu dev şirketlerin ve tekellerin varlığına armağan olmuş! Anlayacağın, şirket hayatı sana hiç yaramamış; şirket-adam(ı) olarak durumun çok kötü, zincire vurulmuş ve parayla zehirlenmiş bir halde yaşıyorsun. Sana yeni bir iş, yeni bir mücadele, yeni bir mekan ve yeni bir hayat; yeni bir aşk lazım. Eğer bunları var edemezsin, senin gerçeğinin ve güzelliğinin de kıyamet günü gelecek. Oysa; Shakespeare'in dediği gibi,  gerçekle güzel yan yana filizlenmeli değil mi?”

Faltaşı gözünü gözlerime dikerek ekledi : "bir de, her şeyi kafana çok takıyorsun be yavrum. Ne işin var senin cosmological vertigo’yla ? Bırak şu kosmozal gezintileri artık.. Somut dünyaya in! Sana mevzu mu yok şu yalan dünyada? Hem sonra, insan dediğin, Aristotales'in dediği gibi, zoon politikon’dur ?  Yani siyasal ve toplumsal bir hayvan.. Bak; düşmanların, seni, devrimle kurmuş olduğun cumhuriyetinden ve bağımsızlığından mahrum bırakmak istemiş; sense, bu tehlike karşısında kozmolojik gezintiye çıkarak seyirci kalmışsın be yavrum. Hani siyaset, nerede? Hangi mevzidesin? ona cevap ver önce.  Şayet; tarih ve siyaset  dışında kalırsan hiç bir egemen güç seni ciddiye almaz ki..! O yüzden; doğru mevzilerde boyun eğmeden siyaset üret ve  aslanlar gibi mücadele et; asıl hayata! Mücadele etmek, mutluluk kaynağın olsun! Bir de, sade ol; sade yaşa.. Hepsinden vazgeçtim, şiir oku biraz; şiir.  Shakespeare'in sonelerini mesela.. "Unutma; hayat, müzik gibi şiir de sever!

Tonton Mapuset Teyze, kahvesinden bir yudum daha aldıktan sonra sıra yaşam tarzımı eleştirmeye gelmişti. "Kafanın karışıklığı ve kafandakiler, yaşam tarzından ve içinde bulunduğun şu berbat şartlardan kaynaklanıyor senin. Hayatını üretme tarzın, genellikle, sosyal, siyasi, psikolojik ve fikri hayat süreçlerini de şartlandırır. Ama; Yaşam şartlarını ve ilişkilerini değiştirirsen, kafanın içindekiler de, sen de, değişirsin. Sen, bunu unutuyorsun işte.. Baksana şu fincandaki şekillere, onların bu varlığı olmasa ben nasıl falcılık yapabilirim ki !? Benim falcılık bilincimi ve sezimi belirleyen kahvenin imge oluşturan şu şekilleridir. Onlar olmasa ben falcı falan olamam; olsam olsam bir uydurukçu olurum. O yüzden bilinç ilişkilerinde nesneyle, somutla karşı karşıya gelmenin yerini hiçbir şey tutamaz. Çünkü; zihinsel ve ruhsal olan ne varsa, hepsi, pratik faaliyetlerimizin bir türevidir. Her bilincin kendine uygun bir de duygusu vardır. Bilinci duygusuz sanmayız; isteksiz bilinç bir işe yaramaz. 

Tonton Mapuset Teyze, dillere destan falcılığıyla bir nebze olsun "uzay gamı"mı almış; ve kendim hakkındaki beslemiş olduğum duygu ve düşüncelerime aldırış etmeden, bana öğütlerde bulunmuştu. Uzayın derinliklerindeki spekülatif faaliyetlerimden uzaklaşıp artık akıp giden hayata karışmalıydım. Aksi halde, cosmological boşluğa düşmekten kendimi alamayacaktım; ve  ayağımı toplumsal gerçeklikten  kesen bulutlar arasında "kavramsal yapı kurma" faaliyetine devam edecektim. Bir an önce bu kozmolojik düşkünlük'ten ayıkmam gerekiyordu.

Ben bu düşüncelere dalmışken Tonton Mapuset Teyze ferahlatıcı 'mapuset kokusu'nu süründükten sonra,"daha akşam yemeğini hazırlamadım hadi bana müsaade" diyerek ayağa kalktı. "Annene selam söylemeyi de unutma sakın" diyerek yanımdan ayrıldı. 

Tombul bedeninin arkasından bakarken fark ettim ki, Tonton Mapuset Teyze, aslında, seyyar olarak kamuya açık yerlerde anayasal hakkını kullanarak Shakespeare'i sevdirme propagandası yapıyordu. Ve  O,  bu sayede sevdiği bir işi yaparak aslında özgürleşiyor ve rahatlıyordu. Ona imrenmiştim doğrusu, çünkü; her türlü özgürleştirici eylem, bende, imrenme ve hayranlık duygusu oluştururdu. 

Bu arada, nasıl olduysa, Cosmological Vertigo'm gitmiş, onun yerine, Tonton Mapuset Teyze'nin yanımdan uzaklaşırken okuduğu ve  kulaklarımda çınlayan   Shakespeare'in o "yaratılışın en güzel örnekleri hep çoğalsın isteriz" diye başlayan eşsiz dizeleri  kalmıştı:

yaratılışın en güzel örnekleri hep çoğalsın isteriz,
dileriz güzelliğin gülü hiç solmasın,
ama nasıl tükenişe giden yol olgunlaşmayla başlarsa
anıları da, geride kalan körpe sürgün taşır.
oysa kendi ışıl ışıl gözlerinden öte kimseyi görmeyen sen,
hazırdaki bolluğu yok ediyor, kıtlık getiriyorsun :
o alımlı özüne en amansız düşman yine sen.
pürüzsüz tazeliğinle gözler alıyorsun şimdi,
olanca ışıltısıyla ilkbaharı müjdeliyorsun benliğinde
ve bırakmıyorsun goncanda gömülü varlığı, sıyrılıp çıksın;
tatlı huysuz, neler harcanıp gidiyor nekesliğinle,
      ya acırsın şu dünyaya, ya da oburca kendine saklarsın
      yer yüzünde payına düşeni, bir başına giderken toprak altına.


*Big Bang... Bu güne kadar Big-Bangci atom-altı parçacık fizikçiler ve astro-fizikçiler, ne hikmetse, şu meşhur Big Bang'in kosmozal mekanın neresinde meydana geldiğini bir türlü söyleyememişlerdir. "Patlayan", her ne ise, evrenin neresidir, belli değil!  Evrenin "neresi" patlamıştır; gösteren yok!  Yoksa bizatihi Evren(?) mi  patlamıştır belli değil? Ama Big Bang için evreni başlatan patlama diyorlar, yani henüz evren yokken ortada,  anlaşılan, patlayan her neyse, can sıkıntısında kendi kendine patlamış olmalı (kendi kendini patlatma sendromu); yoksa, bir patlatan(?) mı vardı işin içinde ? Şayet; bu büyük patlamada (ne kadar büyük?), patlayan ve patlatan "taraflar" varsa, patlatan ne diye  bir şaplak patlatmış patlayana ? Bu konuya bir açıklık getiren yok!. Tekrar soruyorum : patlayan, (evrenin ve zamanın) neresidir ? 

Big Bang bizatihi evrende ya da evrenin tamamında meydana gelmişse "evrenin tamamı" NERESİ oluyor ? Yok eğer, evren yokken bu patlama olmuşsa  patlatılacak malzemeyi bu yoklukta nerede(n) bulmuşlar ? Şu Big Bang konusunda bana patlamanın olduğu evrenin ve zamanın "neresini" gösterebilecek bir Allah'ın kulu yok mu ? Hem sonra, bunun "büyük" patlama olduğuna kim neye göre nasıl karar vermiş? Patlama niye "büyük" oluyormuş? Belki küçük patlamadır? Hani doğada her şey göreliydi? Bu büyüklüğün hiç mi niceliksel derecesi yok? Yani "daha büyük" veya büsbüyük hatta "en büyük" muhtelif bazı patlamalar olamaz mı? Ya bu "big bang" büyük patlamasından önce daha büyük bir "Ding Dong***" patlaması olmuşsa o zaman hepten mahcup olmaz mısınız? Kosmozal mekanın içinden patlamak geliyorsa bırakın patlasın kardeşim; zaman zaman hepimiz ve her şey bir şekilde patlamıyor mu zaten; ona niye illa hiçlikten bir kulp bulmaya çalışıyoruz ki?  

Anlaşılan sesimi duyan yok; kimseler cevaplamayacak sorularımı. Bari; kendimce ben cevaplayayım da konuya bir katkımız olur belki.

Şu mini minnacık atom altı parçacık aleminden koskocaman galaksiler alemine varana dek  nesnel-gerçeklik dışında yani Madde'nin Hareketinin ve Mekan-Zaman'ın dışında(?), maddesiz ve hareketsiz kendi başına, izole, tam, sabit, saf, her şeyi harekete geçirebilen mutlak bir Enerji var mıdır acaba?  Bilimsel olarak ister ısı ister elektrik ister her hangi  bir enerji türü olsun aslında hepsi de maddenin kendiliğinden hareketi olmadan var olamaz. Nesnel-gerçeklikte iş yapan Hareket Enerjisi,  atom-altı parçacıkların, kuarkların... kendiliğinden, kendi kendine sahip olduğu hareketlerinin bir sonucudur. Atom altı Parçacıkların  kendiliğinden hareketi(titreşimi) ve etkileşimleri  olmamış olsa  kinetik ve potansiyel enerji diye bir şey olmaz; evrensel mekanda, kozmik alemde herhangi bir iş de yapılamaz olurdu. Evren nesnel bir gerçeklik olarak karşımızda öylece duruyorsa bu durumda Big Bang' in o meşhur patla(t)ma enerjisi nesnel-gerçeklik dışında NEREDEN  gelmiş olabilir? Nesnel Gerçekliğin dışı-içi olamayacağına göre mantıken böyle bir "yer" olabilir mi? Dolayısıyla, nesnel gerçeklikteki hareket enerjisi ancak ve sadece bizatihi maddenin doğasından gelmiş olmalıdır.   

Madde, nesnel ve mutlak olarak, öncesiz ve  sonrasız var olduğuna göre ve var olduğu için "enerji"  maddenin  kendiliğinden hareketine bağlı olarak ortaya çıkar. Enerji daima, madde'ye özgü bir büyüklüktür ve  maddenin bir (nicel) özelliği olarak vardır. O yüzden Enerji Maddeye dönüş(e)mez, madde de enerjiye... Enerjinin maddeye dönüşmesi için kendi başına saf, izole maddesiz bir enerji türünün nesnel olarak var olması gerek ki; oysa yukarda belirtmiş olduğum gibi böyle bir enerji türü yok doğada. 

Einstein''in meşhur kütle enerji özdeşliği (eşdeğerliği) ilkesi bu gerçeği dile getirir. Yani ışık enerjiye dönüşmüş olan madde demek değildir. Işık, atom altı parçacıkların (foton) belli bir hızda maddi bir ortamda yayılma ve hareket etme biçimidir. Bu her hangi bir maddenin saf olarak enerjiye dönüştüğü anlamına gelmez. Örneğin beni ışık hızına çıkarsalar yani ışık haline getirseler benim nesnelliğimin yok olup enerji olmaz. Maddesel yanımın  karşılığı dönüşmüş olduğum "ışık" değildir.  Işık olmam, gerçekte  atom altı parçacıklarımın, atom ve moleküllerimin aklı afallatan bir hızda hareket ederek, ısınarak, kozmik ortamda ışık olarak yayılması; kozmik ortamı (karanlık maddeyi)  aydınlatması ve  parsek parsek upuzun bir yol (mekan) yapmış olması anlamına gelecektir.  Işık olmamdan ötürü Madde olarak eksilmişliğimin ve  eksikliğimin karşılığı, eşdeğeri, şimdi ışık olmuş olan şu hareket enerjimde aranmalıdır.  Harcamış olduğum maddi güçlerimin, enerjimin karşılığı, eşdeğeri şu gördüğünüz ışıktadır bulunmaktadır.  Yani ben maddiliğimi vererek saf bir ışık enerjisine dönüşmedim. Yani ortada bir madde-enerji dönüşümü yok; sadece madde ile enerji arasında bir eşdeğerlik bağı ve  bağlantısı var. 

Madde yok edilemediği için, hareket te yani Enerji de yok edilemez; sadece, başka bir maddi forma enerjisi aktarılır. Ama; Madde, asla saf enerjiye dönüşmez; yani sırf ve sadece enerji'ye dönüşen; kendi başına saf halde bulunan bir Enerji olan tekil bir Madde yoktur; olamaz. Çünkü; Madde yok olmaz ve yok edilemez. sırf ve sadece, mutlak olarak yaşar-kalır. O yüzden; Evren (Universe), madde mutlak olarak var olduğu için vardır ve Zaman gibi, maddenin varoluş biçimidir. Einstein'ın Görelilik kuramı göstermiştir ki Madde-Hareket ve Mekan-Zaman birbirlerinden ayrı olarak  kendi başlarına var olamaz. 

Madde derken de belirli bir maddeyi değil, kategorik olarak, sonsuz somut içerik ve biçiminden ayrı olarak düşünülen; sonsuz çeşitlilikteki her tekil-belirli madde'deki   yaşarkalıcı-yokedilemeyen-varedici zorunlu müşterek nesnel öz ile bu nesnel öz'ün, kendinden, kendi kendine ve  kendi için tezahürü olan Hareket'i anlaşılmalıdır.. Yani, Madde, yaratıcı özne Hareket ile Kalıcı-yokedilemez nesne'nin birliği ve özdeşliğidir. O yüzden "evren niye var ve olduğu gibi ? " diye soranlara en iyi cevap : "çünkü Madde var" olmalıdır. Ama madde niye var diyorsanız Spinoza'nın dediği gibi onun nedeni kendisidir; kendindedir; BİR VE TEK' dir; yani; maddeden başka hiç bir şey yoktur, sırf ve sadece madde vardır; çünkü; madde  CAUSA SUİ.. dir. 

Evren, fenomenlerin entegral bütünlüğü; kalıcı cosmic hareket'e(değişim'e) bağlı olarak doğan kozmosal mekansal bütünlük olduğu için; ve kategorik olarak  bir Bütünlük olduğu; ve sürekli olarak değişime uğrayıp; ve istikrarlı olarak bir halden diğer hale geçerek geliştiği için; evrenin bir başlangıcı olamaz. Evreni bir film şeridi gibi geriye yani başa(!) sarsak daima biten ve başlayan olay ve süreçlerle karşılaşacağımızdan bu asla mümkün ol(a)mayacaktır.  Zaman, başlatılan bir büyüklük değil, madde'ye bağlı olarak ve maddenin tezahürü sonucu olan bir büyüklüktür. Madde'nin bir başlangıcı olmadığından Zaman'ın da bir başlangıcı yoktur ve olamaz! Evren ise,  olay, süreç ve şeylerin evrensel bir bağlılıkla iç içe geçtiği ve her şeyin ilişki ve birlik  içinde yüzdüğü uçsuz bucaksız ve sonsuz bir yok olma ve var olma  denizi'dir

Genel anlamda ve genel olarak Evren (universe) olmadığından  ancak ve daima, evrenin sadece belirli bir bölümü veya belirli safhası (aşaması) bilimin konusu olabilir. çünkü, evren bir Bütün ve somut olarak cosmic flux (kozmik akış) olduğundan, evren, kendi başına 'bir Bütün' olarak,   bilimin konusu olamaz. Yani; hiç kimse "evren neresi ?" sorusuna belirli bir yer göstererek "aha şurası" diye bilimsel bir cevap veremez. Çünkü bu sorunun kendisi, pseudo, bilimdışı bir sorudur. (bu arada ben bir soru sorabilir miyim ? Halil Korkmaz'ın "Şiir Hangi Sözcüklerle Yazılmalı ki? kitabında okumuştum, Osman Hakan A.'ya ait bu dizeyi: " Ey bu şiirin şairi...zaman neresi" ?)

Haliyle, "evrenin doğasını belirleyen ne ? " diye de soru soramayız. Çünkü; evren, sabit-saf- değişmez- mutlak olmadığı için; ve olan-olmakta olan; ve olacak olan(yanan-yanmakta olan-yanacak olan  bir ateş-nehir, cozmic flux; ve ebedi istikrar) olduğu için, bu bağlamda, "evrenin doğası"  ne anlama gelir ki ? Belirlenmemiş bir şeyin doğası olur mu ? Ancak; yaptığı harekete ve uğradığı değişime  bağlı olarak belirli ve sınırlandırılmış şeylerin doğası söz konusu olabilir. Evrenin sabit, saf, tam ve zaman dışı bir doğası olmadığından 'Evren'in Doğası ne? sorusu' da pseudo'dur. Nasıl ki meyve'nin doğası ne diye soru soramıyorsak, ancak ve sadece, üzüm, incir, karpuz, kavun, şeftali.. gibi somut belirli tekil meyvelerin doğasını araştırıp; bilimsel olarak bilebiliyorsak; evren de, kendi başına, meyve soyutlaması gibidir. O, sadece bir  bütünlük ifade eder. Somut, belirli ve sınırlı; sonsuz sayıda sonlu tekil nesne-olay-süreçlerin dışında, kendi başına (per se), izole, fix, saf, mutlak, bir evren yoktur; olamaz ! Tıpkı; meyve olarak meyve'nin ol(a)maması gibi..

Evren, bizatihi, sonsuz bir varoluş-yok oluş süreci olduğu için, bu sonsuz sürecin doğasını araştırmak nafile bir gayrettir. Ve metafiziktir ! O yüzden; 'her şeyin teorisi'ni araştırma gayretleri de metafiziktir. Her şeyin (mutlak) bir Bütün olarak teorisi ol(a)amaz; ancak ve sadece, belirli -sınırlandırılmış-sonlu  şeylerin-olayların-süreçlerin teorisi olur. Zira; Evrendeki "her şey", bir Bütün olarak, belirli bir şey değildir.  Ancak; belirli bir yerdeki ve zamandaki her şey(ler)den bahsedebiliriz. Elbise dolabındaki her şey, patates çuvalındaki her şey, falan bankadaki her şey, bedenindeki her şey(organ), kasadaki her domates, Avrupa'daki her dağ, Fransa'daki her işçi, her sınıflı toplum, Akdeniz'deki her balık; dünyadaki her nehir, güneşteki her patlama; saman yolu galaksisindeki her yıldız, ... Bütün bunların, bilimsel incelemesini -araştırmasını; teorisini yapabiliriz; çünkü, hepsi de, belirlenmiş, sınırlandırılmıştır . Ama dikkat, evrendeki her şeyin(?) teorisini yapamayız(çünkü sınırlandırılamaz ve ölçülemeyen olanın teorisi yapılamaz.). Aksi takdirde, bütün zamanlar, bütün mekanlar için geçerli  tümel(mutlak) bir teori yapmış oluruz ki,  bu teorinin, gerçek somut dünya karşısında, bir  karşılığı yoktur/olamaz.. .

Evrendeki her şey demek, bütün zaman (geçmiş-gelecek-şimdi) ve mekanlardaki  'olmuş olan-olmakta olan; ve ne olacaksa o olan' her şey demek olduğundan, bu da, sonsuz farklı ve çeşitli (şartlardaki-ilişkilerdeki-durumlardaki) her şey demektir. Bu yüzden; evreni, bir bütün olarak, belirlenmiş-sınırlandırılmış belli bir nitelik olarak "her şey" diye sınırlandıramayız,  çünkü nesnel gerçeklikte, sabit, mutlak, değişmez bir sınırlama (belirleme) yoktur; aslolan panta rei'dir !!. Evren, bir bütün olarak, her an sürekli olarak, değişmekte ve dönüşmekte olan kesintisiz gelişim sürecidir.. Ancak; belirli şeyler anlamında, her şey, bilimin konusu olabilir ve belirlenmiş, sınırlandırılmış her şeyin doğası ve yasaları bilinebilir. Bu manada, bilen özne için, hiç bir şey bilinemez değildir. Ancak; bilen özne karşısında nesnel gerçeklik mutlak, bizim onun hakkındaki bilgimizse rölatiftir . Zira, Hegel'in belirttiği gibi, Minerva'nın baykuşu alaca karanlık olunca uçar. Yani; önce olaylar yaşanır ardından onun bilimi yapılır. 

Ve biz, ancak, bu sayede, yani Sonlu (finite )  ve sınırlandırılmış-belirlenmiş şeyleri; yani, nesne, olgu, olay, süreç ve ilişkileri...bilimin konusu yapmak suretiyle   Sonsuz'u ve mutlak (yaşar-kalıcı değişim)' i bi(lebi)liriz.  Çünkü; Sonlu(varlık) dediğimiz şey, esasında, Sonsuz'un biçim ve görünüşüdür. Yani; Sonlu varlık, belirlenmiş-sınırlandırılmış Sonlu varlık biçimindeki Sonsuz olduğu için, biz Sonlu varlığı, sınırlanmış-belirlenmiş olan varlığı, bilmekle, aslında ve bir bakıma, Sonsuz(luk)'u da bilmiş oluruz. Çünkü; Sonlu'nun dışında(?); ve Sonlu(varlık)'dan  ayrı olarak, kendi başına(per se), saf, sabit, tam, izole ve mutlak bir "özne" halinde ayrıca bir Sonsuzluk(mutlak) yoktur. yani; Sonsuzluk, Sonlu'nun bittiği yerde(?) başlamaz; aksi takdirde, Sonsuzluk, Sonlu ile sınırdaş olurdu ki, o zaman da Sonsuz, Sonlu ile sınırlandırılmış olduğu için, Sonsuzluk (diye bir şey) ol(a)mazdı. Fakat; Sonsuzluk, Sonlu'ya; Sonlu da, Sonsuzluğa  indirgenemez; aralarında daima fark vardır.

Sonsuzluk, her Sonlu'daki zorunlu-kalıcı-müşterek taraftır. Nesnel gerçeklikteki her tekil varlığın hem gidici-geçici-sonlanıcı; hem de kalıcı-sonsuz yanı vardır. Her Tekil varlık, "Tekil" nesnelliği itibariyle kalıcı ve sonsuz(infinite); "Gerçekliği"(mekansal-zamansal oluşu) itibariyle de, Sonlu(finite) ve geçicidir. Biz, gerçekliğin gidici, geçici, SONLU olduğuna bakarak, nesnelliğin de sanki Sonlandığını; ve geçici olduğunu sanıyoruz. Oysa; "nesnellik", mutlak olarak yaşar-kalıcı olup; gerçekliği doğuran sonsuz olasılıklar rahmidir. Her şey ona bağlı olarak ortaya çıkar. Orada, zamanla sahne alacak olan her şey, sonlu ve geçici olan mekan ve zamanda boy gösterir. Aslında, daha öncede belirtiğimiz gibi, bu bir bakıma, sonsuz'un boy göstermesidir mekan zamanda. Çünkü; kendinden hareketli Tekil Madde (mutlak) zorunlu ve özgür olarak (Tekil Madde'nin kendinden hareketi, zorunlu olarak özgürdür) mekan ve zamanda sonlu olarak tezahür eder. Biz sonlu'da, önceden, belirli bir amaçla belirlenmemiş olan değişimsel mutlak özün(sonsuzluk) tezahürünü görürüz.

Sonuç olarak, sonsuzluk, belirli mekan zamanda belirli bir muhteva ve biçimde zorunlu ve özgür olarak kendini sınırlandırarak var olan sonlu(finite) varlık demektir.  Sonlu ise, belli bir mekan zamanda gerçek olan sonsuz(luk) demektir. Nesnel gerçekliğin nesnellik (nicelik-kalıcılık) yanı sonsuz'a; gerçeklik yanıysa sonlu (niteliksel-gelişimsel)'ya tekabül ettiği için, sonsuzluğa nazaran sonlu varlığı, nicelik olan niteliktir diye de tanımlayabiliriz.  Mutlak varlık olarak 'Tekil Madde'nin  var olması demek, causa sui (nedeni kendinde, Spinoza) olarak kendi kendini sınırlandırmak, belirlemektir. O yüzden; ancak ve sadece ; sonlu, yani sınırlandırılmış-belirlenmiş varlık olarak sonsuz olunur. Sonlu'dan ayrı olarak Sonlu'nun dışında kendi başına bir Sonsuz(luk) yoktur ve olamaz.. Dolayısıyla; her Tekil Varlık, sonlu ve/ile sonsuzun özdeşliği ve birliğidir. Yani; her Tekil Varlıkta(sonlu-sonsuz varlık) sonsuzluk, geçici ve sonlu bir hayat bulur. Ve bu hayat süreci hiç bitmez; sonsuzluk da budur zaten : sonsuz(olarak) sonlanma süreci !

** Ronald Wright'ın "A Short History Of Progress" kitabında yazdığına göre, Fransız ressam Paul Gaugine'nin yakalandığı Kozmik denge kaybı ve sersemleme hastalığı.

*** Ding Dong,  Rahmetli babamdan kalma duvar saatinden esinlenerek benim ürettiğim bir terimdir, "ritmik büyük patlama" demek. Evrensel Devrim anlamına da gelir. Evren, bir bütün olarak, ritmik hareket ettiğinden, kendiliğinden ve zorunlu olarak, kendi üzerine baskı uygular ve evrensel bir sıkıntıya yol açar. Evrenin belirli bölgeleri bu evrensel baskıyı kaldıramaz ve  belirli aralıklarla ve gelişiminin belli dönemlerinde ritmik olarak sıkıntıdan patlar; yani "devrim" olur. ve evrenin her yerinden duyulan bu devrimci büyük patlamalar hiç bitmez. İşte, belirli aralıklarla ve belirli gelişim aşamalarında periyodik olan bu büyük patlamalara, biz, bir duvar saatinin düzenli ritmik salınım periyotlarını andırdığı için Ding Dong diyoruz. Kalıcı(maddesel)  ritmik hareket evrensel olarak varsa, sayısız çeşit ve çoklukta belirli evrensel büyük patlamalar da var demektir. Evren bu,  nihayetinde elbette (sıkıntıdan) patlayacak!! Hem sonra; bu kadar evrensel baskı ve sıkıntıya kim olsa patlar! Toplumsal tarihi gelişime bir bakın, toplumsal 'Büyük Patlama'larla, yani devrimlerle dolu olduğunu göreceksiniz. O yüzden; kimse evreni Büyük Patlama (Big Bang)'dan başlatmaya kalkmasın. Evrensel Zaman, Toplumsal Tarih gibi, büyük patlamalarla doludur; ve bu büyük patlamalar sonsuz sonlu gelişim süreçlerinin devrimci dönüşüm anlarıdır.

13 Şubat 2012 Pazartesi

AĞAÇLARDAN GÖZÜ KAMAŞAN ORMANI GÖRMEZMİŞ

Acaba; biz neden daha leb demeden leblebiyi anlayamıyoruz !? "ba" dedik mi bunun "bağımsızlık"; "an" deyince de bunun "anne" demek olduğunu anlamak bu kadar zor mu !? Bir bakışta her şeyin ıcığını-cıcığını çıkarmış olsak ne olurdu sanki!  Göklerde, denizlerde, yer yüzünde neler olup bittiğini şöyle göz açıp kapama aralığında bilsek iyi olmaz mıydı? Ne yani; koca bir insanlık tarihini anamızın karnında öğrenmiş olarak doğamaz mıydık!? Gerçi; bir bakışta aşık olabiliyoruz; ama, nedense bir bakışta nesnel gerçeği şıp diye anlayamıyoruz bir türlü; öyle değil mi?

İşte; bir yığın zahmet sana! İşin yoksa, insanı ve toplumu anlayacağım ve açıklayacağım diye kafa patlat dur; dünyayı ve olayları düşün babam düşün..! Keza; o somuttan bu soyuta;  bu soyuttan o somuta sıçra dur. Ya ben bu kadar çok ve çeşitli olayları bir çırpıda nasıl bilebilirim ki; buna ne duyum gözüm, ne de zihin gözüm yeter!

Hem sonra; dikkat ettiniz mi, doğada ve toplumda, hiç bir şey olduğu gibi, olduğu yerde, olduğu biçimde kalmıyor değil mi ? Şöyle; kaba bir gözlemde bile, bize ilk görünen şey: değişen, hareket eden şeyden ziyade, her şeyin hareket halinde olduğu ve değişime uğradığı gerçeğidir. Yeşil bildiğimiz yaprak vakti gelince sararıp soluyor; süt diye bildiğin sıvı mayayı yedi mi uygun ısıda yoğurt oluveriyor; Güneşi gördü mü eriyiveriyor sokaktaki kar.. toprağa düşen tohum toprağı itip filiz oluyor.. Birken iki; ikiyken üç ve çok olanlar.. ölenler.. doğanlar.. büyüyenler.. Hasılı; değişime uğramayan şey yok! "Şey" ve "Değişim" birbiriyle özdeşlik halinde. Yani; ayrılmaz halde, Şey-siz Değişim; Değişim-siz Şey yok! Şimdi ben, sürekli değişime uğrayan şeyleri ve sınırsız çokluk ve çeşitlilikte olayları, o muazzam bütünü nasıl anlayacağım peki? Kafamı kaşıyarak mı ? Kafam karıştı vallahi !

Vaktiyle Herakleitos diye bir bilge varmış, buyurmuş ki : "her şey hem kendisidir, hem kendisi değildir". Bu ne acayip şey öyle! Bir şey kendisiyse kendisidir; kendisi değilse de kendisi değildir değil mi yani ? Bunca yıllık şu zeytin ağacı kendisi değil de ne yani !? Hem sonra "kendisi" dediğin ne ? Sabit, tam, mutlak, saf, yalıtık bir şey mi bu? Biz sizi 1gram uranyum 238 izotopu (238U) olarak bilirdik; fakat, sizin 0.5 gramınızın 4,5 milyon yıl sonraki hali meğer kurşun atomuymuş(206Pb). Bu durumda siz gerçekten(?) nesiniz? Uranyum 238 izotopu mu; yoksa kurşun atomu(206Pb)  mu ? Ya da zamanla, niteliksel bir dönüşüme uğrayarak, 'her ikisi birden olma' gibi bir özelliğiniz mi var ?  Niye her neyseniz o olarak kalamıyorsunuz? Tuhaf bir çelişki doğrusu !

Benim bildiğim, farzı misal, şu uç uç böceği, uç uç böceğinden, yani kendisinden başka, ne karafatmadır; ne pire; ne de her hangi bir  böcek; olamaz da zaten;  sıkıysa olsun bakıyım !İşi yok da kendi varlığını inkar mı edecek!? O gene uç uç böceğidir hep, değil mi yoksa !? Peki, benim göremediğim ne var burada, onu söyler misiniz ? " inkarın inkarı" dedikleri şey mi yoksa?

Şimdi bak, şayet Herakleitos'un söylediği gibi her şey "panta rei" ise, yani, sürekli dönüşme-gelişme-ve değişme halinde bir akış ise; her şey bir çay, dere, akarsu gibi sürekli akmakta; ve kalıcı ateş gibi sürekli yanmaktaysa, uç uç böceği elbette uç uç böceği olarak kalacak; ama o, hep, değişim halindeki, sürekli değişmekte olan uç uç böceği olarak kalacak, ta ki sonlanıncaya kadar. Yani; uç uç böceği, her hangi bir anındaki durumuna indirgenmeyecek ve o andan ibaret olmayacak...

Tamam da, bu bakış bize uç uç böceğinin ne olduğu hakkında bir şey söylemiyor ki. Oysa; ben uç uç böceği hakkında özel bir şey , bir ayrıntı öğrenmek istiyordum. Mesela uç uç böceğinin üstündeki o benekler nereden geliyor ? Uç uç böceğinin en fazla ömrü ne kadar ? Gene mi bana araştırma ve inceleme; gözlem ve deney diyeceksin. Yahu kardeşim; ben, uç uç böceği hakkında hazırlop bir bilgi edinemeyecek miyim şu hayatta ? Şöyle, gözlem ve deneye gerek kalmadan, şu uç uç böceğini, *a priori,  bir bakışta anlayıversek ya !  Hazmedemese de bir oturuşta dünyaları yiyebilen midemiz gibi aklımız da bir düşünüşte dünyaları öğrenemez miydi sanki !?

O dediğin olmuyor işte hayatta; çünkü; "bir bakışla" ve "görme duyusu"  ile uç uç böceğinin nasıl bir böcek olduğunu anlayamazsın. "Nasıl"ı anlamak için, soyuttan somuta (somutun kavramına) yükselmen lazım. Uç uç böceğine belli bir biçimde bakmakla, onu, ait ve sahip olmuş olduğu ilişkiler ve bağıntılar bütününden (contex)  SOYUTLAMIŞ; koparmış ve yalıtmış oluyorsun. Yani; o benekli  uç uç böceğinin o muazzam gerçeğini, çok çeşitli belirlenimlerini sınırlamış ve  bir bakışa, belirli bir görme duyusuna İNDİRGEMİŞ oluyorsun. Oysa; doğada bu haliyle, yani, ilişkilerinden ve ait olmuş olduğu bütünden soyutlanmış haliyle  soyut uç uç böceği yok. O daima, somut uç uç böceği olarak var. 

O yüzden; uç uç böceğini bilmek ve tanımak için onu sadece algılamak yetmez; kavramlarla da, kategorilerle de   ifade etmek; zihinsel işleme tabi tutmak gerek. Zira, nesnel gerçekliğin özünü  ve yasalarını, sadece, kavramlar ve kategoriler yansıtır. Anlayacağın, gerçeği bilmek için soyuttan somuta(somutun kavramına) yükselmek lazım. "Canlı Algı",  "Soyut Düşünce"nin  yerini tutmuyor. Algılamak başka, soyut düşünce başka. Ne demiş bir diyalektik ustası bilgi sürecine dair : "canlı algılamadan soyut düşünceye buradan da pratiğe" işte sana bilgi edinmenin diyalektik yolu !

Peki; bilgi sürecinde "soyut" dediğin ne ? Hegel'in "idée(Fikir)"si nasıl ki kendi imkanlarını ve kapasitesini görmek için kendinden ve kendi kendine bir hareketle somutlaşıyorsa, diyalektik bilgi sürecinin "soyut" kavramı da tıpkı Hegel'in idée'si gibi, başlangıçta örtük'tür. Kendi imkan ve özelliklerini henüz tanımamış ve sunmamıştır. Bilincin ve soyut düşüncenin görevi, ondaki bu örtüklüğü açmak; ona çok sayıda ve çeşitlilikte belirlenim kazandırmak suretiyle, soyut kavramı, somut(un) kavram(ı) mertebesine taşımaktır. Yani ; soyutu somutlamak; bir düşünce somutu haline getirmektir. O yüzden; bilgi süreci, daima, kavramlar aracılığıyla, soyutun somutlanması sürecidir.

Maddeci Diyalektik bilgi sürecine göre, "soyut", daima, gerçekliğin bulanık, sisli, ve bütünsel olmayan bir tasavvurudur.  Somut ise, Marxa göre, "çok sayıda belirlenimin bir noktada bağdaşmasının sonucunda doğmuş bulunan bütünlük'tür."  Ben size şimdi bir meşe palamudu göstermiş olsam, bu meşe palamudu acaba, geniş gövdesi ve yapraklı dallarıyla gelişmiş bir meşe ağacının yerini tutabilir mi? İşte, diyalektik bilgi sürecinde, gelişmiş meşe ağacına nazaran meşe palamudu soyut'u temsil eder; gelişmiş ulu meşe ağacı ise, meşe palamuduna nazaran somut'u temsil eder. Bu durumda; başlangıç, ancak; soyut bir kavram(çok sayıda belirlenimin birliği olan meşe ağacına nazaran henüz aktuelleşmemiş; ve otodinamik gelişim sürecine   virtuel olarak sahip olan meşe palamudu) olabilir. Düşünce, soyut kavramdan hareketle somutun (çok sayıda belirlenimin ve özelliklerin bağdaşmış birliğini temsil eden meşe ağacı)  kavramına ulaşır. Böylece, nesnel gerçeği bilme sürecinde soyut kavram aşamasından somut kavram aşamasına geçilmiş olunur.

Diyalektik ustası Lenin "Felsefe Defterleri'nde diyor ki: "hareketi, onun devamlılığını durdurmadan, onu basitleştirmeden, onu zorlamadan, ayırmadan, onda canlı olanı çekmeden temsil edemeyiz, ifade edemeyiz, ölçemeyiz, betimleyemeyiz. Hareketin düşüncede temsil edilmesi her zaman onu dondurmak, parçalamak anlamına gelir. Ve sadece düşüncede, hareket konusunda değil, ama bütün kavramlarda da böyle olmaktadır."

Hegel'in "doğa mantiki fikir olarak, tin olarak gelişir" ifadesine yaptığı yorumda ise Lenin şöyle demektedir:  "Mantık, bilgi teorisidir. Bilgi, doğa'nın insan tarafından yansıtılmasıdır. Fakat bu basit, dolaysız, tüm bir yansı değildir. Bu süreç bütün bir dizi soyutlama, ifade ediliş, kavramlaşma, kanun vb...den ibarettir. Ve bu kavramlar, kanunlar, vb..leri dahi, ebedi olarak hareket halinde olan doğanın, evrensel kanunlarını göreli(rölatif) olarak sarmaktadır. Gerçekten, objektif olarak üç uç vardır: 1-doğa; 2-bilgi; 3-doğanın bilginin içine yansısının şekli.  Bu şekil, kavramlar, kanunlar, ulamlar(kategori) ibarettir. İnsan, doğayı "dolaysız tümlüğü" içinde, bütün zenginliği ve karmaşıklığıyla bir tüm olarak kavrayamaz-yansıtamaz- yeniden üretemez.  Onun bütün yapabileceği, soyutlamalarla, kavramlarla, kanunlarla, evrenin bilimsel bir tasvirini yaratarak ona sonsuza dek yaklaşmaktır." 

Bilgi neyle başlayacak? Lenin'e göre, bilgi, daima nesneden ve nesne ile pratik temastan doğmaktadır. Öyleyse; Tümlük olarak alınan doğadaki nesneden; verilmiş Bütün olarak nesnenin kendisinden  başlanılacaktır ama, onu, yani bilginin nesnesini, toplumsal ve tarihsel ihtiyaç ve amaçlara göre soyutlayarak, parçalayarak, yalıtarak işe başlanılacaktır. Evet bilgi edinmek için insanlar, bununla başlar, "fakat hakikat başlangıç değildir. onun sonundadır; daha doğrusu onun devam edişindedir". Dolayısıyla, hakikati arayan düşünce, nesnel gerçeği parçalamak, geçici olarak dondurmak, hareketsiz bırakmak zorundadır ki bu sayede, tümü, bütünü yeniden bulabilsin; ve düşüncede yeniden üretebilsin, kurabilsin. O yüzden, düşüncenin hareketi, her zaman, eksik(yaklaşık), göreli bir biçimde kalır; ve gittikçe daha derin ve gerçeği daha kucaklayıcı bir mahiyet kazanır.

Şayet, her hangi bir algı, "bilgi" olacaksa mutlaka  "soyutlamadan" geçmek zorundadır. Ama soyut düşünceyi  bir tehlike beklemektedir: Nesnel Gerçekten ayrılmak; incele(nil)en  belirli bir nesnel gerçeği bütünden yalıtmak/ayırmak.. Bu, idealizmde olduğu gibi, insanı, boş, yararsız, izole, mutlak soyutlamaya da saptırabilir. Çünkü; idealist-metafizik bilgi(lenme) sürecinde, incele(nil)en nesnel gerçeği bütünden ayırıp; ve nesnel gerçeklikten  ayrılıp bulutlar üstünde inşaat yapmak her zaman mümkün. Oysa, Maddeci Diyalektik Soyutlama, bizi hakikatten uzaklaştırmakla birlikte, bizi gerçeğe yaklaştıran doğru bir soyutlamadır. O yüzden, sapan ve sapıtan aydınlar, aslında, bilimsel soyutlama yetenekleri ve güçleri yetersiz olduğu için/olduğu ölçüde sapmış, idealist-mistik ve indirgemeci subjektif aydınlardır(!).

Bilgi sürecini meydana getiren  unsur ve aşamalardan(moment)  her hangi birini  ayırıp onu mutlaklaştırırsak eğer, metafizik idealizmin bir türünü elde etmiş oluruz. Örneğin,  pratiği ayırıp mutlaklaştırın, Pragmatizmi elde edersiniz. Duyuyu ve olayı, özden ve kendinde şey(?)'den ayırın, Deneyciliği veya Sensüalizmi, Bilinemezciliği(agnostizim) veya Pozitivizmi  elde edersiniz. Bilim insanının faaliyetini ayırıp mutlaklaştırınız, Öznelciliği elde edersiniz. İzafi'den, anı ayırınız ve onu mutlaklaştırın  Rölativizmi vb.ni elde edersiniz. (Oysa, izafi ile mutlak arasındaki "fark" bizatihi izafidir zaten. Mutlak ve İzafi ölü taşlaşmış kavramlar değildir. Bunlar canlı ve birbirlerine dönüşebilen kavramlardır. Lenin'e göre,"mutlak ve izafilik, sınırlılık ve sonsuzluk tek ve ayni bir evrenin dereceleridir". Bilincin kendisini ayırınız ve mutlaklaştırın genel olarak İdealizmi elde edersiniz. Demek ki, her tür idealizm, canlı( bütün) bilgi sürecini  sakatlar ve durdurur. Ve Lenin'in belirttiği gibi: "İdealizm, bir urdur, bilginin bir an'ını irileştirir".Ya duyuyu, ya kavramı ve soyutluğu, ya da eleştirici şüphenin ve yargının geçici olarak askıya alınışının anını irileştirir. Oysa; Diyalektik Materyalizm, bilginin, canlı, bütüncül sürecini ve unsurlarını kırpmaz; bilgi sürecinin tüm unsurları ve aşamalarına göre  bir bütün olarak tanımlanır.

Dünyaya her zaman lazım (olacak) olan adam Marx'ın belirttiği gibi "somut", özne-nesne ilişkisinde, gözlem ve tasavvurun hareket ve başlangıç noktası olduğu halde, düşüncemizde, zihnimizde bir "sonuç", bir sentez olarak bulunacaktır. Ama bu, yani zihinde kavramlar aracılığıyla yeniden üretilen somut (kavramı) ile, zihnimize konu olan somut'un bir ve ayni olduğu anlamına gelmez. Yani; zihinde üretilen somut,   (nesnel) somut 'un kendisi değildir; aralarında fark vardır.  Nasıl ki somut kedi ile, zihinde yeniden üretilen kedi kavramı bir ve ayni değilse. Zira kedi miyavlar ama kedi kavramı miyavlamaz (Spinoza'nın köpek ile köpek kavramı arasındaki farka atıf yapması gibi.. malum; köpek kavramı havlamaz ama her  köpek havlar !)

Bu bağlamda belirtmek isterim ki; Hegel'i ve Marx'ı bilmeden Tarihsel Gerçeği bilen(!) kesirli aydın tipleri, çok bilmiş 4/4 bütüncü aydınları tenzih etmiyorum,  zihnimize ve düşüncemize  konu olan somut ile, zihnimizde yeniden üretilen somutu, birbirlerinin yerine koyarak  gerçeği tahrif ederler; ve mütemadiyen ve kaçınılmaz olarak indirgemeciliğe ve sübjektivizme (öznelcilik) düşerler.

Georg Lucacs'ın da belirttiği gibi Hegel'de "gerçek bütündür".

Peki; Gerçeği bilmek ve analiz etmek için, doğanın ve toplumun tarihinin ayrı ayrı ve özel parçalara bölünmesi ve bu parçaların belirli ve çeşitli sınıflara ayrılması, ister istemez, Bütün 'ün gözden kaçırılmasına yol açmaz mı?  Elbette açar; açmaz olur mu? Ancak; yukarıda Lenin'den örneklerle belirtmiş olduğumuz gibi,  gerçeğe ve Bütüne  ulaşmanın yegane yolu da, Bütünü yeniden üretmek için  Bütünü parçalara ayırmaktan geçer zaten!  Yani; Bütünü parçalara ayırma,   bilme ve anlama sürecinin zorunlu bir aşamasıdır. O yüzden, analiz ve sentez süreci boyunca, daima, Somut Bütünü  göz önünde bulundurmak gerekir.

Öte yandan, belirli bir somut bütünü belirli parçalara ayırma ve sınıflandırma yöntemi, bizlere, kötü bir akıl yürütme alışkanlığı da kazandırır. Neymiş o demeden anlatayım : Bu çeşit bakış ve düşünce biçimi, yani parçalara ayırma ve sınıflandırma, dikkatli olunmazsa, doğal ve tarihi nesne ve süreçleri, tek başlarına, yalıtık, ait olmuş olduğu bağlam dışında; hareketsiz ve değişmez unsurlar olarak ele almamıza ve kavramamıza yol açar. Ki bu da, Gerçeği daima tahrif edilmiş; ideolojik ve yanılsamalı bozuk bir gerçeklik haliyle bilmemize  hizmet eder. Ve böylece, egemen gücün ve ideolojinin yaşar-kalıcılığı ve istikrarı da beslenmiş olur.

Gerçeği bir bütün olarak ve hareket halinde olarak asla kavrayamamamız anlamına gelen bu dar-kafalı düşünme biçimine, üzerinize afiyet, metafizik düşünme biçimi denir. Metafizikçi, soyutlama gücü ve kapasitesi itibariyle, gerçeği bir bütün olarak anlamaktan yoksundur.  Zira, gerçek, bizatihi, diyalektik olarak hareket ettiğinden diyalektik gerçekler, metafizik donmuş  kafalarla anlaşılamaz. Çünkü, bizleri çevreleyen her şey diyalektiğin bir anıdır. Yani, her şey değişimsel ve sonludurDiyalektik derken de, Hegel'in ifade ettiği gibi,  "sonlu'nun, neyse o olmaktan tamamen ayrılarak,  kendi ansal(immediate) veya doğal varlığının gücü dışında birdenbire kendi zıddına dönüşmeye zorlanmasını;  ve her şeyin, yani sonlular dünyasının,   yok olmaya ve ölmeye mahkum olmasını anlarız. böyle söylerken de,  evrensel ve önüne geçilemez bir güç olarak diyalektiği dile getirmiş oluruz. ki bu gücün karşısında,  kendisini ne kadar güvenli ve kalıcı sayıyor olursa olsun, hiç bir şey dayanamamakta ve kalamamaktadır." 

Diyalektik'i ilk kez sistematize eden Hegel'e göre diyalektik: "şeylerin ve bir bütün olarak sonlunun(sınırlı  ve kendi sonuna doğru hareket etmek zorunda olanın) yasasıdır."  Yüce Hegel'in tek kusuru,  kategorik olarak,  Tekil'i, sonlu  ve kendi başına bir özne olan İdee'in  formu ve anti-tezi olarak ele almasıdır. Ve özü, kategorik olarak, (nesne-siz)Tümel'e temsil ettirmesidir. Oysa, gerçekte, Tekil'in somut varlığı,  İdee'yi, bir yansıma formu olarak insan bilincinde oluşturur. Ve Tümel, esas itibariyle, kendi başına, izole, saf, mutlak bir özne olarak değil de; nesneye bağlı bir özne olarak vardır ve gerçektir. Tümel  "fenomenlerin entegral bütünlüğünü, yani, maddenin tezahürü olan hareketi ifade ve temsil eder.

Bu bağlamda, metafizikçiye geçmeden önce biraz Marx'tan bahsetmeliyim: Her zaman Hegel'in bir öğrencisi olmaktan gurur duymuş olan Marx, kendi diyalektik anlayışını baş yapıtı Kapita'le yazdığı önsözde şöyle anlatıyor: "benim diyalektik yöntemim, temelinde, Hegel'inkinden yalnız farklı değil, fakat onun düpedüz tam karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin yaşama süreci, yani düşünme süreci-Hegel bunu "İdée" adı altında, hatta kendi başına bağımsız bir özneye dönüştürür.- gerçek olanın, gerçek dünyanın yaratıcısı, mimarı(demiurge)'dır; gerçek olan, gerçek dünya,"İdee"nin sadece dışsal görünüş şeklidir.  Benim içinse tersine,"idée(fikir)", maddi dünyanın ,insan kafasında(aklında) yansımasından ve düşünme şekline girmesinden başka bir şey değildir.

Diyalektiğin Hegel'in elinde büründüğü mistisizm diyalektiğin genel hareket şekillerini, kapsamlı ve bilinçli bir şekilde, ilk önce onun ortaya koymuş olduğu gerçeğini, hiç bir şekilde gölgeleyemez. Hegel'de diyalektik baş aşağı durur. Mistik kabuk içindeki rasyonel özü bulmak için, onun tersine çevrilmesi, ayaklar üstünde durdurulması gerekir. Mevcudu var olanı yüceltip şaşaalandırır  göründüğü için, diyalektik, mistikleştirilmiş şekliyle Almanya'da moda olmuştu. Oysa rasyonel şekliyle diyalektik, burjuvazi ve onun sözcüleri için, rezalet ve iğrenç bir şeydir; çünkü; diyalektik tarihsel olarak her oluşmuş şekli, akan bir hareket içinde ve dolayısıyla bunun yok olup gidici yanını da gözden ayırmadan kavratır;  çünkü diyalektik, üzerinde hiç bir şeyin oturtulmasına izin vermez, özünde eleştirici ve devrimcidir." 


Metafizikçi içinse, nesne, olgu ve olayların düşüncede yansımaları olan kavramlar, daima, kendi başlarına bir gerçekliğe sahip olabilen, değişmez, sabit, tam, saf, yalıtık ve mutlak konulardır. O, orta terime ihtiyaç duymaz; sadece anti-tez aracılığıyla düşünür. Kötüyse, hep kötüdür. İyiyse hep iyidir gibi.. Şartlara ve etkilere bağlı olarak değişimi kabullenmez metafizikçi. Onun için ya evet vardır ya hayır. Ayni zamanda, hem evet hem hayır yoktur. "bir şey ya vardır ya yoktur. ve neyse odur; ondan başkası olamaz, anladın mı !?" der metafizikçi.

Bak istersen biraz daha devam edebilirim. Metafizikçi ne yapıyor biliyor musun,    unutuyor; evet basbayağı unutuyor. peki; neyi unutuyor ? Tekil nesne, olgu, olay ve süreçler karşısında, onların ilişkileri ve bağlantılarının olduğunu, yani, canlı bir organizmadan, organik birlikten, karaciğeri çıkarıp tek başına inceliyor metafizikçi. Ve yaşayan bir bütünün parçası olduğu gerçeğini göz önüne almadan, karaciğer hakkında, tek yanlı, tam, saf, izole, mutlak bilgiye ulaştığını sanıyor.. Nesneden bir kavram çıkarıyor, sonra da nesneyi ve gelişimi o kavramdan kurgu yoluyla türetiyor. Böylece sübjektivizme ve a priorizme düşüyor. Dahası, nesne, olay ve süreçlerin varlığı karşısında da, onların oluş ve yok oluşlarını; dolayısıyla "tarihi ve geçici" olduklarını; ve hareketsizlikleri karşısında sürekli değişime uğradıklarını göremiyor.  Akıp geçen zamanı sadece bir an'a hapsediyor.  Anlayacağınız, ağaçlar yüzünden ormanı göremiyor metafizikçi.

Bir organik bütünü ele alalım. Bu canlı organik bütün Feridun Amca olsun. Bu Feridun Amca'ya yeterince yakından bakacak olursak, onda, bir çelişkinin olumlu ve olumsuz diyebileceğimiz iki kutbunun karşıt oldukları kadar ayrılmaz  olduklarını; ve birbirlerine karıştıklarını, kaynaştıklarını görürüz. Şimdi, bu durumda, Feridun Amca, sabit, değişmez, tam, mutlak, izole, kendi başına  bir Feridun Amca olabilir mi hiç ? Feridun Amca'nın ancak; (toplumsal ve/ile tarihsel) bir sistem gerçekliği içinde bir yeri ve anlamı olabilir. Toplumsal ilişki ve bağlantılarından ayrı, kendi başına bir Feridun Amca olamaz; zaten yoktur. "Hiç bir yerde" var olabilen bir Feridun Amca(!) tasavvur edebiliyor musunuz?

Feridun Amca, sürekli, değişim halinde olmak zorundadır. Zira; verili bir anında, canlı bir organik varlık olarak nefes alıp vermek zorundadır. Ve her an bedenindeki hücreleri hem yok olur hem de yenilenir. Dolayısıyla Feridun Amca, her an, hem ayni Feridun Amcadır hem değildir. Her yeni nefes alışında yeni maddeleri bedeni özümsediği ve vücuduna mal ettiği için, eski Feridun Amcayı inkara uğratır ve yeni Feridun Amca olarak var olur. Doğrusu, ne eski, ne de yeni Ferudun Amcadır o. Gerçekte; o, her iki durumu da kısmen kapsayan ve aşan, bir sentezin Feridun Amca'sıdır. Yani o, daima, 'farklı(laşan)' ve çelişkili, karşıtların birliğinin  Feridun Amcasıdır. Koca Rağıp Paşa'ın özlü sözünde olduğu gibi, "sel, duvarını hadm eyleye eyleye yıkarmış." Yani her anında duvar, niceliksel olarak biraz daha aşınır; farklılaşır; farklılaşırken de eski durumuyla zıtlaşır; kutuplaşır  ve eskir(yenin habercisi). Nihayetinde, aşındırma işi(nitelik), çelişki, belli bir nicel birikime, kıvama ulaştığında da duvar yıkılmış olur.

Bu bağlamda Napolyon'u da anmadan geçmeyelim. Engels'in Anti-During'de yazdığına göre, atları kötü ama disiplinli Fransız süvarileri karşısında, atları iyi ama kullanıcıları disiplinsiz olan Memlük'lülere karşı yapılan savaşta Napolyon şöyle der : "İki Memlük, üç Fransızdan kesinlikle üstündü;100 Memlük ile 100 Fransız birbirine denkti; 300 Fransız 300 Memlük'ten çoğu kez üstündü, ama 1000 Fransız 1500 Memlük'ü her zaman yeniyordu."

Şimdi,  bütün bu söylediklerimin doğruluğunu sınamaya var mısın ?

Feridun Amca'yı, Koca Rağıp Paşa'yı, Napolyon'u çağırıyorum bak.

* "kafadan bilmek..." yani;deneye ve tecrübeye gerek duymadan, sırf ve sadece, kafanın faaliyeti ve kurgusu, bilmeye yeter demek. A priori bilmek demek,"ne gerçekler bildim zaten yoktular !" demektir.

22 Ocak 2012 Pazar

EMPERYALİZMİN DEMOKRASİSİ : "SİVİL TOPLUMCULUK"

Egemen güç olarak bu gün yine ideolojikliğim tutmuştu. Sabah pencereden bir baktım, o da ne, uzun bir aradan sonra ilk defa kırmızı kırmızı kar yağıyordu. "kırmızı kırmızı kar mı yağarmış !?" demeyin bana, bu gerçeklikten ne anladığınıza; ve ne beklediğinize bağlı biraz da. Eğer; 'beyaz kar' gerçeği işinize gelmiyorsa; ve 'kırmızı kar', işinize yarıyor; ve sizin için gerekliyse, kitle iletişim araçlarının sistematik ve sofistike  ideolojik kampanyası ile, beyaz karı, kırmızıya boyayabilir; ve insanları, bal gibi, kırmızı kırmızı kar yağdığına inandırabilirsiniz. Yeter ki, egemen güç olarak, "kırmızı kırmızı kar yağması" gibi.. yanılsamalı ve sahte bir gerçekliğe ihtiyacınız olsun. sonrası, yani gerçeği eğip bükmek; çarpıtmak; tahrif etmek; hatta imal etmek ve 'yutturmak' kolay! Kitle iletişim araçları denilen gazeteler, dergiler, tv'ler, radyolar.. hep bir ağızdan yalan söylemeye bir başladı mı halkın gözü boyandı demektir.. Bu yalana boyun eğmeyecek olan olursa da; mahkemeler, polis ve adalet mekanizması ne güne duruyor ?

Halk nezdinde yeni mamul ideolojik metanızın semeresi bu : "Bizim beyaz diye bildiğimiz kar, meğer kırmızıymış !  "Böylece, yıllarca, kuşaktan kuşağa ampirik olarak biline gelen beyaz kar', oldu size kırmızı kar. Kırmızı yüklem'inden bir özne yapmaktır bu. Egemen güçken, egemen güç olarak kalıcı ve mutlak  olmak  için, kendine belirli gerçek(lik)ler(!)  peydahlamak gibi..

Çok sık 'gerçek' diyoruz değil mi; ama o gerçeğin kim için, kime/neye göre gerçek olduğunu belirtmiyorsak, bunu unutuyorsak, gerçeği 'kendi başına(!)' bırakmış oluruz. Oysa; sınıflara bölünmüş toplumlarda, gerçek, daima sınıf merceğinden yansır. o yüzden; toplumda, kendi başına, izole, saf, tam ve mutlak gerçek bulamazsınız . Gerçek, ya sömüren ve ezen sınıfın toplumsal gerçeğidir ya da ezilen sömürülen sınıfın.

Hangi sınıfın çıkar ve amaçlarına hizmet ediyor diye bakılmalı gerçeğe. Mesela, 'eşitlik ve özgürlük toplumu' diye bize yutturulan gerçek, aslında, işçi için, işçiye göre, 'artık-değer sömürüsü' gerçeğidir. Toplumun aslında 'piyasa' olduğunu; ve sınıflara bölünmüş olduğunu anladığımız anda sınıfsal bakmış oluruz.  İşte; sivil toplum kuruluşları(stk), bu bağlamda,  yani sınıflara bölünmüş ve piyasa olmuş toplumda, belirli sınıf çıkarlarının taşıyıcıları ve hizmetkarları olduğu için ve olduğu sürece söz konusu olacaktır.

Tarihsel olarak 'sivil' kavramı Aristoteles'e kadar dayanır. Aristoteles'göre insan, dağ başında veya ormanda değil de,  toplum içinde yaşamak için dünyaya gelmiştir.  İnsan, bir zoon politikon'dur, yani; insan, bir sürü hayvanı değil; toplumsal/siyasal hayvandır. Kendini, ancak ve sadece, toplum sayesinde ve toplum içerisinde bireyselleştirebilen bir hayvan..

Aristoteles'ın Yunan dünyasında, şehirli(site) ve şehirli olmayan ayrımı vardı. Şehirde yaşayanların birey olma ve kendini geliştirme hakları vardı. Şehirde(site) yaşayan insan demek olan politikon, ayni zamanda, mülkiyet ilişkilerini düzenleme ve siyaset yapma hakkı ve yetkisi olan özel imtiyazlı insan demekti. Kölelerin, kadınların ve yabancıların mülkiyet hakları olmadıkları için, 'insan olma' hakları(!), siyaset yapma hakları da yoktu.  İşte; tarihsel olarak 'sivil' demek, politikon olan , yani şehirde(site) yaşayan yurttaş demekti. Köleler, kadınlar, yabancılar (metek) şehirli yurtaş (insan) sayılmadıkları için sivil (uygar) değillerdi. Site (şehir) derken, eski yunanda, bir ya da bir çok şehirle birlikte onlara bağlı; ve onları tamamlayan kırları da kapsayan siyasal ve dinsel birlik anlaşılmalıdır.(Bkz. Murat Sarıca, Siyasi Düşünce Tarihi, Gerçek Yayınevi,1977).

Tarihsel olarak  'sivil toplum' kavramı, kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıkmasıyla birlikte belirdi. ve liberal öncü düşünürler tarafından geliştirildi. Toplumda egemenlik ilişkilerinde bazı değişiklikler olmaya başlayınca özel mülkiyet hukukuna göre düzenlenmiş toplumu, 17.yy İngiliz teorisyenleri, civil society olarak adlandırdılar. "Bu toplumda çeşitli toplumsal bağlar bireyin karşısına salt kişisel amaçlar uğruna kullanılacak araçlar olarak, dışsal bir zorunluluk olarak ancak 18.yy'da, burjuva toplumunda çıkarlar."(bkz.Marx, Grundrisse, Birikim Yayınları, 2008)). Burada Sivil ile, toplumsal ve resmi yükümlülükler altında olmayan özgür insanlardan oluşan 'uygar toplum' kast ediliyordu. Toplum uygardı, zira, üreticiler ticareti keyfi koşullarda değil, malın değerine göre gerçekleştiriyordu. Cemaat ve kişi otoritesi, yerini, bireysel girişimciliğe bırakmıştı.

Thomas Hobbes (1588-1679) ve John Locke (1632-1704) gibi İngiliz düşünürleri, kralların iktidarlarını, tanrıdan aldığı yetkiye değil; bireylerin çıkarlarına dayandırıyorlardı.ve yükselen sınıf olan burjuvazinin tarafını tutuyorlardı. Hobbes, devletin işlevini, 'özel çıkarlar özgürlüğü'ne dayanan burjuva toplum düzen(leniş)ini sağlamakla sınırlı gösteriyordu. Ve mutlak monarşiye karşı burjuva devlet anlayışını geliştirmişti. John Locke ise, mutlakiyet yönetimlerine karşı mücadelesinde, akla ve düşünce özgürlüğüne atfettiği önem bakımından Avrupa aydınlanmasının ilk kurucularından olduğu kabul ediliyordu.ve İngiliz, Amerikan ve Fransız burjuva devrimlerinin teorik öncüsü olmuştu.

Alman düşünür Hegel'e göre ise, bu 'sivil toplum'un uygar yüzünün yanı sıra, bir de, doğuştan gelme asaleti olmayan, kaba saba, zevksiz,'bencil' bir yüzü daha vardı. Hegel'in ortaya koyduğu sivil toplum düşüncesi, devlet dışı bir alanda, toplumsal kurumları örgütlemeyi ve yaşam alanını içeriyordu...Devlet ise, Hegel'e göre, sınıflar üstü bir organdı. İktisadi faaliyetleri düzenleyenler, devleti belirleyemiyordu. Hegel, devletten ayrı bir sivil toplum; ve sivil toplumdan ayrı, kendi başına, bir devlet var sayıyordu. Hegel'in mutlak tini bunu zorunlu kılmıştı.

Gençliğinde Hegel'in öğrencisi olmakla övünmüş olan Karl Marx ile birlikte, sivil toplum, özel çıkarların özgürce çatıştığı ve üretimde özel mülkiyete dayanan toplum anlamına gelmeye başladı. Marx, kavrama maddeci ve sınıfsal bir içerik yüklemişti. Marx'ın sivil toplumunda, Robinson Cruzo'laşmış bireylerin kendi bencil çıkarlarından hareketle hak ve özgürlük aramaları vardı. Ve devlet ile sivil toplum ayrı ayrı faaliyet alanları değildi. Toplumun sınıfsal bir muhtevası vardı ve devlet, egemen sınıfın, egemenlik kurma aracıydı. Marx, kendi terminolojisini oluşturduktan sonra,' sivil toplum' kavramını kullanmamış; yerine 'üretim ilişkileri' kavramını kullanmıştır. Fakat; Marxist sivil toplum kuramcısı ve devrimci Gramsci'den sonra, sivil toplum, Marxist muhtevasını kaybetmiş; kapitalist üretim ilişkileri alanının dışında, karşı-devrimin bir ajanı olarak ele alınmaya başlanmıştır.

Bu kısa tarihsel gelişimden hareketle, burjuvazinin henüz devrimci ve ilerici karakterinin bozulmamış olduğu zamanlarda, sivil toplumcuların hak ve özgürlük arayışlarının içeriği ve niteliği, toplumsal gelişmeyi ilerletici yöndeydi. Ama, sivil toplum kuruluşları, günümüzde, emperyalizm ve devrimler çağında, egemen sınıfa ve emperyalizme  karşı sınıf mücadelesi değil; devlet'e karşı hak(?) ve özgürlük(?) arayışları peşinden koşarak, ancak karşı devrime hizmet eden örgüt yuvaları haline geldi.

Zira, kapitalist üretim tarzının egemen olduğu bir toplumsal formasyonda, hak ve özgürlükler, esas itibariyle kapitalist sınıfın belirlediği biçimde ve kapitalist sınıf ve zümrenin çıkarlarına   göre vardır. O yüzden, sivil toplum örgütlenmeleri marifetiyle, sömürülen ve ezilen emekçiler için, hak ve özgürlüklerin elde edilmesi mümkün değildir. Çünkü; işçi sınıfı ve emekçi halk için hak ve özgürlük mücadelesi demek, egemen sınıf olan emperyalist güçlere karşı mücadele ile, sınıf ayrıcalıklarına yol açan sınıf ve zümrelerin  ortadan kaldırılması mücadelesinin bir parçası olmak demektir. Sivil Toplumculuk mücadelesiyle, sadece, ücretli sömürü ve kölelik sistemi  bir başka biçimde, yeniden üretilmiş olur. Kaldı ki, Sivil Toplumcu Kuruluşlar, kendilerini, sınıf ve iktidar mücadelesi dışında tarif etmişlerdir. Sivil toplumculuk, bu bakımdan, emperyalist kuvvetler ve egemenler için, sınıfsal bir aldatmaca ve oyalamaca aracıdır

Sivil Toplumcular, demokrasi, yargı bağımsızlığı, eşitlik, adalet, özgürlük, doğrudan oylarla seçilmiş meclisler, siyasal çoğulculuk, azınlık hakları, etniksel, mezhepsel, dini hak ve özgürlükler, hukuksal sorunlar, ceza yasası ve (sivil ?) anayasada değişiklikler.. gibi konuları mücadele amaçları olarak seçmekle, bilerek ya da bilmeyerek, mülkiyet ve sınıf ilişkilerini kamufle etmişlerdir. Sivil Toplumcular, ezen(emperyalist)-ezilen(mazlum) milletler ve emek sermaye çelişkisi yerine, suni bir '(sivil) toplum- devlet' çelişkisi  ikame etmiş olmakla da gerici; ve milli devlet düşmanıdırlar.

Sivil Toplumcuların hareket noktası devlettir. Daima, devlete nazaran yurttaşın hak ve özgürlük mücadelesi var sayılmıştır. O yüzden, sivil toplumcular, devleti, sürekli ve mutlak olarak var sayarlar. Aksi takdirde, devlet yok olacak olursa, ortada eleştirilecek bir şey kalmayacağından, sivil toplumcuların varlık nedenleri ortadan kalkmış olur. Toplumda hak ve özgürlük ihlalleri oluyorsa bunun sebebi ve sorumlusu devlettir; toplumsal düzen ve egemen üretim tarzı değildir.. Eğer devleti sınırlar; örgütlenişini ve işlevlerini küçültürsek; ve devlete karşı, zinhar mülkiyet ilişkilerine dokunmadan, iktidar mücadelesinin dışında demokrasi(!) mücadelesi verirsek, özel özgürlük alanları elde edebilir, Ve işler düzelebilirdi. Tabi, devlet derken kast edilen, daima, sınıflar üstü, otoriter ve baskıcı devlettir.

Toplum ise, onlar için, antagonist sınıf mücadelelerinin arenası değildi. Aslolan, sınıfsal kimlikten yoksun yurttaşların özel çıkarlarıydı. Ve bu özel çıkarlar, egemen sınıf ve zümrelere karşı değil de sınıflar üstü kimliği olan devlete karşı savunulacaktı. Böylece, sınıf ilişki-çelişkileri ile sınıf çıkarları ve iktidar mücadelesi örtbas edilmiş olacaktı. Ve tarih, sınıf mücadelerinin tarihi olmaktan çıkartılıp; (ceberut) devlet ve/veya bürokratik-askeri rejim ile liberal burjuvazi arasındaki mücadeleye indirgenmiş olacaktı. Ve bu sayede devlet, sınıfsal egemenlik ve baskı kurma aracı olarak, burjuvazinin sınıfsal sömürüsüne ve sermayenin yeniden üretilmesine hizmet etmeye devam edecek; ve ezen emperyalist devlet  kimliğiyle de var olmaya devam edecektir.

Günümüzde ve ülkemizde, sivil toplumcuların başlıca argümanı, "insan hakları ve demokrasi" oldu. insan hakları ve demokrasi derken de,  'askeri vesayet rejimi', etnik, dini, mezhepsel bölünmeler ve inançlar; din ve vicdan özgürlüğü; orta çağdan kalma tarikat, cemaat, aşiret mensupları için hak ve özgürlük mücadelesi.. gibi yurttaşların özel çıkar alanları anlaşıldı. Bu mücadele sırasında devletle olan ilişkide, karşı tarafta, hep birey ve yurttaş vardı; sınıflar, zümreler ve ezilen milletler değil. Ve devlet, söz konusu demokratik mücadele süreci içinde, hiç bir zaman, ilerde sönümlenecek olan; ve emperyalizm karşı mücadele eden milli, bağımsız ve siyaseten özgür bir gerçeklik olarak ele alınmadı.

Sivil Toplumcu kadrolar, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin, aslında, emperyalizme karşı tam bağımsızlık mücadelesinin; ve  işçi sınıfının iktidar mücadelesinin bir parçası olduğu gerçeğini; ve işçi sınıfı ve emekçi halk için de bir demokrasi olabileceğini yok saymışlardır.

Sivil Toplumcu neo-liberal sollara göre, ordunun ilericisi ve devrimcisi olmaz. Aristotelesçi idealist özdeşlik gereği ordu, mutlak olarak hep ayni ordudur. Ordu, her zaman gerici ve karşı-devrimci  bir güçtür. O yüzden; Cumhuriyet öncesi Makedonya'da, Abdulhamit'in baskı ve gericiliğine kafa tutan Enver Paşa'ların, Resneli Niyazi'lerin, Eyüb Sabri beylerin, Ömer Naci'lerin, Mustafa Kemal'lerin mensubu olduğu ordu ile  Mahmut Şevket Paşanın 31 mart gericiliğini ezen Harekat Ordusu hep gericidir, zalimdir; ilerici olamaz, devrimci olaamaz!

Bu Sivil Toplumcular, İstiklal Savaşımızı yapan ve Emperyalistlerin askerlerini denize döken; ve gerici iç isyanları bastıran Mustafa KEMAL' in anti-emperyalist ordusu ile, Kenan EVREN'in 12 eylül darbesiyle karşı-devrim yapan; emperyalizmin hizmetindeki Nato'cu ordusunu  ayni kefeye koyarlar. Ve böylece emperyalizme hizmet ederler. Emperyalizm karşısındaki tutumlarına  göre her hangi bir ordunun ilerici ve devrimci olabileceğini görmezler.ve tarihin her döneminde; dünyanın her yerinde, vatanlarını istilacı ve yayılmacı sömürgecilere karşı savunan orduların var olduklarını unuturlar.

Emperyalizm açısından, ücretli kölelik sistemin istikrarı ve kalıcılığı hayat memat meselesidir. Sosyal barış(!) ortamını; ve ezen-ezilen; sömüren-sömürülen ülkeler arasındaki mevcut dengeyi(statüko), istikrarı  bozmaya kimsenin hakkı ve özgürlüğü yoktur. Bu yüzden; emperyalist-kapitalist sömürü ve baskı sisteminin bekası için emperyalizmin, sivil toplum örgütlerine ihtiyacı vardır. Yani, emperyalizmin, bütün dünyayı kuşatan bir 'sivil örümceğe' ihtiyacı vardır : Mustafa Yıldırım'ın "Sivil Örümceğin Ağında" kitabından okuyalım : "bu nedenle, devlet merkezlerinin egemenlik araçları ellerinden alınıp, halk kitlelerinin merkeze olan güven ve bağlılıkları zayıflatılmalıydı. Ulusal yönetimler kısa devre edilerek dünya egemenlerinin NGO, vakıf-enstitü gibi örgütler aracılığıyla, kitlelerle doğrudan ilişkiye geçmek daha ekonomik ve daha kalıcı bir yöntemdir. ülkelerde devlet ile halkın arasına adı sivil(!) kendileri dışardaki devletin güdümünde bir dernekler, vakıflar, meslek kuruluşları ağı kurulmalıydı. Bu, egemenler adına bir tür uzaktan yönetimdir."

Demek ki, toplumun, sivil örümcekler marifetiyle, emperyalist-kapitalist sistem için ve sisteme göre örgütlenmesi gerekiyordu. İşte sivil toplum kuruluşları(stk), sistemin, sistem içi, örgütlü biçimi oldu. Ve sistemin özüne dokunmadan, güya sisteme(devlet-bürokrasi-askeri vesayet)) karşı özgürlük ve hak arama havarileri oldular. Ve uluslar arası banker ve çok uluslu dev şirketlerin kara paralarıyla beslenen sarı, turuncu, mor.. rengarenk sivil toplumcular,  proje demokracy'lerde sahne aldılar. Bu sayede, Amerikan emperyalizmi, gözüne kestirdiği bazı ulus devletlere : "be nice with me; otherwise l will bring you demokracy" diyordu. Yani benimle iyi geçin (bunu, bana boyun ey diye okuyun siz) aksi takdirde sana "demokrasi" getiririm diyordu.

Buradaki demokrasi getirmeyi, (Amerikan) emperyalizmin marifeti olarak, Irak'ta 1,5 milyon Müslümanın katli; ve dinsel-mezhepsel -ırksal bölünmeye uğramak diye okuyun. Ya da Amerika'nın genişletilmiş büyük orta doğu projesi kapsamında 30'dan fazla Müslüman ülkede akan kan ve göz yaşı olarak anlayın. ABD emperyalizmi ile 'iyi geçinmek' ise, emperyalizme boyun eğmek; ve milli devletini tasfiye etmek; mafya sermayesine bağımlı olmak  anlamına geliyordu.

Şimdi gelelim sadede : Sivil Toplumculara ve  özellikle neo-liberal sollara bir soralım bakalım : Peki biz hangi çağda  yaşıyoruz ? Lenin'in tespitlerine dayanarak söyleyecek olursak, ezen ve sömüren devletlerin, ezilen ve sömürülen devletleri sürekli baskı  ve denetim altında tuttuğu; buna mukabil, ezilen ulusların da, ezenlere ve sömürenlere karşı  kıyasıya bağımsızlık ve egemenlik mücadelesi verdiği; ve adına emperyalizm denilen bir çağda yaşıyoruz değil mi? Bu durumda, yani emperyalizm çağında, ezilen ve sömürülen bir ülkede, emperyalizme  karşı mücadelenin dışında bağımsızlık, özgürlük, insanca yaşama hakları(?) mücadelesi verilebilinir mi ?  Yoksa; sizin devrim(?) anlayışınız, emperyalizmden münezzeh, Türkiye Cumhuriyeti  Devletini yıkmak ve Mustafa Kemal Atatürk'ü tarih sahnesinden silmek için emperyalist devletlerle işbirliği (hainlik desek daha doğru olur) yapmakla mı  sınırlı?

Dahası; nesnelerin, insanları kullanarak üretim yaptığı; ve 'eşyaların kişilik kazandığı'; insanın bizatihi  meta olduğu  piyasa olmuş bir toplumda yaşıyoruz değil mi !? Ayrıca; insanların üretici gücü, nesnelerin, eşyanın benliğinde toplanmış ve adeta sihirli bir güç olmuş. Peki; böylesi sefil ve akıl dışı üretim yapısını ve yaşama şeklini sürdürmenin bir alemi var mı !? Yok değil mi. Ey STK'lar, insan ve hak sever olduğunuzu söylüyorsunuz, peki niçin, bu eşyaların insanların yerine geçip; kişilik kazandığı düzeni değiştirmek için hak ve özgürlük mücadelesi vermiyorsunuz ?

Bu güne kadar hiç dikkatinizi çekmedi mi; insanın üretici eylemi insandan kopmuş; insana karşı bir güç haline gelmiş. Uçağı pilot, gemiyi kaptan sürer. Oysa; her şey tepe takla olmuş. Uçak kendini pilota, gemi de kendini kaptana sürdürüyor. bu tepetaklaklığa   STK'ların hiç mi itirazı yok  !?

İnsan gücünün eşyanın üretici gücüne tabi olduğu bir çağda yaşıyoruz: Oysa; "tilki tarlayı masallarda sürer; manyetoyu çeviremez tavşan".  Anlıyacağınız özne ile yüklem yer değiştirmiş. Bundan daha büyük hak ve özgürlük ihlali olabilir mi !? El insaf; insan ipe serilmiş bir çamaşıra hiç 'mandal' olabilir mi ? şu anda neredeyse hepimiz çamaşırların mandalı olmuşuz ve çamaşır mandalı durumda yaşıyoruz.. Eğer bir özgürlük ve hak mücadelesi yapılacaksa, insanı, eşyanın basit bir yüklemi (çamaşıra mandal) yapan bu kokuşmuş ve çürümüş düzenin yıkılması uğruna yapmalıyız; değil mi ? Bu gerçek ortadayken, insanları başka bir şeyin mücadelesini yapmaya nasıl ikna edebiliriz ki !?

Mevcut verili düzen karşısında, insanı her yerde bir "şey" olmaktan kurtarıp toplum içinde kişilik sahibi bir birey yapacak olan devrimci dönüşümüme acilen ihtiyaç var.  İşte bu devrimci dönüşümü sağlama hakkı ve özgürlüğü dışında, hangi hak ve özgürlük için mücadele edilirse edilsin, bu sadece sermaye karşısında ücretli kölelik sisteminin devamına ve emperyalizme hizmet edecektir. Ey Sivil Toplumcu, aklını başına devşir biraz !

İnsan üretim sürecinin öznesi olacağına, sermayenin bir nesnesi ve aracı olmuşsa (çamaşır mandalı), bu devletin ve bürokrasinin ya da askeri baskı rejiminin kabahati değil, kapitalist üretim biçiminin ve emperyalizmin bir sonucudur. İnsanın, cansız bir nesnede toplumsal bir güç bulmasını, ceberut devletle, bürokrasiyle, askeri vesayetle ve sivil toplum örgütleriyle açıklayamazsınız ! Bu şekilde insanı kandıramazsınız !

Bilirsiniz, nesnelerin nesnelere çevrilme sürecinde, ister istemez, insan emeği kullanılır. Ey Sivil Toplum örgütleri, İNSAN ÜRETİM İÇİN VARDIR VE NESNENİN BİR ARACIDIR. MAKİNENİN GÜCÜNÜ NESNEYE İLETİR demek, size hiç mi zül gelmiyor?  Hiç mi vicdanlarınız sızlamıyor; yüreğiniz ağrımıyor !?eşya olmaktan, çamaşırın mandalı olarak yaşamaktan memnun musunuz yoksa !?

İnsanın yaratma, üretme eylemi, insanı özgürleştirecek yerde ona hükmeden devleşmiş bir güç oluyorsa; her ürettiği kendisinin biraz daha eksilmesine; her eylemi biraz daha pasifleşmesine; gücünü her kullanışı biraz daha etkisizleşmesine yol açıyorsa, STK'lar'ın insan hakları ve demokrasi mücadelesi, sadece, bu cehennemi ıstırabın sürdürülmesine hizmet eder kardeşim !. Hak ve özgürlükler şampiyonu olan ey STK'lar, bu büyük ahlaksızlık sizlere hiç mi acı ve üzüntü vermiyor ? Yeter artık, bu konuda biraz gıkınız çıksın; gıkınız !!!

Ey Sivil Toplumcu, meseleye, hala, üretim düzeyinde değil, üretilmiş olanlar düzeyinde bakıyorsun. Önce, ödenmemiş emek hırsızlığına dayanan üretimin yapısı ne kadar adil; sen ondan haber ver! artı değere el koyarak  Ücret karşılığında bir insana iş yaptırmak hak ve özgürlüklere sığar mı ? STK'lar olarak bu konuları örtbas ettiğiniz için utanmalısınız !!

Ayrıca, görmüyor musunuz; nesnelerin gücü toplumu yönetiyor. İnsanlar, ancak, nesnelere (mala-mülke) sahip olurlarsa toplumsal güce kavuşuyorlar. "Yazıklar olsun!!" desene,' insanlar arası ilişkiler, nesneler arası ilişkileri olmuş' diye !!

Ey STK'cı kadrolar, bilmem biliyor musunuz,  insanları kendine köle yapan nesnelerin gücü, 'ücretli emek-sermaye' çelişkisine ve yapısına dayanan toplumsal ilişkiler sistemi içinde, ücretli işçi sınıfı  tarafından her gün yeniden üretildikleri için ve üretildikleri sürece varlıklarını sürdürmektedirler. Nesnelerin, kendi başlarına, sihirli güçleri olacak halleri yok ya !!Demek ki, biz onları her gün yeniden üretmezsek onların kendi başlarına sihirli bir hale gelmeleri de mümkün olmayacak! İnsanı pasifleştiren bu faaliyet biçiminin hala sürdürülmesine; ve nesnelerin böyle sihirli güce kavuşmasına artık bir son vermek gerek ! Ey STK, ya insanı asıl özgürleştirecek olan o büyük devrimci kavgaya katıl; ya da lav et kendini gitsin !

Ey ücretli emekçi sınıfı son sözüm de sana : Ne olur şu kölelik zincirlerini kendi ellerinle üretme artık !

12 Ocak 2012 Perşembe

HALKÇI GRACCHUS BABEUF'UN ANISINA

Kralın kellesi halkın gözleri önünde giyotinle kesilerek sepete konuluyordu, aristokrasi mensupları ve kralcı klise babalarının akibeti de ayniydi. Böyle bir şey o zamana kadar dünyada görülmemişti. Herkes citoyen(yurttaş) olmuştu. "Küçük insanlar", asil olmayan sıradan halk, sankülotlar (baldırı çıplak yoksul halk), İktidara ortak olmuştu. Çünkü; Robespierre isimli bir devrimci ve jakobenler, Fransız Devriminin halkçı ve eşitliğe dayanan güçleri olarak iktidara gelmişti.

İktidardaki Robespierre'in devrimciliğihalkçılığıvatanseverliği ve bağımsızlıkçılığı, aristokrasi ve gerici burjuvazi için tehlike olmaya başladığında, 9 Thermidor darbesi ile, devrimci cumhuriyetin başı Robespierre de, giyotine gönderilmişti.

Fakat Robespierre'in ölümünden sonra Avrupa'da devrim dalgaları yayılmaya başlamış; 1830,1848 devrimlerinde ve 1871 Paris Komünü'nde hep Robespierre'in ve jakobenlerin ruhu dolaşmıştır.Ve Robespierre'in bu devrimci ruhu, Lenin'le Sovyet Devrimine; ve Mustafa Kemal Atatürk'le de milli kurtuluş savaşımıza esin kaynağı olmuştur.

Babeuf, işte bu Robespierre'in hayranıydı. Ama, Robespierre'in kanunlar önünde eşitlik tezine itirazı vardı. Babeuf, gerçek eşitliği (yani üretimden herkesin eşit pay almasını) savundu. Ve eşitliğe varmanın yegane yolu olarak da, özel mülkiyetin kaldırılmasını öngördü. Dahası;  miras hakkının kaldırılmasını;  toprağın kollektifleştirilmesini istedi. Adeta, bir bölüşüm komünizmden yanaydı Babeuf.

Mülkiyetin kutsallığına dokunan sınıfsal talepleri, Babeuf'ün en büyük günahlarıydı. Halkla ayni kaderi paylaşan, kendisine ayrıcalık istemeyen; ve önemli olanın "sınıf ayrıcalıklarını değil sınıf farklılıklarının" kendisinin ortadan kaldırılmasıdır" diyen bir devrimciydi o. Babeuf, servet biriktirmeyi ahlaksızlık olarak görmüş; ve "Eşitlerin Birliğini" kaleme almıştır.

Ama, bütün bunlar Babeuf'un sonunu hazırlamaya yetiyordu.'Eşitler Birliği' hareketi ayaklanma hazırlıkları yaparken bir ihbar sonucu önderleri yakalandı. Babeuf yargılandı ve 27 mayıs 1797 de giyotinle idam edildi.

Marx,  Babeuf'ü komünizme katkısı bakımından jakoben devrimcilerden ayrı bir yere koyar. Babeuf, öncü parti, özel mülkiyetin kaldırılması ve proletarya diktatörlüğü bakımından bilimsel sosyalistlerin esin kaynağı olmuştur.

İ.S.2.Yüzyıl Roma'sında, plep-patrici mücadelesinde, ezilen ve haklardan mahrum bırakılan halk sınıfı olan pleb'lerden yana olan Gracchus kardeşlerin mücadeleci kimliğine atfen kendine gracchus ismini alan Gracchus Babeuf, devrimci mücadele tarihindeki yerini daima koruyacaktır.