Geçen gün feysbuk’ta bir arkadaşım paylaşmamış olsaydı
12.02.2015 tarihli
BirGün gazetesinde yayınlanmış olan Berkant Gültekin’in Prof.Dr.Cem EROĞUL ile yapmış olduğu Söyleşi*’den haberim olmayacaktı. Söyleşiyi
okuduğumda dikkatimi çeken ve kafama yatmayan bazı hususlar oldu. Onları sizlerle paylaşmak isterim. Öncelikle
belirtmeliyim ki, uzun yıllar Mülkiyede dersler veren; anayasa hukuku ve Marxist
devlet kuramı üzerine çalışmaları olan değerli Hoca Prof.Dr. Cem EROĞUL'un “kapitalizmin ve devletin
sonu”, “proletarya diktatörlüğü” gibi.. konularda kafasının karışık; zihninin bulanık olduğunu tespit ettim.. EROĞUL, nesnel dediği yerde öznelliğe düşmüş; ve soyut düşüncenin büyüsüne kapılmış.
Ve bir şekilde, eleştirmiş olduğu Kapitalist düzen(leniş)in kucağına düşmüş.
Nasıl mı?
EROĞUL, söyleşisinde, bir soru
üzerine, “Aşağı
yukarı 500 yıldır devam eden kapitalizmin
sonuna gelmiş bulunuyoruz.(abç). Nesnel olarak gelmiş bulunuyoruz,
kapitalizmin artık nefesi tükendi, bu düzenin devam etmesine imkân yok. Kâr
peşinde koşarak çarkı döndürmek mümkün değil artık. Bugün üretim güçlerinin
eriştiği bu verimlilik düzeyinde, 7 milyar insanın asgari ihtiyaçlarını,
zorunlu çalışma olmadan, ücretli emek olmadan karşılama imkânı mevcut. Sadece
gönüllüler, dünyada bilmem kaç milyon insan, “Ben çalışmak istiyorum” desin
yeter. Emek verimliliği öylesine büyüdü ki, artık üretim güçlerini geliştirmek
için, kâr etme dürtüsünü kullanarak işçi emekgücünden artı-değer yaratma çağı
bitti. Marx bunu Grundrisse’de söylüyor: ‘Bilimin üretimde kullanılmasıyla
üretim güçlerinde öylesine muazzam bir ilerleme sağlanacak ki’ diyor; ’O
noktadan sonra artık işçiyi sömürerek artı-değer yaratmak anlamsız hale gelecek.
O zaman da kapitalizmin nesnel dayanağı kalmayacak.’ Artık dayanağı kalmadı gerçekten; kapitalizmin sonuna gelindi.(abç)”
“Ama tabii
sömürü düzeni kendiliğinden yıkılmayacak.(abç) İnsanlık(?) (abç), bu gereği yerine
getirmezse, barbarlık ve çok yaygın faşizmler olacak. Üstelik, sanırım daha da
büyük bir dönüşümün arifesindeyiz: Devletin
de sonuna geliniyor.(abç) Bu da Marx’ın öngördüğü bir şey. Kapitalizmin ortadan kalkmasıyla birlikte
devletin de temel işlevi bitecektir. Dolayısıyla artık “Proletarya
Diktatörlüğü” tezi de geçerliliğini yitirmiştir. Yepyeni bir şeye(?) doğru
gidiyoruz. Köklü iklim değişikliği olduğu gibi, toplumsal yaşamda da çok köklü
bir düzen değişikliğinin arifesindeyiz.(abç) Bunu görürsünüz ya da
görmezsiniz. Ben böyle olduğunu düşünüyorum.” demektedir.
Cem Eroğul’un
bu düşünceleri, bir bakıma, tekelci kapitalizmin ideolog memurlarından Fukuyama' nın "tarihin sonu" (geldi) tezine eşdeğerdedir. Fukuyama, Kapitalist üretim tarzını ve kapitalist toplum çeşidini "son durak" olarak ilan ederken tarihsel gelişimi keyfi olarak dondurmaktaydı, Marksist EROĞUL da, kapitalizmin sonuna gelindiğini söyleyerek tarihsel gelişimi öznel olarak hızlandırmaktadır.
Kapitalizmin sonunun gelmesi, proletarya diktatörlüğü
tezinin geçerliğini yitirmesi ve devletin temel işlevinin bitmesi için, Marx’a
göre, komünist toplumda yaşıyor olmamız
gerekir. Çünkü Marx: Gotha Programının Eleştirisi’nde: “Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında,
birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna da bir siyasal geçiş
dönemi tekabül eder ki, burada, devlet, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden
başka bir şey olamaz.” diye yazar.
Demek
ki, Marx’a göre, komünist toplum aşamasına gelmeden, ne devletin temel işlevi bitmekte ne de proletaryanın devrimci diktatörlüğü
gereksiz olmaktadır. Bilakis; kapitalizm ile komünizm arasındaki devrimci geçiş
döneminde, devlet, sınıfsal egemenlik aracı olarak, devrimci proletaryanın siyasal
gücü haline gelmektedir.
Aslında, diyalektik olarak, "doğan, ölümü hak eder." Feodal bir toplumda, önderlik ettiği sınıflar-mücadelesi sonucu devlet iktidarını ele
geçiren ve egemen sınıf olarak tarih sahnesine çıkan burjuvazi, gerici ve karşı-devrimci bir karakter kazanmasıyla birlikte, kendi mezar kazıcısı olan proletaryayı da, rolünü oynamak üzere, tarih sahnesine çağırmış oldu. 19.yüz yıl sonlarında Kapitalizm, uluslararası tekelci kapitalizm aşamasına, yani, emperyalist döneme
girmesiyle birlikte de, çürümeye, can çekişmeye, Kıvılcımlı’nın deyişiyle “gebermeye”
başladı.
Peki ama; bütün bunlar, "kapitalizmin sonu geldi" anlamına gelir mi? Onu sonlandıracak güç ( Eroğlu'nun belirttiği "insanlık" değil!) tarih sahnesine çıkıp rolünü oynamadıkça o can çekiştiği söylenen kapitalizm, hiç tarih sahnesinden kendi kendine çekilir mi ? Emperyalizm
aşamasındaki Kapitalizmin çürümüş bir sistem olması başka, onun işçi sınıfı gücü aracılığıyla tarihi
olarak devrimci inkar (olumsuzlama) yoluyla aşılması (aufheben) başka.
Keza; bilimin kapitalist üretim ilişkilerinde kullanılmasıyla üretim güçlerinde o zamana kadar misli görülmemiş muazzam bir ilerleme sağlamış olması; üretimin nitel ve nicel olarak, tüm insanlara yetecek seviyeye ulaşması ; bu durumun, maddi hayatın yeniden üretilmesinde günlük çalışma sürelerini kısaltmış olması ve böylece kapitalizm kendi mezar kazıcılarının dayanaklarını yaratmış ve biriktirmiş olması “kapitalizmin sonuna gelindi”
anlamına gelebilir mi? Yani; bilimsel ve teknik gelişmelere bağlı olarak sınıfsal egemenlik ilişkilerinin ve sınıf
mücadelesinin kapitalizmin emperyalist
döneminde almış olduğu özel biçim(ler),
sınıfların ortadan kalktığı, her alanda meta üretiminin sona erdiği; sermaye ile ücretli emek-gücü ilişkisinin yok edildiği; ve devletin sönümlendiği anlamına gelebilir mi?
Elbette gelmez; emperyalizm
aşamasındaki Kapitalizmin çürümüş bir sistem olması başka onun tarihi
olarak devrimci inkara uğratılıp aşılması başka. Ayrıca; Marx'ın dediği gibi hiç bir sosyal düzen(leniş), bünyesinde taşımış olduğu potansiyel güç ve yetenekler tamamen tükenmeden sonlanmaz.
Dünyaya egemen olmak isteyen Tekelci sermayenin
hiyerarşik güçleri, bu dünyada egemen
sınıf olarak varlıklarını idame ettirebilmeleri için, daima, ideolojik, siyasal, ekonomik, bilimsel, teknik.. ‘her araçtan’ yararlanmak suretiyle, her
yerde, karşı-devrimi örgütlemek isterler. Bu, onlar için hayat memat meselesidir.. Peki
ya kapitalizmi sonlandıracak olan ezilen ve sömürülen güçler, yani kapitalizmin mezar kazıcıları, ne yapıyor? Onlar da ‘her araçtan’,
Emperyalizmi zayıflatmak, uluslararası sömürü metabolizmasını bozmak için yararlanıyor mu ? Tekelci ileri kapitalist ülkelerin emekçileri, kendi devletlerinin emperyalist politikalarına karşı durabiliyorlar mı? Yani; BİRLEŞİN !! denilen “DÜNYANIN BÜTÜN İŞÇİLERİ VE EZİLEN ULUSLARI/HALKLARI”, EMPERYALİZM-SİZ ve KAPİTALİZM-SİZ bir dünya için birleşiyor mu??
“Ne gezer!” , henüz emperyalizm çağında yaşıyoruz; günümüzde devrimci öznel koşullar ve devrimci güçler yeterince olgunlaşmamış; devrimci bir durum yok; sınıf dengeleri hala egemen sermaye sınıfı lehine diyorsanız (geberen) kapitalizmin sonuna gelinmediğini de kabul etmeniz gerekir. Ayrıca; emperyalizm varsa, milli devlet ve vatan savunması da var demektir. Yani, eğer Emperyalizm çağında yaşıyorsak, ayni zamanda, emperyalist sömürü ve egemenliğe karşı vatan savunması çağında yaşıyoruz demektir.
Öte yandan; EROĞUL, ayni söyleşisinde söyle demektedir: “Tekel ve metal işçilerinin direnişi,
bitmekte olan kapitalist düzenin hareketleridir. Gezi ise yarınındır, yeni bir
dünyadır. Tıpkı Occupy Wall Street (Wall Street’i işgal et) hareketi gibi. Wall
Street’te böyle bir şeyin olabileceğini kim hayal edebilirdi? İnsanlar
kalkıyor, “Biz yüzde 99’uz, çekilin önümüzden!” diyorlar. Hiyerarşisiz, yeni
tarz örgütlenmeler bunlar; yarının unsurları. Bunlar gümbür gümbür geliyor.
İnternetin olduğu bir dünyada temsilciye ne gerek var? Temsilci niye var; çünkü
biz karar vermek için bir yerde toplanamıyoruz, temsilci bu işi yapsın diye
var. Şimdi biz her an karar verebilecek durumdayız. Dolayısıyla temsilciye
gerek yok artık. Gereksizleştiği için de gericileşiyor. Bu yeni dünyanın
sınıf savaşında, belki de en önemli savaşçılar artık hacker’lerdir. Yarının
savaşçıları bunlar. Çünkü emperyalistler, insansız hava araçlarında olduğu
gibi, elektronik programlar kullanarak bize hükmetme yolundalar. Dolayısıyla
bunları esas alt edecek olanlar, bu araçları kullanmasını bilen insanlar
olacak. Ne oldu Marx’ın proletaryası? Marx’ın proletaryası Google’da, Apple’da
çalışan insanlar bugün. Yani beyin gücüyle üretim güçlerinde esas ilerlemeyi
yaratan insanlar. Fabrikadaki işçi sınıfı da var ama onlar geriden takip
edecek. Öncü artık bu yeni proletarya.”
Bu paragrafta yazılı olanların neresini
düzeltelim?
Söyleşideki bu paragraf, tam anlamıyla tekelci küresel güçlerin son
moda post modern “sınıf mücadelesi” anlayışını yansıtmaktadır. Ve yukarıda sayılan mücadele yöntem ve araçları emperyalizmin ve sermayeci egemen güçlerin örgütlü ve sistematik sofistike güçleri karşısında dağılmaya ve yenilmeye mahkumdur. Marx'ın proletaryası dün olduğu gibi bu gün de, ücretli emek-gücü ve sermaye ilişkisindeki taraflardan yaşamak için emek-gücünü satmak zorunda kalan taraftır yani emekçilerdir. Yapay zeka, internet, kuantum, uzay keşifleri alanlarında misli görülmemiş bilimsel teknolojik ilerlemeler olabilir ama önemli olan her seferinde üretimin nasıl; hangi saik ve ilişki ile başladığıdır. Eğer üretim hala her alanda ücretli emek-gücü ve sermaye ilişkisi ile başlıyor ve artı değer sömürüsüne dayanıyorsa beyin gücüyle istediğiniz kadar üretim güçlerinde ilerleme sağlayan öncü güç olun sömürü düzeni değişmeyecek; ve proletarya var olmaya devam edecektir.
Küreselci tekelci
sermayenin algı mühendisleri, epey bir zamandır, dünya
kapitalist-emperyalist düzenini ve kendi egemenliklerini sürdürebilmek için, emirlerindeki medya organları
ve aydın (!) takımı aracılığıyla, artık, “sivil toplum var, devlete ihtiyaç yok;
yaşasın devlet-sizlik!!” safsatasını topluma şırınga ederek devletin
sonlanmak üzere olduğunu pompalayıp durmuşlardı. Ve Özellikle emperyalizme
bağımlı (milli) devletlerin küçül(tül)mesi gerektiğini ısrarla belirterek programlarına almışlardı. Ve Google'da, Apple'da çalışanların öncülük ettiği hacker'lı sınıf(!) mücadelesini.. internetin olduğu bir ortamda temsilci-siz, hiyerarşi-siz ve gevşek yeni tarz örgütlenmeleri, sanki; yeni dünya düzeninin sınıf mücadelesi yöntem ve araçlarıymışçasına, Sorosgil turuncu devrimler gibi, topluma benimsetmişlerdi. Etkili
olmuş olmalılar ki bu zırva ve yanılsamalar
EROĞUL’da bile bir karşılık bulabilmiş..
Oysa; devlet kuramı üzerine çalışmış olanların en başta bilmesi gereken önemli gerçek, devlet-siz kapitalizm
ve emperyalizmin olamayacağıdır. Marxist devlet kuramını çalışmış ve kitap
yazmış bir bilim insanı olarak, EROĞUL’un, buradaki fikirleri itibariyle gelmiş
olduğu yer, gerçekten manidardır. EROĞUL'un sonlandığını iddia ettiği "Kapitalist düzen" in, sonlanıp sonlanmadığını anlamak için, halihazırdaki üretimin yapısına şöyle bir bakmanız yeter. Eğer üretim, hala, "üretim için üretim" anlayışıyla ücretli-emek sermaye ilişkisi üzerinden anarşik meta üretimi olarak devam ediyorsa; ve dev patronlar, mahiyetlerinde, hala, on binlerce, milyonlarca işçiyi ücretli olarak çalıştırabiliyorlarsa; ve "üretim fazlası", bir ur gibi toplumun sırtında büyüyorsa; ve devlet, bütün fonksiyonlarıyla kapitalistlerin işlerini kolaylaştırıyorsa, 'kapitalist düzen(leniş)' de, devlet de, yaşamaya devam ediyor demektir.
Tekel işçileri vatan ve emek sloganlarıyla
Ankara’nın soğunda 70 gün naylon çadır kurdu ve Tekel’in bazı mütedeyyin işçisi bile
beş vakit komünist oldu; ama özlük haklarını elde edince de hepsi tarihsel
rollerini unutuverdiler. Tekel ve metal işçilerinin canını okuyan Kapitalist
düzen ise tam gaz yoluna devam etti. Demek
ki, tekel ve metal işçileri direnişi, EROĞUL’un demiş olduğu gibi, bitmekte (!)
olan kapitalist düzenin hareketleri değildir; bilakis; Kapitalist düzenin yeniden
üretilmesine hizmet eden sıradan ve olağan ekonomik hak mücadelesi veren işçi hareketleridir. Dolayısıyla; Mevcut verili kapitalist üretim ilişkileri ve üretim tarzı devrimci inkara uğratılmadan ne sınıflar ortadan kalkar ne de kapitalist düzen(leniş)!
EROĞUL’un ‘yeni dünyanın sınıf savaşçıları ve öncü yeni proletarya’ olarak gördüğü kuvvet, acaba, tarihsel bilinci ve eylemiyle yepyeni bir yarın kuracak olan ve Marx’ın, toplumsal sınıfları ortadan kaldıracak olan proletaryası olabilir mi?
EROĞUL’un imrendiği muhalif güçler, “yeni tarz(?) hiyerarşisiz(?)” gevşek örgütlenmeler
ile, emperyalizmin ve örgütlü karşı devrimin hakim olduğu bir
dünyada iktidara talip olabilir; ama onu ele geçiremez. Bu mücadele
biçimleri kapitalizmin istikrarına hizmet etmekten öteye geçemez. EROĞUL, “Ne oldu Marx’ın proletaryası?” diye
soruyor ve ekliyor: “ Marx’ın proletaryası Google’da, Apple’da çalışan insanlar
bugün. Yani beyin gücüyle üretim güçlerinde esas ilerlemeyi yaratan insanlar.
Fabrikadaki işçi sınıfı da var ama onlar geriden takip edecek. Öncü artık bu
yeni proletarya."
EROĞUL’un öncüsü, “bu
yeni proletarya(!) “ olabilir ama, bu yeni güç(!), sınıf savaşımının artık bütünüyle uluslar arası bir biçim aldığı Kapitalizmin Emperyalizm çağında asıl öncü güç olabilir mi? Kapitalizmin emperyalist çağında “ücrete kölelik ve ücretli kölelik rejimi”ni yıkacak olan öncü ve temel güç, olsa olsa, “halkın birleştirlmiş anti-emperyalist gücü” olabilir. Türkiye gibi halkından İslamiyet'in tecrit edilemeyeceği bu topraklarda, bu anti-emperyalist gücün en
önemli bileşenlerinden biri de emek hareketinin yanı sıra elbette Mustafa Kemal
Atatürk olacaktır.
Kapitalist Üretim Tarzı, malum, genelleştirilmiş meta üretimidir. Yani; emek-gücü dahil emek sürecinin tüm unsurları metaya dönüşmüştür ve ürünler,
önceden belirlenmiş bir biçimde ve doğrudan, bireylerin ve toplumun ihtiyaçları
için değil, salt kar amaçlı, piyasa için
üretilir. Üretim, esas itibariyle, ücretli emek-gücü ile sermaye ilişkisi üzerine kurulmuştur. ve
çıkarları birbirine zıt ve uzlaştırılamaz olan sosyal sınıfların varlığını ön varsayar. Yani; hayatta
kalabilmek için emek-gücünü özgürce
pazarda satan emek-gücü sahibi sınıf
ile emek-gücünü özgürce pazarda
satın alacak olan sermaye sahibi sınıfı… Ve tabii birbiriyle çelişen bu iki
ayrı sınıfın dünyasına ait görüş-duyuş-düşünüş-davranış biçimlerini
de.. ideolojik formasyonlarını da..
Kapitalist üretim tarzı ve sistemi, ‘eşitsiz gelişim yasasına’ göre işler.
Ve Hobson’dan, Hilferding’den, Buharin’den ve Lenin'den bu yana, Kapitalizmin emperyalist dönemini
yaşadığımız bilinmektedir. Özellikle Lenin, kendi emperyalizm teorisini, Hilferding'in tekelciliğin kaynakları ve yayılması hakkındaki tespitlerinden hareketle, ileri kapitalist ülkelerdeki tekelciliğin egemenliğine dayandırdı. (Bkz.Paul Baran ve Paul Sweezy, Tekelci Kapitalizm, Doğan Yayınları,1970, s.6). Bu teoriye göre, dünya ezilen milletler ve ezen milletler olmak üzere iki kampa ayrılmıştır. Devrim, öncelikle, ezilen milletler kampında olacaktır. Ve aslolan, uluslar arası sömürü sisteminin bir parçası olmamaktır.
Emperyalizm, devlet-militarizm ve savaşlar olmadan kendini idame ettiremeyen hiyerarşik bir sistemdir. Emperyalizm, devlete
ve savaşlara ihtiyaç duyar. Ve fazla üretim sarmalından kurtulabilmek, talebi canlandırabilmek, pazar yaratmak ve genişlemek için daima, kendine yeni tüketim alanları açmak ister.
Emperyalizm, devlet-siz var olamaz. Dünya çapındaki, sınır tanımaz tekelci dev şirketlerin, dünyanın bir çok ülkesinde ham madde kaynaklarına sahip olması ve yabancı
ülkelerde üretim yapması; binlerce, milyonlarca işçileri mahiyetinde
çalıştırması; sermaye ihraç etmesi; ve
uluslar arası piyasaları denetlemesi ;
bir malın dünyanın neresinde, ne kadar, nasıl ve niçin üretilebileceğine
karar vermesi; malların fiyatını tayin
etme imkanlarına sahip olması, emperyalizme dünyayı biçimlendirme
ve belirleme bakımından misli görülmemiş
bir üstünlük sağlamıştır. Onları, çağın,
gerçek efendileri, egemen güçleri yapmıştır.
Emperyalistler, kendi çıkarlarına
ve siyasetlerine boyun eğmeyen
ülkeleri, militarizm ve savaş yoluyla da hizaya getirirler. Savaşlar, ayni
zamanda, anarşik kapitalist üretim sistemimin
bunalımlarını emmekte ve çelişkilerini azaltmakta kullanılan son derece
elverişli araçlardır. Emperyalizm bütün bunları, Militarist gücü olmadan gerçekleştiremez.
Sömürü ve işgal aracı olan NATO zaten bu yüzden var.
Emperyalizm, günümüzde, genelleşmiş
tekeller yoluyla ‘kolektif emperyalizm’ biçimini
almıştır. Samir Amin’in belirttiği
gibi, kolektif emperyalizm,
günümüzde, piramidin tepesinde ABD olmak
üzere, ana gövdesini Almaya, Fransa, İngiltere’nin oluşturduğu AB, Japonya, ve
kısmen Kanada, Avusturalya ile temsil
edilmektedir.
Şimdi; böylesine dünyaya dal budak salmış uluslararası dev bir ahtapotun
varlığı ortadayken, EROĞUL, nasıl olur da devletin ve kapitalizmin sonuna geldik
diyebilir!?
“500 yıllık
kapitalizmin ve devletin” sonunun(!) gelebilmesi için ücrete kölelik ve ücretli kölelik
sisteminin diyalektik manada
devrimci inkara(olumsuzlama) uğratılması gerekmektedir. Ve bu devrimci inkar sürecinde, iktidarı
fetih eden ezilen ve sömürülen sınıf, yeni
egemen sınıf olarak, eski egemen sınıfı
ve uzantılarını ezmek için, o sonu geldiği söylenen DEVLET'e, her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyar.
İster burjuvazi olsun ister emekçiler, egemen sınıf olarak
devlete ihtiyaç duyarlar; ve devletin imkan ve kabiliyetleri sayesinde karşıt
sınıfı ezer; bastırır ve kontrol ederler. Toplumsal sınıflar var olduğu sürece
bu böyle olacaktır. Çünkü; bir egemenlik ve baskı aracı olarak devlet, sınıflı toplumun ürünüdür ve tarihseldir.
Kapitalizm gibi devlet de, para da, demokrasi de…hasılı
tarihsel olarak üretilmiş tüm sınıfsal ürünler, ideolojik formasyonlar, toplumsal sınıflar var olduğu sürece ve için,
yaşamaya devam edecektir. Sadece tarihsel biçimleri ve görünümleri değişecektir, o
kadar. Elbette, toplumsal sınıf farklarının ortadan kaldırılmasıyla da, bu
sınıfsal fark ve çelişkilerden doğan her
türlü toplumsal ve siyasal ayrıcalık, üstünlük, egemenlik araçları da kendiliğinden sönümlenecektir. Genel olarak Devlet de bu sınıfsal dinamikten nasibini alacak, sınıfsız toplumda kendiliğinden sönümlenecektir.
“Devrimci
inkar (olumsuzlama)” varsa (Hegelci manada aşma, aufheben,
yani), Devlet veya Kapitalizm, ya da başka bir şey, ortadan kalkmaz, sadece iç içe geçen eski ve yeni süreç(ler) in çatışması ve birliği olarak (yeni bir) senteze kavuşur ve sönümlenir.
Kapitalizmin, Devlet'in ve gerici egemen sınıfın, toplumsal
sınıfsal gerçeği ve çelişkileri maskeleyen, örtbas eden tüm ideolojik
formasyonların aşılması, MARX'ın Gotha Programının Eleştirisi’nde ifade ettiği
gibi, ancak, her alanda üretimin fışkırdığı bolluk toplumunda olur. Çalışma,
bir zorunluluk değildir artık; zevktir. Ve toplumsal ihtiyaçların giderilmesine
herkes, gönüllü olarak, yeteneği oranında katılır ve ihtiyacı oranında alır.
Bir insanın özgürlüğü herkesin özgürlüğü anlamına geldiği bir toplum çeşididir
bu. Ve bu toplum, haliyle, işçi
sınıfının kendi eseri olmalıdır. Böyle bir eserin yaratılması daha çok
zaman alacağa benzediğinden, vaktiyle, Althusser, "Gelecek Uzun Sürer" demişti.
Emperyalist dönemindeki (tekelci) Kapitalizm, emperyalist ülke merkezlerindeki kendi sınıf
çelişkilerini belli bir dengede tutmada ve bağımlı -geri ülkeler üzerinde savaş
bölgeleri yaratarak kendini yeniden üretme istikrarı bakımından yeterince mahir ve yeteneklidir. O
yüzden, ister tekelci kapitalist devletlerde olsun ister emperyalizme bağımlı
kapitalist üretim tarzının egemen olduğu ülkelerde olsun, emperyalizm ile
mücadele perspektifi olmadan kapitalizmi AŞAMAZSINIZ (Hegelci manada aşma, aufheben). O yüzden; kapitalizmi geriletmek ve aşmak için emperyalizmle mücadele etmek, dün olduğu
gibi bu gün de, gericilik değil ilericiliktir!
EROĞUL, yine ayni söyleşide, "Atatürk zamanında Atatürkçülük yapmak ilericilikti, şimdi yapmak
ise gericiliktir. Artık her şey değişiyor, yeni bir dünyaya gidiyoruz. Yeni
dünyanın da kendi araçları var. " diyor.
Eğer; hala kapitalist üretim tarzı egemen olduğu;
kolektif emperyalizmin hüküm sürdüğü tekelci
dev şirketlerin MİLİTARİST-mafyatik yeni-ortaçağ gerici dünyasında yaşıyorsak ;
ve EROĞUL,
Atatürkçülük’ten, benim gibi, anti-emperyalist bağımsızlıkçılığı,
halkçılığı, kuvva-yı milliyeciliği,
çağdaşlaşmacılığı ve çoğulculuğu.. anlıyorsa,
başka bir şey anlamıyorsa; “Atatürkçülük yapmak” niye gericilik olsun ki!!?? Yani düşman(ımız) dün olduğu gibi bu gün de,
kapitalizm ve onun dölü emperyalizm ise, dün, Mustafa Kemal devrimciliği, İngiliz
emperyalizmi başta olmak üzere Fransız, Rus.. ve içerdeki işbirlikçi uzantılarına karşı mücadele etmiş; saltanatı yıkıp
cumhuriyeti kurmuşsa, çağdaş medeniyet seviyesini yakalamayı Türk Milletine
hedef göstermişse; bütün bunlar İLERİCİLİK ise, bu gün de, emperyalizm çağında yani, ayni ve benzer görevler, bizleri beklemiyor
mu?
Emperyalizmin baskı ve denetimi altındaki ülkelerde,
hatta bizatihi emperyalist ülkelerde, bilimsel sosyalistlerin başlıca görevlerinden biri de,
emperyalizm ile mücadele etmek ve onu geriletmek olmalıdır. İLERİCİLİK budur! Kapitalist-emperyalizm var olduğu sürece, ‘sosyalist değil ama anti-emperyalist ulusçu’
Mustafa Kemal Atatürk’ün ileriyi
aydınlatan, mazlum milletlere yol gösteren; sosyalist bir geleceğe de ışık
tutan Anti-emperyalist mücadele meşalesi hiç sönmeyecektir.
Türkiye’nin özgün bilim insanlarından toplum bilimci NİYAZİ
BERKES, döne döne hep bu gerçekleri anlatmadı mı? Emperyalizm ile mücadelede yarım kalan “toplum ve uygarlık devrimi”ni tamamlamamız
gerektiğini ısrarla dile getirmedi mi? Türk Çağdaşlaşma sürecini, “ayetleştirilmiş”
sosyalist kavramlar ve sınıf mücadelesi ile daraltılmasını; ve Efruzlaş(tırıl)mış aydınları ve aydınlanma(!)’ yı hep eleştirmedi mi? Aslolanın, Atatürk’ün
devrimci ve anti-emperyalist çağdaşlaşmacı
ruhu olduğunu her vesile ile dile getirmedi mi? Dolaysıyla, EROĞUL,
Türkiye için “gerekli” bir Atatürk(cülük) ile karşı karşıyadır. Eğer; hala, “
bu gün Atatürkçülük yapmak gericiliktir” demeye devam edecekse, kusuru bakmasın ama “gerici” nitelemesini asıl kendisi hak etmiş
olacaktır.
Öte yandan, EROĞUL’un ,
“ yeni bir dünyaya gidiyoruz”
dediği dünya, hangi dünyadır, nasıl bir dünyadır? Ve bu “ yeni dünyanın kendi
araçları var ” dediği araçlar nelerdir???
Kapitalizmden ve emperyalizmden kurtulmak isteyen(?) işçi sınıfına, halka
ne öneriyor bu "yeni dünya"?? Bu halkı neyle, hangi yöntem ve araçlarla ikna edecek?? Dahası ve en önemlisi, bu "yeni dünya"nın öncüleri, hangi
kuvvetle ve kimle ittifak yapacak?
Hedef ve mevzileri ne olacak?? Söz konusu öncüler, bu halkın önüne hangi programı ve stratejiyi koyacak? Ve bütün bunları hangi teşkilatla yapacak?
Keza; EROĞUL, "sömürü
düzeni kendiliğinden yıkılmayacak" derken aslında sömürü düzenini yıkacak
kuvvet(ler)i de önceden varsaymış olmaktadır.. Peki ama; kimdir bu kuvvet(ler)??
O konuda bize niçin yeterince açıklayıcı, doyurucu bilgi vermez?
Şimdi bu ve buna benzer soruları, apriori ve öznel kurgusal fantazilerimizle cevaplamış olursak, soyut düşüncenin büyüsüne kapılmış oluruz. Kavramsal
gerçekliği, nesnel gerçeklik yerine koymuş oluruz. Oysa; bilindiği gibi, kedi kavramı, miyavlamaz. Ve manavdaki belirli bir
(somut) muz, hiçbir zaman ve katiyen, sizin soyut(genel) ve ideal muzunuzun yerini tutmaz.. Soyut ile somut arasında daima bir FARK vardır. Marx'ın belirtmiş olduğu
gibi, nesnel gerçekliğin soyut biçimleri ve görünüşleri, özleri ile
tıpa tıp uyuşsaydı/bağdaşsaydı, bilime ihtiyaç duyulmazdı. O yüzden; kapitalizmin sonu, devlet, sınıf mücadelesi, proletarya diktatörlüğü.. gibi tarihsel gerçekleri ve biçimleri ele alırken, keyfi olarak, kendi
öznel kavramsal gerçekliğimize indirgeyemeyiz.
Bilim adamları, bilimsel olmak durumundadırlar ve görünüşe aldanmamalıdırlar. Bilimsel olmak ise, bilimsel yöntemi kullanmaya bağlıdır. Engels, W.Sombart'a yazdığı 11 Mart 1895 tarihli mektupta: "Marx'ın tüm görüşü bir öğreti değil; bir YÖNTEM'dir. Hazır doğmalar değil ileriki araştırmalar için çıkış noktaları ve yöntemi sunar" demişti. Bir Marksist kuramcı olarak Cem EROĞUL eğer hala Marksist kimliğini korumak istiyorsa kendi yöntemini gözden geçirse iyi olur Vesselam.