1 Ocak 2023 Pazar

THEO'YA MEKTUPLAR' DAN BAZI ALINTILAR

 

"Sevgili Theo,

Sana açmak istediğim bir sıkıntım var, ama belki biliyorsun, anlatacağım belki yeni değildir senin için. Sana söyleyeceğim şu: Bu yaz K’yı (Vincent’in dul ve bir çocuklu amcasının kızı) sevmeye başladım ama o bana geçmişiyle geleceğini birbirinden ayıramadığını ve benim duygularıma hiçbir zaman cevap veremeyeceğini söyledi.

İki şık karşısında seçmek zorunda kaldım: Bu “hayır, hiçbir zaman” sözüne boyun eğeyim mi, yoksa işi bitmemiş sayıp umut beslemekten vazgeçmeyeyim mi?

Bu son şıkkı seçtim

Bu arada da var gücümle çalışmaya devam ediyorum, ona rastladığım günden beri çok daha kolay çalışıyorum üstelik.

Onun yanında bir yıl geçirmek onun için de benim için de   hayırlı olurdu ama aileler bu konuda alabildiğine dik kafalı.

Ama anlarsın ki ona yaklaşmak için elden geleni yapacağım; beni sevinceye kadar onu sevmeye kararlıyım.

Sen de zaman zaman âşık oluyor musun, Theo? Olmanı isterdim, çünkü inan bana, küçük dertlerin de bir değeri var. İnsan kimi aman üzgündür, öyle anlar olur ki cehennemde sanırsın kendini ama başka, daha güzel şeyler de vardır.

Üç aşaması var bu işin:

1-Sevmemek ve sevilmemek

2-Sevmek ve sevilmemek (benim durumum)

3-Sevmek ve sevilmek

Bence ikinci aşama birinciden güzeldir, üçüncüye gelince, onun üstüne yoktur!

Haydi, old boy, sen de âşık ol ve aşkını bana anlat, benim durumumu da hoş gör ve anla.

Rappard buraya geldi: epey ilerleme gösteren sulu boyalar getirdi. Mauve da yakında gelir umarım, gelmezse ben giderim ona.

Çok desen çiziyorum, daha iyi gidiyor sanırım, fırçayla daha çok çalışıyorum eskisine kıyasla. Havalar öyle soğuk ki yalnız ev resimleri yapabiliyorum: bir terzi, bir sepetçi vb.

Aşık olur da “hayır, hiçbir zaman” sözüyle karşılaşırsan sakın vaz geçme! Ama sen öyle şanslı bir adamsın ki, senin başına gelmez hiçbir zaman.    ETTEN, 3 Eylül 1881

 

Old boy, bu mektup yalnız sanadır, onu yalnız kendine sakla, olur mu?

Önce sana soracağım: “Hayır, hiçbir zaman” tekerlemelerin soğutmayacağı kadar derin ve ateşli bir aşkın var olabilmesine birazcık olsun şaşar mısın? Ben sanıyorum ki, şaşmak şöyle dursun, bunu tabii karşılarsın, “akıllıca” bir iş dersin buna.

Aşk gerçekten de olumlu bir şeydir, güçlü bir şey, öylesine var olan bir şey ki, seven insan nasıl canına kıymaz ise, bu duygusunu atamaz içinden. Ama diyeceksin ki. “Canlarına kıyan insanlar da vardır.” Ben de derim ki: “Bu çeşit eğilimleri olan bir adam değilim sanıyorum.”

Hayatı gerçekten sever oldum ve aşık olduğuma çok seviniyorum. Hayatla aşk birdir benim gözümde. Ama diyeceksin, “hiçbir zaman, hayır, hiç bir zaman” cevabıyla karşılaşıyorsun. Ben de sana derim ki: Old boy, şimdilik bu “hiçbir zaman, hayır, hiçbir zaman” sözünü kalbimin üstünde sıktığım bir buz parçası sayıyorum.

Bakalım kim üstün gelecek, bu buz parçasının soğukluğu mu, yoksa benim canlı sıcaklığım mı? Bu nazik meselde söz söylemek istemiyorum şimdilik, başkalarına da “yola gelmez, “deli olmalı” gibi laflardan başka söyleyecek bir şeyleri yoksa, konuşmamalarını dilerdim. Hoş, Grönland ya da Yeni Zemlya’dan gelme, şu kadar metre yüksekliğinde, kalınlığında ve derinliğinde bir buzdağıyla karşılaşıp da bu koca yığını eriteceğim diye yüreğime bassaydım, duruma kötü denirdi elbet.

Ama mademki şimdilik geminin baş bodoslaması bu çapta bir buz yığınına çarpmadı, mademki boyuna “hiçbir zaman, hayır, hiçbir zaman” dediği halde, boyu, eni ve genişliği birkaç metre olmaktan çok uzaktır ve iyi ölçmüşsem, pekala kucaklanabilecek durumdadır, davranışımın neden “çılgınca” olduğunu daha anlamış değilim.

Demek ki ben kendi hesabıma “hiçbir zaman, hayır, hiçbir zaman” adlı buz parçasını bağrıma basmaktan başka çare bulamıyorum ve onu bu yoldan eritip yok etmeye çalışıyorsam kim ne diye bilir bu çabama?

Bilmem hangi fizik kitabında buzun erimez olduğunu okudular?

Bu kadar çok sayıda insanın işi fazla ciddiye aldıklarını görünce üzülesim geliyor ama kendimi üzüntüye kaptırıp yüreğimin gücünü de yitirmek istemiyorum. Tam tersine.

Canı isteyen üzülsün, ben bıktım üzüntüden. Çayırkuşu bahar günü ne kadar neşeliyse, o kadar neşeli olmak istiyorum. “Gene sevmek” şarkısından başka şarkı söylemek gelmiyor içimden. Sen bu “hiçbir zaman, hayır, hiçbir zaman” sözü üstünde durur muydun, Theo? Hayır, senden tam tersini umarım. Ama öyle adamlar var ki, onlar, “bilmeden” ve herhalde iyi niyetle, bağrıma bastığım buz parçasını söküp atmaya uğraşıyor ve ne yaptıklarının farkına varmadan, yanan aşkımın üstüne soğuk su atıyorlar.

Ama eminim ki kovalar dolusu su bile soğutmaz benim aşkımı; şimdilik öyle, old boy.

Ya bazı insanların şu imalarına ne dersin: hazırlanmam lazımmış, yakında benden daha iyi, daha zengin bir adamla nişanlandığını duyacakmışım, çok güzelleştiğinden birçok kısmetler çıkacakmış üstelik de “kardeşliği” aştığım zaman (sınırı nerde bunun?) bana karşı fazla bir duygu beslemiyormuş, ben de “bu arada” benim için daha hayırlı olabilecek bir fırsatı kaçırırsam yazık olurmuş!..

“Yalnız o, başkası olamaz” demesini bilmeyen adam aşkın ne olduğunu bilir mi? -Bana bütün bunları söylediklerinde yüreğim, gönlüm, zekâm, bütün benliğimle “yalnız o, başkası olamaz.” diye duydum içimde. Yalnız o, başkası olamaz dediğim zaman size “Bu sizinkisi zaaf, tutku, çılgınlık, dünyadan habersiz,” diyenler, üstelik da sakınmanızı, işleri tatlıya bağlamanızı salık verenler olur. Benden uzak olsun bu çeşit düşünceler!

Zaafım gücüm olsun, başkasına değil, ona bağımlı kalmak istiyorum, elimden gelse de bağımsız olmak istemem ondan.

Bir başkasını sevdi ya, kopamıyor o geçmişten ve yeni bir aşk düşüncesi ürkütüyor belki onu. Ama bir söz var, belki bilirsin: “İnsan sevmeli, sonra sevgisinden kopmalı ve yeni baştan sevmeli!”

“Sen de yeni baştan sev, sevdiğim, sevdiceğim sevgilim!”

Hep geçmişi düşündüğü, kendini büsbütün geçmişe verdiği besbelli. Ben de ne yapayım, duygularına saygım var, derin yası bana dokunuyor, sarsıyor beni ama onun belalı yanı da kaçmıyor gözümden.

Yüreğim yumuşayabilir ama kendim çelik gibi sağlam ve kararlı olmalıyım. Onda yeni bir şey uyandırmaya çalışmalıyım, eski sevgisi ortadan silinmese de, onun kadar yaşamayı hak eden yeni bir duygu yaratmalıyım.

İşte bu yüzdendir ki atıldım bu işe, başında hantal ve beceriksizdim ama sonra kararlıolarak: K. Sizi kendimi sevdiğim kadar seviyorum dedim. İşte o zaman da bana : Hiçbir zaman, hayır , hiçbir zaman, karşılığını verdi.

“Hayır, hiçbir zaman!” Ne denir buna? Ben “gene sevmelisin” dedim. Bakalım sonunda kim üstün gelecek. Tanrı bilir, ben sunu biliyorum ki “that l had better stick to my faith.”

Bu yaz o “hiçbir zaman, hayır, hiçbir zaman” sözünü duyunca, Allah’ım ne feciydi, sonsuzluğa dek cehennem cezasına çarpıldığımı sandım başlangıçta ve o anda sanki gerçekten yere fırlatılmış gibi oldum.

Ruhuma çöken o anlatılmaz sıkıntı arasında birdenbire karanlıkta doğan bir ışık gibi bir fikir parladı: vazgeçebilen vazgeçsin ama inanabilirsen inanmaya bak. O zaman vazgeçmiş bir insan olarak değil, inanan bir insan olarak doğruldum ve “yalnız o, başkası olamaz” düşüncesinde karar kıldım.

Ama diyeceksin ki, kandırabilirsen neyle yaşayacaksın? Yahut da elde edemeyeceksin onu- ama hayır, sen böyle bir şey söylemezsin. Seven yaşar, yaşayan çalışır, çalışan ekmeğini çıkarır.

Bunun içindir ki rahat ve güvenliyim işte: bu durum çalışmamı etkiliyor, çalışmam da gitgide sarıyor beni, başaracağımı anlıyorum da ondan. Olağanüstü bir şey yaratacağımdan değil, terine olağan bir şey yaratacağımı sezinliyorum, yani bir varlığı olan, faydalı olabilecek, sağlam, “tutarlı” bir eser. Var gücümüzle gerçeğe ermenin en kestirme yolu gerçek bir sevgidir bence. Gerçeğin içinde yaşayan yanlış bir yolda olabilir mi? Sanmam.

Ama neye benzetsem aşık olma durumunun yarattığın o kendine özgü duyguyu ve bilinci? İnsan hayatta gerçekten âşık oldu mu yeni bir kıta keşfetmiş gibi oluyor.

İşte bunun içindir ki senin de aşık olmanı diliyorum ama bunun için bir “aşk” bulmak gerek; bu aşkı bulmaya gelince, derim ki başka işlerde olduğu gibi aşkta da arayan bulur ve bulduğumuz gün kendimizi becerikli değil, mutlu saymalıyız.

ETTEN, 7 Eylül 1881

 

Ama aşk çok güçlü olduğu içindir ki, biz gençken (yani 17, 18, 20 yaşlarında) dümenimizi iyi kullanabilecek kadar güçlü olamayız çoğu zaman.

Bak bence tutkular gemimizin yelkenleridir.

20 yaşında olan biri duygusuna büsbütün kaptırır kendini, yelkenlerini fazla şişirir, gemisi su alır ve batar ya da çıkar.

Oysa direğine ihtiras yelkenini hisa edip de hayat denizinde kazasız belasız, batıp çıkmadan ilerleyen adam gider gider de bakar ki sonunda olmayacak durumla karşılaşır, o zaman da yelkenim bana yetmedi demek zorunda kalır, daha bir metre kare yelken edinmek için varımı yoğumu verirdim, der. Ama bulamaz aradığını ve umutsuzluk içindedir.

İşte o zaman başka bir güçten de faydalanabileceği aklına gelir; o güne dek hor gördüğü, sintinede saklı kalan başka bir yelkeni kullanmak aklına gelir. O yelken kurtarır onu.

“Aşk” yelkeni onu kurtaracaktır ama onu açmazsa, varamayacaktır ereğe.

ETTEN, 12 KASIM 1881"


* Theo'ya Mektuplar, Vincent Van Gogh, Remzi Kitabevi, 2017

 

 

11 Ekim 2022 Salı

ANTİK ROMALILARA SESLENİŞ

 

Şu “Sansür Yasası” münasebetiyle bu gün içimden Antik Romalılara seslenişim* geldi:

Ey Romalılar, Roma İmparatorluğunun yiğit yurttaşları**, dostlarım, tarihte nice iyi krallar, iyi imparatorlar yetiştirmiş siz yüce Roma halkı, hepinizi kalbimin olanca sevgisiyle  selamlarım.

Öncelikle hepiniz kölelerinizle bin yaşayın emi! Kölesiz bir yaşamın zorluklarını benden iyi kimse bilemez. Vaktiyle ne kölesiz günlerim olmuştu zaten yoktular!! Ama baş tanrı yüce Jüpiter’e şükürler olsun ki hepsini aşmayı bildim. Tabi Tanrıça Fauna’nın kehanetleri ve Tanrıça Fortuna’nın servet birikimime yardımları olmasaydı işim bi hayli zor olurdu herhalde.

Romalılar, dostlarım,

Biliyorsunuz yakın bir zamanda Roma’da senato ve konsül seçimleri olacak. Ortalıkta bir söylenti dolaşıyor, yok efendim neymiş güya bu seçimlere hile karışacakmış; şu olacakmış, bu olacakmış... Sakın ola ki ortalıkta dolaşan bu söylentilere kulak asmayın. Bunlar yalan!! Dış güçlerin yani baş düşmanımız Galyalıların uydurduğu söylentiler!! Benim olduğum yerde hile olmaz, olamaz!! Bu söylentileri yayan işbirlikçi hainleri biliyoruz, kamu güvenliğinden sorumlu 1.lejyon komutanımız boş durmadı gece gündü çalıştı sandalet numaralarına kadar isim isim tespit etti hepsini. Hatta içlerinde bu yalanları yaymak için troles denilen  ayda 100 gümüş sikke maaş alan  görevliler bile varmış. Çoğu, Kılcus Baykemlus’un taraftarı. Ayrıca bazı senato üyeleri için de hainlik fezlekeleri düzenlendiği; onların da yargılanması ve ‘ejectio e senatu’ ( senatodan çıkarılma) cezasına çarptırılmaları için özel görevli yüce yargıya da  talimat verildiği; yani "anla işte" denildiği; ve pek yüce yargının da "anlayışlı" davranarak gereğini yapacağı söyleniyor. Aksi takdirde bir gece yarısı ansızın bir İmparatorluk kararı ile Büyük Roma'nın  doğu eyaletleri de olduğu yargıçlara hatırlatılır. 

Romalılar, dostlarım, cengaverlerim!!

Şimdi bu abuk sabuk söylentileri ortaya atanlar seçim zamanı kim bilir neler uydururlar hakkımda. Benim, pardon Roma’nın yani, (Gerçi ‘ben’ demek Roma demek ya, neyse..) zayıflamasına yol açacak bu antidemokratik şaibeler ancak düşmanımız olan Galyalıları sevindirir en çok!! Asteriks ve Hoopsdediks diğer dört muhalif arkadaşlarıyla masaya oturmuş benim yıkılmamı dört gözle bekliyorlar. Onlara bu zevki tattırmayacağım ve henüz yıkılmadım hala Roma’ya hükmediyorum!! Pek yakında iktidarın yumruğu neymiş görecekler!!

Romalılar, dostlarım,

Bu tür haberleri çıkaran insanların ağızlarına doğudaki eyaletimizin başkenti olan Edessa’nın meşhur isot biberini süremeyeceğimize göre onlara en iyi cevabımız hazırlamakta olduğumuz ‘sansür (censura) yasası’ ile olacaktır. Öyle ulu orta yalan yanlış ağzına geleni söylemek; halka kin ve nefret tohumları eken yalan haberler üretmek yok artık! (Ben hariç desem mi acaba? Ne de olsa Romalılara sesleniyorum ya..). Suç varsa ceza da olacak; kimse cezasız kalamaz!! Bunların yüreklerine yeterince korku salmazsan bunlar adam olmaz, olamaz!! Süründüreceksin ki bunları millete ve o yolun yolcularına ibret olsun. Yüce Jüpiter aşkına inanın bana, bunlar başka türlü yola gelmez; gelse, Agoradaki tüm dükkanlar senin!! Suçu da, suçluyu da, cezayı da nasıl olsa ben yani hukukumuz tespit etmiyor mu zaten. o yüzden merak etmeyin her şeyi bir kuralına uydururuz sonunda.  kural yoksa da yeni bir kural koyarız.  hukuk bu değil mi zaten!. İktidarın hukukunu sınırlayan hukukla işim olmaz benim. Benim hukukumu yok sayan hukuku ben de yok sayarım! 

Güllük gülistanlık Roma’nın seçkin ve geçim sıkıntısı çekmeyen evlatları, dostlarım!!Siz yaşama değer patriciler!

Malumunuz şimdilik iktidardayım, senatoda ve tribünde çoğunluk bizde. Ama mesele İktidar olmakta değil ölünceye kadar iktidarda kalabilmekte! Baksanıza kamu güvenliği kuvvetleri harekete geçmek için bir el işaretime bakıyor. Hakimler, savcılar, valiler, üst bürokratlar deseniz hepsi iki dudağımın arasında zaten, Roma halkının  haberleşme araçlarının tümü nerdeyse avucumun içinde. Tüm posta güvercinleri ağı denetimimiz altında, bilgimiz ve iznimiz dışında hiçbir güvercin uçamaz; ses dahi çıkaramaz; kafesinden dışarı çıkamaz! Anlayacağınız,  tüm Roma denetimim altında ve kudretli iktidarıma rıza göstermekte. Roma, benim!! Bana bir şey olursa vay Roma'nın haline o zaman.  Sıkıysa biri kalksın aksini söylesin! Yüce Jüpiter’e şükürler olsun; bu günleri de gördüm; daha ne olsun!. Didim Apollon tapınağındaki Baş Kahin'im hep söyler zaten, bahtım pek açık ve parlakmış zaten!. Ama bu günlerin yarınları da var. Yeterince uyanık olamazsam ve seçim sonuçları henüz açıklanmadan atımı alıp Po ovasını geçemezsem sıkıntılı günler beni bekliyor olabilir. Onun için şu sıralar sık sık atları ve Po ovasını inceliyorum ve saraydaki kahinlerime danışıyorum. Takdir edersiniz ki Roma’yı beceriksiz yöneticilere bırakamam! Er ya da geç Po ovasını geçmeye elverişli atlar ve yetenekli at binicileri muhakkak bulunmalı.  Bu görev için Roma eyaletleri seferber olmalı. Eyalet valilerine şimdiden gerekli talimatları verdim ( emri desek daha uygun olurdu zira  imparator dediğin talimat değil ancak emir verir.).

Asil Romalılar, erdemli ve şerefli dostlarım,

Bildiğiniz gibi soyu ta Troyalı prens Aeneas’a dayanan ve sezaryan ile doğmuş olan Roma cumhuriyetin son diktatörü Jül Sezar’ın katlinden sonra yapılan konuşmalardan biri de hatip Çiçero’ya aitti. Çiçero (-zinhar ‘son eşkıya’ Koçero ile karıştırılmasın! Bir de ’ilk eşkıya’ var: hani şu yüce Roma’ya kafa tutan, zincirlerinden başka kaybedecekleri olmayan baldırı çıplakları ayaklandıran Spartakus denilen özgür ruhlu asi var ya iste o!) yaptığı bir konuşmasında: “sakın ola talihin sana verdiği bu dünyevi şeylerin gerçekte kendine ait olduğunu düşünme!” demiş. Çiçero ne kadar haklı; bir imparator için 'düşünmek' zaman kaybıdır. Ben zaten oldu olası öyle uzun boylu düşünmem, oldubitti yaparım. dünyevi şeyler ve meseleler karşısında esas itibariyle sadece şuna bakarım: 1-Bu benim için yani Roma için (ben demek Roma demekti ya, hatırlayın!)  gerekli mi yoksa gereksiz mi? 2- Bu benim için tehlikeli mi yoksa tehlikesiz mi? 3- Bu benim için yararlı mı yoksa yararsız mı? Yani bu, sonuç itibariyle benim çıkarlarıma uyar mı? Ne kadar basit ve kolay değil mi yönetmek.

Romalılar, cengaverlerim..

Benim gerçek servetim sizlersiniz; doğru dürüst bir Toga'm***  bile yoktu iktidara gelmeden önce ama şimdi  çok şükür (  yüce Jüpiter ve Fortuna sağ olsun!) her şeyim var; tabi sizler sayesinde. O yüzden sizlerin kıymetini en iyi ben bilirim, ben!! Bizden önce sizlerin kıymetini bilen mi vardı sanki!? Meclis kararıyla yeni bir Anayasa yaptırtarak kendini diktatör seçtiren imparator Sulla'yı bana örnek göstermeyin,  ne çabuk unuttunuz onun  imparatorluktan istifa ettiğini.. Halka hizmet edecek olan bir lider, devlet adamı  hiç istifa eder mi!? Bakın ben yirmi yıldır başınızdayım ve hala yüce Roma halkına  hizmet ediyorum. 

Ey Romalılar,

Beş iyi padişah yani imparator dışında kim sizin kıymetinizi bildi? Atını bile senatör ve konsül seçtiren zevk ve safahat düşkünü  zalim Caligula mı, annesini bile öldürten çılgın Nero mu? Yoksa kendisini Herkül sanıp ve aslan başı post giyip elinde sopasıyla ortalıkta dolaşan; arenada vahşi hayvanlarla  bir gladyatör gibi savaşan; senatörlere korku salan Commodus mu?  Ben bildim; ben!! Sadece ben!!

Bildiğiniz gibi İktidara  gelmemizle bütün bu baskı ve zalimlikler son buldu. Para bollaştı, hayatınız güzelleşti ve  Ordularımız Roma topraklarının dışına fetihler yaptı; imparatorluk sınırlarını genişletti.  Peki Nasıl yaptık bütün bunları? Asilerin dediği gibi bir takım ‘yetmez ama evetçi’ filozofun ve Galyalı dış güçlerin desteğiyle mi? hayır dostlarım,    tüm iktidarı tek elde toplayarak başardık bütün  bunları biz.  Tek elden ve tek adam yönetimi kötüymüş, ucubeymiş diyorlardı, hadi oradan pis mikroplar!! her şeyi bildiğim ve başarılı olduğum için düşmanlarım beni kıskanıyor ve  hazmedemiyor. Tabi bütün bunlar kolay olmadı ve iktidarım bir gecede kurulmadı. ekonomiden askeriyeye, sanattan ahlaka, hukuktan siyasete, yaşam tarzlarına kadar sosyal ve göksel hayatta ne varsa her şeyi kontrol altına almam gerekiyordu hamdolsun bunu yaptım. Gerçi benim de kandırıldığım zor dönemlerim olmadı değil, ama ben o dönemlerden ders almasını bildim. Muhaliflerimi nasıl yok edebileceğimi ve hukuku nasıl iktidarımın aracı yapabileceğimi öğrenmiş oldum. Böylece yıllardır zaman kaybı olmadan çok rahat ve kolay karar verip yönetebiliyorum. Yönetimim için baskıcı ve yasakçı diyorlarmış desinler ne yapıyorsam Roma için yapıyorum.  (Az kalsın   kendim için yapıyorsam Arap olayım diyecektim ama "Roma demek ben demek, Ben demek Roma demek" diye vaz geçtim. İşin doğrusu BEN Roma'yım!!!) Önemli olan bu sistemi kurmaktı tabi. O yüzden Roma’yı kimselere vermem, veremem; o benim çünkü! Kurduğum düzeni kimselere yar etmem!! Saltanat tacını başkasının kafasında görmeye katiyen dayanamam! Ölünceye kadar sizlere hizmet edeceğim. Bu benim fıtratımda var; kaderim böyle yazılmış; yüce Jüpiter'in şanslı kuluymuşum ya!

Romalılar, canım dostlarım.

Yüce Jüpiter’in izniyle seçimleri kazanmamıza, şey yani seçimlerin huzuruna demek istemiştim, hizmet edecek olan bu sansür (cencura) yasasını zorlanmadan geçireceğiz Senatodan, zira oylamalar çok kolay oluyor, eskisi gibi değil artık. Kabul edenler, kabul etmeyenler diye Senato’da soruluyor ve her şey, yani geleceğiniz, sadece bu iki çift söze bakıyor, çoğunluk bizde olduğundan, derken hoooop ‘kabul edilmiştir’ kararı çıkıyor ve oldu da bitti maşallah sansür yasası yasallaşıyor. Buna da demokrasi diyenler bile varmış biliyor musunuz?

Romalılar, canlarım, cengaverlerim, masal da burada bitmiş diyecektim ama vaz geçtim; daha anlatacaklarım var vaaza devam ediyorum: 

Roma imparatorluğu içinde karşınıza oylama sürecinde aklınızı çelmek isteyen dahili ve harici düşmanlarınız çıkacaktır: yok İmparator çok uzun yıllar iktidardaymış da, artık çok yorgunmuş da.. artık kendini tüketmiş de.. Geçiniz bunları, bilakis bakın turp gibiyim; turp! Turp demişken, sahi bizden önce turp yoktu, turpu biz getirdik Yüce Roma topraklarına, biz! Anlıyor musunuz? bizden önce turp yoktu tarlalarda, Flaviapolis (şimdiki Kadirli) tarlalarına turpu biz ektik biz!! . Tahinli turp salatasını bilen mi vardı bizden önce, biz yaptık önce; hatta üstüne biraz maydanoz bile doğradık; ve sumak serptik!! Sevgili Romalılar lütfen gerçekleri kimse canının istediği gibi çarpıtmasın! Buna izin vermeyin! Tahinli turp salatını yiyen onun lezzetinden vaz geçemez.

Sevgili Romalılar, geçim sıkıntısı nedir bilmeyenlerim!

Biliyorsunuz az önce ‘oylama’ çok kolay oluyor artık demiştim. Ama seçimlerin huzur içinde geçmesini istemeyen dış güçler ve onların içerdeki uzantıları daha şimdiden seçimleri karıştırmak için her çeşit yalan habere başvuracaktır. Hamdolsun biz patricilerin çıkarlarına bu güne kadar hiçbir halel getirmeden savunduk ve savunmaya devam edeceğiz. Bunu hiçbir zaman saklamadık, biz bunun için varız ve iktidarız zaten!! Bir büyüme modeli olarak bir avuç patriciyi yani zengin ve soylu egemen üst sınıf mensuplarını pleblere  yani alt sınıfa, yoksul halk çoğunluğuna ezdirmeyeceğiz! Kanun kaçağı ve müesses nizam düşmanı asi Robin Hood gibi Patrici'den alıp Pleb'e vermeyeceğiz; bilakis Anti-Robin Hood olup; Pleb'den alıp Patrici'ye vereceğiz. Bu güne bu gün benim için boşuna ‘gelmiş geçmiş en büyük Patrici dostu’ denmiyor!  

Ama bu, her ne kadar Gracchus kardeşler kadar olmasa da, pleblerden yana da kalbim çarpmıyor anlamına gelmez, yeniden seçildiğim takdirde pleblerin de  köle sahibi olmalarının önündeki tüm engelleri kaldıracağım. Patriçi-Pleb sınıf çelişkilerini uzlaştıran 12 Levha Kanunlarını tekrar yürürlüğe sokacağım. Borcunu 30 gün içinde ödeyemeyeni alacaklısının kölesi yapacağım. Sonra da onlara özgür yurttaş olma hakkı, seçme seçilme hakkı tanıyacağım. Daha ne yapayım? 

Pleblerin, ücret almadan çalışan köleler gibi öylece kölelik sınırında çalışmalarına gönlümüz razı olmuyor elbette, yeniden seçildiğim takdirde hiç olmazsa kölelik sınırında ücret alanları vergiden kısmen muaf tutacağım. Köle sahibi patricilerden kölelerine karşı biraz daha hoş görülü olmalarını isteyeceğim. Ve onlara düşüncelerini ve taleplerini  ifade edebilmeleri için özgürce suya yazı yazma hakkı tanıyacağım. Aşırı olmamak kaydıyla  gökteki yıldızlara bakmalarına, hayal kurmalarına da izin vereceğim. Ayrıca; Rüşveti tek haneye düşüreceğim. Vergilere imparatorluk "insaf haddi" getireceğim. Faizi de sıfırlayacağım. Hatta ‘eksi faiz’ dönemini başlatacağım ve böylece yaşamı ucuzlatacağım. Roma halkının toplu halde olmamak kaydıyla ve suya sabuna dokunmadan sessiz yürümelerine bile bir şey demeyeceğim.  Çünkü bu toplu hareketler bir başladı mı bunlar çok ses getirir ve orman yangınları gibi önünü alamazsınız, yüce Jüpiter korusun, ya İmparatorluk sarayına kadar uzanırsa o yangınlar ben ne yaparım sonra.  O yüzden bu tür toplumsal yangınlar büyümeden hemen söndürülmelidir. Bu iş için henüz  gazlı söndürücüler ve  tazyikli sulu söndürücüler icat edilmemiş olduğundan Roma hamamlarındaki kova kova sular ve  isli kandiller ve tüm Roma lejyonları 7/24 alesta olmalıdır. 

Romalılar, dostlarım,

Patricilerle papaz olamam, nihayetinde ben de bir imparatorum ve imparatorluğumu düşünmek zorundayım. Gerçi ben bir cumhuriyetçi falan değilim ama ya beni de Cumhuriyetçi Sezar’a yaptıkları bir komplo ile alaşağı ederlerse?  Ya ben de Canımdan olursam..? Zira, hakkımda mütemadiyen iftira atıp söylenti çıkarıp duruyorlar... Yok neymiş efendim  Roma'yı sıcak para cenneti yapmışım, Roma'yı Neron değil; sıcak para yakmışmış.  az kazanandan çok çok kazanandan az vergi almak suretiyle kayıt dışı ekonomiyi azdırmışmışım... Barbar kavimlerin akınlarını teşvik etmişmişim... elimle çeşitli işaretler yaparak Paganlar karşında Hristiyan hizipleri kayırıyormuşum...   bu söylentileri çıkaranların   hepsi sahtekar, nankör ve  yalancı!! hatta vatan haini!!  Romayı elbette lir çalarak Neron yakmadı, bilakis Neron Romayı söndürmeye çalıştı ve benim bu Cumhuriyet  için neler yaptığım ortada işte. Roma Cumhuriyetinin  küçük gümüş sikkesi olan sestertius’u  kurucu imparatorumuz  yüce Augustus gibi nasıl büyütüp koca bronz sikke haline getirdiğime hepiniz tanıksınız. Gerçi büyük para kayıt dışılığı azdırır vergide kaçak yaratır derler ama olsun büyük büyüktür. ne de olsa ihtişamlıdır, etkileyicidir ve büyüklük Roma'ya yakışır.  Ayrıca Roma'nın itibarından tasarruf olmaz!

Sevgili Romalılar

Evet doğru Roma sıcak para cenneti oldu sayemde. Ne var bunda?!  Yok neymiş efendim hayat pahalıymış, işsizlik varmış , faiz sebep hayat pahalılığı sonuç değilmiş, 128 milyar sestertius'a ne olmuş; neredeymiş?.. ben ne bileyim, neredeyse oradadır! Bana öyle cevaplayamayacağım sorular sormayın. Önceden hazırlanmış sorularınıza ne oldu sizin; niye onları sormuyorsunuz? ne işsizliği kardeşim, ne yoksulluğu..?  bizden önce iş mi vardı; biz geldik iş ve istihdam yarattık.. Ya büyüdük diyorum büyüdük anlamıyor musun; ne yoksulluğu!? Şu Romanın eyalet sınırlarına bakmanız yeter, bir ucu Atlantik sahillerinde diğer ucu ta Asya içlerinde Akdeniz'i bir Roma gölü yaptık ve bolluk içindeyiz, ne ararsanız var şu Roma agoralarında,  daha ne istiyorsunuz nankörler!? Tüm özgürlükler sizleri bekliyor; koşun alın onları! Roma’da yasakçı ve baskıcı yönetimler artık gerilerde kaldı. Roma halkı özgür yaşamaya layık; ve yaşıyor zaten!

Romalılar, yurttaşlar, dostlarım.. dırdırıma katlananlarım..

Pleblere nazaran Patriciler daha çok büyümüş diyorsunuz elbette öyle olacak ey Romalılar, beş parmağın beşi bir mi? patricilerle plepleri bir tutamazsınız onlar patriçi yani varlıklı zengin sınıf, siz plebler ise halktan insanlarsınız, sınıfınızı bilin biraz.  Doğanın, şey yani tarihin kanunu bu! Bazıları karanlığa, yoksulluğa doğar, bazıları da, yani küçük bir azınlık, mutluluğa..  Plebler  hala neremiz büyüdü diye  soruyor? Ey vefasızlar, insafınız kurusun! Rakamlara bakın önce rakamlara.. isterseniz hazineden sorumlu Quaestor’luk makamına sorun, hazinenin bronz sikke dolu olduğunu söyleyecektir size. Keltlerin bize borç bronz sikke verdiği yalanına kanmayın. Keltin merhemi olsa önce kendi hazinelerine sürerdi. Ayrıca; Roma halkı halinden memnun olmasa hiç  Circus Maximus ve agora lebalep dolar mı? Gladyatör oyunlarında kendinden geçercesine çığlıklar atar mı?

Romalılar, cengaverlerim, dostlarım,

Biz hiç bir Roma yurttaşını faize ezdirmedik, hayat pahalıymış diyorlar olsun nasıl olsa her şeyin zamanla sonu yok mu bu gün pahalı olan hayat yarın ucuzlar hep böyle mi kalacak sanıyorsunuz? Hem sonra Akademiyada ekonomi eğitimi almış olmama rağmen şu hayat pahalılığını bir türlü anlamış değilim doğrusu. Yahu nasıl oluyor da şu koskoca  hayat pahalı ya da ucuz olabiliyormuş, size de tuhaf gelmiyor mu? hem sonra pahalı ve ucuz ne demek? bir şey niye pahalı ve ucuz olabiliyor? Şu koskoca hayat kime yetmiyor da pahalı ve ucuz olabiliyor? Sonra bir de tutturmuşlar Roma işsizlik var diye. Ya sevgili Romalı kardeşlerim siz hiç Roma sokaklarında iş arayan bir Romalı gördünüz mü? Köleler ve proletariileri  diyorsanız  onların işi zaten belli: kölelik ve proletariilik... Peki  ama işsiz ne demek? iş arayanmış... iş arayan.. size de komik gelmiyor mu bu,  ya iş aranır mı hiç, çalışmak isteyene her yer de iş var; tembellik bunlarınkisi.. 

Romalı kardeşlerim, bu can sıkıcı konuları bir yana bırakalım sizlere hayırlı işlerden bahsedeyim biraz.  Bildiğiniz gibi yakın zamanda senato ve konsül seçimleri var. Bu seçimleri muhakkak kazanmam lazım anlıyor musunuz, muhakkak !! İnşallah Roma'yı İmparator Augustus döneminde olduğu  gibi  şaha kaldıracağım, şaha!! yeni koloniler yaratacağım; hatta bir gece ansızın Galya’ya girip şu asteriks bozuntularının güzelce ağzının payını vereceğim ve kiliselerinde boy göstereceğim.  

Romalılar, dostlarım..

Biliyorsunuz bizden önce beton yoktu, bizim iktidarımız döneminde beton icat oldu; betonu biz bulduk biz!! Ama beton icat olduğu için mertlik bozulmadı! Mertlik bizden önceki iktidarlar zamanda çoktan bozulmuştu zaten. Biz de iyi imparatorların üçüncüsü Hadrianus ve Titus Vespasianus gibi İmparatorluğumuzu bayındır yapıyoruz, yaptık zaten! Ama; Roma’yı kim ‘Güzel Roma’ yaptı sanıyorsunuz, tabi ki biz; biz yaptık! Bizden önce Roma güzel değildi. İmparatorluğumu hanlara, hamamlara, viyadüklere, köprülere, su kemerlerine, altı şeritli yollara boğdum. Gerçi üzerinden şimdilik atlı arabalarımız geçmese de bu ilerde geçmeyecek anlamına gelmez. Ama yurttaşlarım arasında bu köprüleri, yolları yapan kimi seçilmiş tüccarlara ayrıcalıklı davrandığıma dair halk arasında ileri geri konuşmalar oluyormuş, bunlara inanmayın, bunlar birliğimizi bozmak isteyen dış güç Galyalıların uydurmaları, fitneleridir. İşte biz bu yalan haberler için çıkarıyoruz şu sansür yasasını.

Romalılar, can dostlarım,

Ya bunlar da  nihayetinde sadece para-sever değil  Roma-sever  inşaatçılar, mühendis tüccarlar. İnşaatçı, elbette yollar, köprüler, toplu-evler, hanlar, hamamlar, su kanalları, vb. yapacak, ne var yani bunda?  Hem sonra adamın parası var mahiyetinde çalıştırdığı yüzlerce kölesi var, şusu var busu var, hatta bu konuda ticari codex'lerde nas var nas!! sana bana ne oluyor, elbette yapacak, köle emeğinden yararlanmasın da ne yapsın? Köle emeği harcanmadan öylece boşu boşuna beklesin daha mı iyi? İnsaf! ve insafınız kurusun!! Sizde hiç mi köle severlik yok biraz? Köleyi çalıştırıyoruz daha ne istiyorsunuz yoksa adam sıkıntıdan patlasın; köleliğinden mi bezsin? Yok efendim neymiş, bu inşaatçı köle tüccarları benim yakınlarımmış, kayırılıyormuş.. falan filan.. .Ya kardeşim olur mu öyle şey hiç!? bütün bir Roma benim yakınım değil mi zaten? ey Romalılar, siz, parşömenlere yazılanlara ve söylenenlere kanmayın, çok şükür Roma Cumhuriyetinde senatoda bir çift sözüme bakan anlayışlı Cumhuriyetin yüce yargıçları ve savcıları var.  

Romanın asil evlatları! Romalılar!! Cengaverlerim!!

Biz ki vaktiyle Batı Akdeniz deniz ticaretini kendi denetiminde tutan egemen güc Kartaca’ya boyun eğmemiş Pön Savaşları sonucunda Akdenize hakim olmuş bir krallığın torunlarıyız. Ayrıca Actium deniz savası sırasında Mısır’a kaçan Kleopatra ve Antonianus gibi bozguncuları içimizden temizlemiş soylu Roma imparatorluğunun evlatlarıyız. 6.Mithridates gibi Anadoludaki egemenliğimize düşman isyankar  Hellenistik artıklarına da hadlerini bildirmiş; ve Pers kapılarına dayanmış kahraman bir halkız!

Aziz Romalılar, yurttaşlarım, şerefli ve soylu patriciler.. Benim ağzı var dili yok; ayağı var sokak sokak yürümez  pleblerim,

Seslenişime son verirken, (köle ve proletariileri Roma’da adam yerine koymadığımızdan tabi ki  onlara seslenmiyoruz) hepinizin huzurunda belirtmek isterim ki sizleri kesinlikle kölesiz bırakmayacağım; ve dün olduğu gibi bu gün de imparatorluğun sınırlarını genişleterek serveti olanların servetine servet katacağım. Yoksul olanların da yoksulluğuna yoksulluk -pardon zenginlik diyecektim-  katacağım.  Bu güne kadar sizler için yaptıklarıma bakarak bundan emin olabilirsiniz. Tanrılar tanrısı Jupiter ‘e emanet olun; tabi, söylemeye gerek yok; servet tanrıçası Fortuna ile kehanet tanrıçası Fauna da sizinle olsun!

*henüz şu sansür yasası çıkmamışken tarihteki Roma halkına sesleneyim dedim bilmem iyi yapmış mıyım?

**Romada iki tip yurttaş vardı: tüm haklardan yararlanan yönetici ve egemen sınıf olan patriciler ile bazı kısmi hakları olan plebler. Bunların dışında yurttaştan sayılmayan ve toplumun en dibinde bulunan köleler ile topluma tek katkısı çocuk doğurup nüfusu arttırmaktan ibaret olan proletarii denilen mülksüzler sınıfı vardı.

***.6 metre uzunluğunda bir kuşağı belli bir yakıştırmayla bedene dolamakla elde edilen antik Romanın en eski erkek giysisi. Roma yurttaşı olmayanların giymesi kesinlikle yasaktı. 

 

 

 

 

 

 


26 Eylül 2022 Pazartesi

 

KENDİME A PRİORİ BİR YAŞ GÜNÜ MEKTUBU

Sevgili Can Kaptan!

Takvim yaprakları 14 Eylül’ü gösteriyor yine,  yaşama sırası sizdeymiş bu gün!  Ne güzel;  “kim var imiş biz burada yoğ iken”  dediklerinde artık sizi de hesaba katacaklar; tabi bu dünyaya şöyle bi bakmaya gelmediyseniz.  

Sevgili Can Kaptan, öncelikle şu 66. yaş gününüzü canı gönülden kutlarım.  İlerde iki haneli çift rakamlı sayıların sonuncusunu görene kadar mutlu mutlu, doya doya yaşayın bu dünyada, para putuna tapmadan tabi, eşyaya bağlanmadan tabi...  

Sizi kendimden biri gibi ve kendim kadar yakın görmeme rağmen nedense bu güne kadar yaş günlerinizi kutlamayı bir türlü akıl edememişim, yapıyoruz böyle nezaketsizlikler işte.  Oysa;  ne var yani şunun şurasında, ‘dünyaya hoş gelmişsiniz sefalar getirmişsiniz..’  filan diyebilir, iyi dileklerde bulunabilirdim,  çok mu zor yani  bu!?   

‘velhasıl  tuhaf insanlarız..’  deyip işin içinden sıyrılmayacağım tabi, bu marazi ruh durumunu anlamaya çalışacağız elbet. Nesnelerin insanları kullanarak üretim yaptığı ‘meta fetişizmi  ve şeyleşme’ çağında yaşamamızın bunda bir payı var mı bilemiyorum.  Malum, bu çağda  çiftçi fasulye  üreteceğine fasulye  kendini çiftçiye ürettiriyor, Ali topu atacağına top kendini Ali'ye attırıyor. Yani; İnsanın üretici gücü – utanarak söylüyorum- nesnelerin gücü olmuş. İnsan olarak özneliğimiz elden gitmiş dolaylı bir tümleç olmuşuz şu piyasa toplumunda. ve -yazıklar olsun bize-hala ücretli emekgücü-sermaye ilişkisine  bağımlı bir üretim düzenimiz var. Belki de yabancılaşmamız bundandır biraz.  

Gerçi siz de yıllarca şu liman senin bu liman benim kargo gemilerinin zaferi için ve deniz kızlarının peşi sıra seyir halindeydiniz ve kim bilir kaç gurbet akşamlarında sabahlamışsınızdır. Dolayısıyla yazacağım kutlama mektuplarımın size ulaşmama riski vardı. Neyse ve çok şükür sıkıyönetim günleri gibi  o günler de  geride kaldı, Palamut Büküne demir attınız  ve ben sizin 66. yaş gününüzü kutlayabiliyorum: Tekrar mutlu mutlu yıllar ama dediğim gibi eşyanın yüklemi olmadan; ve 99’u görün!!

99’u görün diyorum ama soyutlama yeteneğinizi kaybetmeden ve soyut düşüncenin büyüsüne kapılmadan tabi. Yoksa; ha 99’u görmüşsünüz ha el bebek gül bebek günlerinizi.   

Sevgili Can Kaptan, malumunuz olduğu üzere, insan bilincinin ve düşüncesinin nesnel gerçeklikle olan bağı ve bağdaşmazlığı bakımından şu ‘soyut düşüncenin büyüsü’  kavramı çok önemlidir.  Çünkü; somut dediğimiz şey, çok sayıda belirlenimin ve çoğulluğun birliğidir; çok cepheli ve çok katmanlıdır; hareket halindedir ve dinamiktir. Tam yakaladığım dediğiniz anda elinizden kayıverir.  Soyut ise bütünden soyulmuş, ayrılmış bir katman, bir tabaka demektir ve tek cephelidir, yalınkattır; statiktir, donuktur ve sınırlandırılmıştır.  Soyutun mekanı zihindir, doğada soyut yoktur. Doğa,  hareket ve değişim halinde olduğundan, sınırı da yoktur. Ama sınırlı belirlenimleri vardır Doğanın. Kimya nerede biter biyoloji nerede başlar;  denizler kumsala nerede kavuşur; nefret sevgiye ne zaman nerde dönüşür, açlık ne zaman tokluk olur, vb., bunlar fludur,  tam olarak gösteremezsiniz ;  çünkü; özünde her şey göreli ve değişimsel olduğundan nesnel gerçekliğin doğası sınır tanımaz. Biz onu ancak kavramlarımız ve soyutlama yoluyla düşüncede sınırlandırabiliriz.  Soyutlama, zihinde yapılmış düşünsel bir işlemdir, kavramsal gerçekliktir. İşte bu muazzam somut gerçeklik karşısında insanın soyutlama yeteneği yetersiz kalırsa, yani somutun ( bütün ) özgün doğasına ve dinamizmine uygun olarak soyutlama yapıl(a)mazsa, maazallah, soyut düşüncenin büyüsüne kapılmamak işten bile değildir.  Soyut düşüncenin büyüsüne kapılmış olan insan ister istemez somutu eksiltir; soyut bilgiyi (biçimi), kendi öznelliğini, mutlaklaştırır ve somut gerçekliğin (bütünün) yerine koyar. Çoğulluğu ve çeşitliliği bire, bir kaça indirger. Hem ağaran tan vaktini hem de geceyi göreceğine sadece geceyi görür; hasılı öznelciliğe ve a priorizm bataklığına  düşer; orada bocalar durur.

Oysa somut  gerçekliğin bizatihi  kendince bir yaşam süreci, kendi oluşumu, işleyişi vardır. Bu oluşum, işleyiş  ile söz konusu somutun zihinde yeniden üretilmesi, düşünceye mal edilmesi  yani  düşünce somutu (soyut belirlenim) elde edilmesi bir ve ayni şey değildir.  O yüzden  somut gerçekliğin düşüncede yeniden üretimi sürecinde soyut düşünce (düşünce biçimindeki somut) pratikte sınanmaz; pratikle bağdaşıp bağdaşmadığı denetlenmezse   gerçeklikle olan bağımız her an kopabilir, sapabilir ve sapıtabilir. Yani sapanlar ve sapıtanlar durduk yere sapmıyor ve sapıtmıyor, soyutlama yeteneği yetersiz kaldığı için ve yetersiz kaldığı oranda sapıyor, sapıtıyor.  Tabi bu durumda sizin ne rejim aleyhtarlığınız kalır ne de halk iktidarı kuruculuğunuz. Ve kendi tarih(selliğin)ize gömülürsünüz.

Toplumsal gerçeklikte sosyal olaylar, sınıfsal  ilişkiler, çelişkiler, süreçler..  birbirlerinden yalıtılmış halde ayrılmış değillerdir. Onlar bir bütün halindedir ve bütünün ayrılmaz öğeleridir. Nasıl ki Dünyamız güneş sisteminin dışında kendi başına, ayrı olarak, yalıtık halde var değilse, doğadaki, toplumdaki her olgu, olay süreç, ilişki-çelişki için de bu böyledir. Soyutlama yeteneğimiz sayesinde, yani duyumdan, canlı algıdan kendiliğinden fiili düşünceye geçebilme yetimiz sayesinde, bilginin duyumsal biçiminden soyut biçimine geçeriz. İşte; bu soyut biçimin(bilginin) nesne, olgu, olay, süreçten ayrı olarak kendi başına bir gerçekliği olduğu sanısına kapıldığımız an soyut düşüncenin büyüsüne kapılmış ve esaretine girmişiz demektir.  Çünkü;  hiçbir kavram ve fikir maddi olgudan ayrı olarak kendi başına var olamaz. Nesnesiz tümel olmaz yani. Yeşil erik, yeşil ot, yeşil yaprak, yeşil elma, yeşil göz, vb.  dışında kendi başına yeşil(lik) yoktur. Gerçekte hiçbir yeşil varlık ‘genel anlamda yeşil’ değildir, her tekil ve özel yeşil bir birinden farklıdır ve kendine hastır. Tıpkı  kedi veya insan  kavramlarının bize her hangi bir kedinin veya insanın özelliklerini vermemesi gibi, ancak her kedide ve insanda  bulunan  kısmi  ve  ortak özellikleri vermesi gibi.  

Ama biz belirli maddi olgu ve olayların,  nesnelerin, süreçlerin, özünü  bilmek, tanımak için sırf ve sadece duyum bilgisiyle ve genel anlamda bilgiyle yetinemeyeceğimize göre  nesnel gerçeklikten hareketle soyutlama yapmak zorundayız.  Ama  o zaman da, gerçekte birbirinden ayrılamaz olanı, hareket halindeki dinamik nesnel gerçeği,  ögeleri bakımından birbirinden  ayırmış sınırlamış oluruz. Ve sonuçta  soyut belirlemeleri olan bir ‘düşünce somutu’ elde ederiz. Ama onun bir düşünce somutu olduğunu ve gerçek somuttan farklı olduğunu unutmadan! Çünkü daha önce belirttiğimiz gibi bilmek ve tanımak amacıyla zihin için ve zihinsel işlem ile üretilen somut ile söz konusu maddi gerçek somutun oluştuğu süreç  birbirinden  farklıdır.

İşte bu sayede biz,  nesnel gerçeğin, somut bütünün özüne  nüfuz ederiz. Yani bilgi sürecinde soyutlama bir araçtır; amaç değil. Her kim soyutlamayı amaçlaştırırsa  bir kez daha soyut düşüncenin büyüsüne kapılmış olur işte!.  Soyut şeyler, kavramlar doğası gereği  algılanamaz, Spinoza’nın dediği gibi ”köpek kavramı havlamaz” ve tokluk fikri karın doyurmaz. O yüzden; kendi öznel kavramlarımızı ve fikirlerimizi somut gerçeklerin yerine koyamayız,  hele son derece çok katmanlı ve değişken sosyal ve siyasal-ideolojik olaylar ve süreçler söz konusuyken.  Aksi takdirde sosyal gerçeği tahrif etmiş oluruz ve tarihin ileri hareketi karşısında gerici sayılırız.

Mesela şu deniz kızı kavramına  bir bakalım.  Kimse denizde böyle bir deniz kızı görmemiştir.  Dans etmeye ve şarkı söylemeye düşkün,  denizcileri baştan çıkarıp perişan eden yarı kadın yarı balık mitolojik kızlardır onlar. Gerçekte, balık vardır ve kız vardır ama deniz kızı yoktur. Balığın kuyruğunu zihninizde soyutlama yoluyla bacaksız kız bedeniyle birleştirirsen deniz kızını elde edersin. Hepsi bu!  O yüzden deniz kızı kavramı  insan zihnimde yapılmış bir soyutlama ve her soyutlama gibi gerçekte bütün olanı parçalarına ayırmaya dayanır. Gerçekte ne bacaksız kız ne de kuyruksuz balık vardır hayatta; eğer deniz kızının gerçek olduğuna inanırsak soyut düşüncenin büyüsüne tutulmuş oluruz.  Ve gerçekle bağımızı koparmış oluruz.

Sevgili Can Kaptan, şu doğum gününüzde yazdığım  şeylere bakar mısınız?  sırası mı şimdi bunların diyebilirsiniz haklı olarak ama büyülü bir dünyada yaşadığımızdan aldatmacaların en korkuncu olan  soyut düşüncenin büyüsüne yem olmamak için  bu konuya dikkat çekmek istedim. Neyse; eğer o yalpalı deniz günlerinin  gümüşünü  parlatmak isterseniz bu özel gününüzde Kaptanzade Ali Rıza Bey’in hicaz bestesi size eşlik etsin isterim:  “kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına/ ey ufuklar diyorum yolculuk var yarına/ ayrılık görülmüşken yar tutmuyor elimden/ misafirim bugün ben gurbet akşamlarına.” https://www.youtube.com/watch?v=kfkvfa9lrdw

İnsanız;  elbette  hepimizin kendimizce  türlü rüzgarlara kapılıp gitmeleri  olmuştur; ama  şu hayatta masumiyetimizi bozan deneyim denen o müthiş  pratik var ya işte onun  sayesinde  tıfıllıklarımızı aşar kusurlarımızı kapatırız ayni zamanda.  Aksi takdirde  Paracelsus’un  dediği gibi  “kendine  malik olamayan başkasına ait olur” ve kendi pişmanlıklarıyla avunmak zorunda kalır.  

Sevgili Can Kaptan daldan dala geçiyorum sanılmasın, nihayetinde bir doğum günü muhasebesi bu, hayatın anlamı ve sırrına dair söyleşiyoruz işte. Kaynağı ne olursa olsun  din de bu dünyanın bir gerçeği. Milyonlarca insan dini hakikatlere göre hareket edebiliyor.  Kur’an-ı Kerim Necm süresi 39.ayette: “İnsan ancak çalıştığına erişir” buyurulmuştur. Dolayısıyla çalışmadan, çalarak, talan ederek, sömürerek, her hangi bir ürüne erişmek dinimizce de yasaklanmıştır. O yüzden  anafordan kimse öyle zengin  olamaz; insan kardeşlerini ezerek, sömürerek  büyük servetler biriktiremez; tekelci sermaye sahibi olamaz. İslam’da Kenz yasaktır. Mal,  para biriktirmek haramdır;  ihtiyaç fazlası ihtiyacı olana dağıtılmalı. Son tahlilde inananlar Allah indinde takva ve zühd’den yargılanacaktır.    İstisnasız herkesin çalıştığı ve çalışarak herkesin insan kardeşlerinin ihtiyaçlarını karşıladığı bir toplumda,  çalışma, artık; ücret esaretinden kurtulma anlamına geleceğinden, bir angarya, zorsunarak yapılan bir iş olmaktan çıkacak yaşamın ana ihtiyacı, temel gayesi ve zevki  olacaktır.  Ve insanlar nihayetinde  gitmek istedikleri yöne doğru gidecektir, Orhan Veli’nin “hürriyetine doğru” şiirinde  olduğu gibi:  

“(..)

Heeey

Ne duruyorsun be, at kendini denize;

Geride bekleyenin varmış, aldırma;

Görmüyor musun,  her yanda hürriyet;

Yelken ol, kürek ol, dümen ol balık, su ol;

Git gidebildiğin yere.”


Sevgili Can Kaptan, bu doğum gününüzde, filmlerini defalarca izlediğiniz sizin gözde yönetmeniniz Akira Kurosawa ‘nın İşveçli meslektaşı İngmar Bergman’a  doğum günü vesilesiyle yazmış olduğu mektubu sizinle paylaşmasam olmaz:

“Saygıdeğer Bergman Bey,

İzninizle yetmişinci yaş gününüzü kutlayayım. Eserlerinizi her izlememde derinden etkileniyorum. Şimdiye değin onlardan çok şey öğrendim ve cesaret buldum. Bizlere daha fazla harika film üretmeniz  için sağlığınızın yerinde olmasını diliyorum

Japonya’da, Meiji Dönemi’nde (19.asrın sonu), Tessai Tomioka adında bir sanatçı yaşamış. Bu sanatçı, daha genç yaşında, pek çok harika tablo çizmiş ve seksen yaşına bastığında, ansızın öncekilere kıyasla çok daha üstün tablolar çizmeye başlamış; adeta olağan üstü bir patlama yaşıyormuş. Onun tablolarını ne zaman görsem, bir insanın ancak sekseninden sonra esaslı eserler ortaya koyabileceğine kesinkes emin olurum.

İnsan, bir bebek olarak doğar, bir çocuk olur, hayatının baharını yaşar ve nihayet hayatın kapanışını yapmadan evvel bebekliğe geri döner. Bu, bence, mükemmel yaşam biçimidir.

Sizin de katılacağınızı sanırım: Bir adem, her hangi bir kısıtlama olmadan, arı eserler üretmeye ikinci çocukluk günlerinde vakıf olur.

Şimdi yetmiş yedi (77) yaşındayım ve asıl işimin henüz başladığına ikna olmuş haldeyim.

Filmlerin hatırına, yaşama birlikte tutunalım.

En kalbi hürmetlerimle,  Akira Kurosawa”

 

Sevgili Can Kaptan siz daha 66’sındasız, kim bilir ileriki yaşlarınızda ne eserler üreteceksiniz.

Keza hayranı olduğun ve odanızda resmi asılı olan (Kanagawa Açıklarında Büyük Dalga) Japon ressam Hokusai de bakın neler yazmış:

“Altı yaşımdan beri nesnelerin biçimini kopyalama tutkum vardı ve elli yaşımdan beri pek çok çizim yayınladım, ancak yetmişinci yılımda çizdiğim tüm çizimlerin arasında dikkate almaya değer hiçbir şey yok. Yetmiş üç yılda hayvanların, kuşların, böceklerin ve balıkların yapısını ve otların ve bitkilerin yaşamını kısmen anladım. Ve böylece seksen altıda daha da ilerleyeceğim; doksan yaşımda onların gizli anlamlarına daha fazla gireceğim ve belki yüze gelindiğinde belki de gerçekten harikulade ve ilahi seviyeye ulaşmış olacağım. Yüz on yaşında olduğumda her nokta her satırın kendine ait bir ömrü olacak”

Sürekli daha iyi şeyler üretmek ve kendini aşmak isteyen Hokusai, 89 yaşında ölüm döşeğinde “keşke gökyüzü bana bir beş, on yıl daha hayat verseydi  o zaman gerçek ressam olabilirim..” dediği söylenir.

Bana ‘niye beni böyle  büyük sanatçılarla kıyaslıyorsun ben birin dördünden yoksulluk sınırı altında sabit  gelirli emekli bir memurum artık’ diyebilirsiniz, fakat kim olursanız olun, her insanın içinde üretken ve yaratıcı bir cevher vardır, önemli olan onun açığa çıkarılmasıdır. Douglas Malloch’un şiirini bilirsiniz ne diyordu orada:

“Dağ tepesinde bir çam olamazsan/ Vadide bir çalı ol./ Fakat oradaki en iyi küçük çalı sen olmalısın./ Çalı olamazsan bir ot parçası ol bir yola neşe ver./  Bir misk çiçeği olmazsan bir saz ol./ Fakat gölün içindeki en canlı saz sen olmalısın./ Hepimiz kaptan olamayız tayfa olmaya mecburuz. / Dünyada hepimiz için bir şey var./ Yapılacak büyük işler küçük işler var./ Yapacağınız iş size en yakın olan iştir./ Cadde olamazsan patika ol./ Güneş olamazsan yıldız ol./ Kazanmak yahut kaybetmek  ölçü değildir. Sen her neysen onun en iyisini olmalısın.”

Evet sevgili  Can Kaptanım, bu dünyaya yaşama geldik elbette hepimiz; ama insan kendince, kendinden bir iz, bir eser , “hoş bir seda” bırakıp gitmeli bu dünyadan insan kardeşleri için. Ne dersiniz? Yoksa sizden geçti mi? Bana sorarsanız bunun yaşı olmaz. Yani; insan kendi mutluluğu ve sevinci için  hangi yaşta olursa olsun bunları  yapmak için henüz çok erken ya da çok geç dememeli yapacağı işe koyulmalı. Unutmayınız,  Cervantes Don Kişot’u altmışına merdiven dayadığında yazmaya başlamıştı.

Yılların saçı sakalı ağardığında  kimi  pişmanlıklar kalmasın  diyorsanız hatıralara biraz vakitlice çaba göstermeniz gerekir.  Cahit Sıtkı Tarancı bakın bu duyarlığı nasıl yakalamış:

İçimi titreten bir sestir her gün./ Saat her çalışında tekrar eder:/  “Ne yaptın tarlanı, nerede hasadın/ Elin boş mu gireceksin geceye?/  Bir düşünsen: yarıyı buldu ömrün./  Gençlik böyledir işte, gelir gider;/  Ve kırılır sonra kolun kanadın;/  Koşarsın pencereden pencereye”/  Ah o kadrini bilmediğim günler,/  Koklamadan attığım gül demeti/   Suyunu sebil ettiğim o çeşme/  Eserken yelken açmadığım rüzgar!/ Gel gör ki, sular batıya meyleder,/ Ağaçta bülbülün sesi değişti,/ Gölgeler yerleşiyor pencereme ;/  Çağınız başlıyor ey hatıralar.

Sevgili Can Kaptan lütfen kederlenmeyin  öyle, hepimizin şöyle ya da böyle eserken yelken açmadığı rüzgarları, koklamadan attığı gül demetleri, suyunu sebil ettiği çeşmeleri ve kadrini bilmediği günleri olmuştur, önemli olan Nazım’ın dediği gibi “yeter ki kararmasın sol memenizin altındaki cevahir” 

Ömür dediğiniz şey geçip gidiyor işte, önemli olan onu anlamlı kılmak, hadi şimdi Bilge Özgen’in o hicaz şarkısını Zeki Müren’den dinleyelim:

“dediler zamanla azalırmış sevgiler olsun bana seninle geçen günlerim yeter. Nasıl  olsa  her  şeyin zamanla sonu yok mu ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok mu?"https://www.youtube.com/watch?v=W8zrn8yYPHA

Can'a can katan nice yıllara Can Kaptan'ım..


 

30 Ağustos 2022 Salı

 



MİLLİ GURUR

Kapitalist-Emperyalizm ile mücadele çağında milli bağımsızlık ve milli egemenlik uğruna  İstiklal Savaşı  destanı  yazmış olan halklar bununla ne kadar gurur duysa azdır. Zira her türlü fenalıkların başı,  düşmanların düşmanı, baş düşman, kapitalist üretim biçimi ve onun dölü olan emperyalizmdir.  İşte ; eğer halklara ve bireylere bir mutluluk , iyileşme, refah ve özgürlük..  gelecekse  bu tamamen kapitalist üretim biçiminin devrimci  aşılmasına (aufheben) ve emperyalizmin her alanda damarlarının kurutulmasına  bağlıdır.  

Ne mutlu ki bizim de mazimizde o şanlı destanı yazan bir halkımız var: Türkiye Halkı!! Mazlum milletlere örnek olan İstiklal Savaşımız ve genç Türkiye Cumhuriyeti,  bundan  yüzyıl önce bu gün Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan muharebesinden  gelen top sesleri ve fedakar ve kahraman Mehmetçiğin  düşman mevziilerine saldırısı ile  dosta düşmana  şanlı zaferini duyuruyordu.  

İşte;  o büyük zaferden iki yıl sonra o zaferin ve cumhuriyetimizin önderi devrimci Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün  Afyonkarahisar-Dumlupınar ‘da “Şehit Asker Abidesi” nin temelini atma töreninde yaptığı tarihi konuşmadan günümüz Türkiye’si  ve İktidarı için ders niteliğinde bazı ifadeler:

“(…)  Efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan  Muharebesi  ve onun son safhası olan bu 30 Ağustos Muharebesi, Türk tarihinin en mühim bir dönüm noktasını teşkil eder. Milli tarihimiz çok büyük ve çok parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk milletinin burada kazandığı zafer kadar kati neticeli  ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize değil, cihan tarihine yeni cereyan vermekte kati tesirli bir meydan muharebesi  hatırlamıyorum.

Hiç şüphe etmemelidir ki, yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyet’inin temeli burada sağlamlaştırıldı. Ebedi hayatı burada taçlandırıldı. Bu sahada akan Türk kanları, bu semada uçan şehit ruhları devlet ve Cumhuriyet’imizin ebedi muhafızlarıdır. Burada temelini attığımız “Şehit Asker” abidesi, işte o ruhları, o ruhlarla beraber gazi arkadaşlarını, fedakar  ve kahraman Türk milletini temsil edecektir.  Bu abide, Türk vatanına göz dikeceklere,  Türk’ün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, hücumunu, kudret ve iradesindeki şiddeti hatırlatacaktır.

Efendiler, bu muazzam zaferin muhtelif etkenleri üzerinde en mühimi ve en yükseği, Türk milletinin kayıtsız şartsız hakimiyetini eline almış olmasıdır. Bu hadisenin tarihimizde ve bütün cihanda ne büyük ve ne feyizli  bir inkılap olduğunu izaha lüzum görmem.

(..) Efendiler, milletimizin hedefi, milletimizin mefkuresi, bütün cihanda tam manasıyla medeni bir toplum olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her kavmin mevcudiyeti, kıymeti, hürriyet ve bağımsızlık hakkı, sahip olduğu ve yapacağı medeni eserle orantılıdır. Medeni eser vücuda getirmek kabiliyetinden mahrum olan kavimler, hürriyet ve bağımsızlıklarından tecrit olunmaya  mahkumdurlar.  İnsanlık tarihi baştanbaşa bu dediğimi teyit etmektedir.  Medeniyet yolunda yürümek ve muvaffak olmak, hayat şartıdır. Bu yol üzerinde duraksayanlar veyahut bu yol üzerinde ileri değil, geriye bakmak cehalet ve gafletinde bulunanlar, medeniyetin coşkun seli altında boğulmaya  mahkumdurlar.

Efendiler, medeniyet yolunda muvaffakiyet yeniliğe bağlıdır. Toplumsal hayatta, iktisadi hayatta, ilim ve fen sahasında muvaffak olmak için yegane gelişme ve ilerleme yolu budur. Hayat ve günlük işlere hakim olan hükümlerin zamanla değişmesi, gelişmesi ve yenilenmesi zaruridir. Medeniyetin  yenilikleri, fennin harikaları, cihanı değişimden değişeme uğrattığı bir devirde, asırlık köhne zihniyetle, maziperestlikle  mevcudiyeti muhafaza mümkün değildir. (…)

Efendiler, milletimiz burada kutladığımız büyük zaferden daha mühim bir zafer peşindedir. O zaferin idraki,  milletimizin iktisat sahasındaki muvaffakiyetleriyle mümkün olacaktır.  Bilirsiniz ki, iktisaden zayıf bir millet fakirlik ve sefaletten kurtulamaz; kuvvetli bir medeniyete, refaha ve saadete kavuşamaz; toplumsal ve siyasal felaketlerden yakasını kurtaramaz. Memleketin idaresindeki muvaffakiyeti de iktisadiyatındaki  kazanımlar derecesiyle orantılı olur.  Hiçbir medeni devlet yoktur ki, ordu ve donanmasından evvel iktisadını düşünmüş olmasın. Memleket ve bağımsızlık müdafaası için vücudu lazım olan bütün kuvvetler  ve vasıtalar, iktisadiyatın genişlemesi ve gelişmesiyle mükemmel olabilir. (…)

Efendiler, artık bu gün hayat ve insaniyet icapları bütün hakikatiyle tecelli etmiştir. Bunlara aykırı olan rivayetler , ahlak ve imana esas olamaz. Hakikat tecelli edince yalan ortadan kalkar. Safsatalar, hurafeler  kafalardan çıkmalıdır. Her türlü yükselmeye ve gelişmeye kabiliyetli olan milletimizin toplumsal ve fikri inkılap adımlarını kısaltmak isteyen maniler mutlaka bertaraf edilmelidir.

 (…) Ey yükselen yeni nesil , istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz tesis ettik; onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz.

Arkadaşlar, bu gaza ve şahadet diyarını terk ederken “Şehit Asker” i  hep beraber hürmet ve tazimle selamlayalım.”       (Atatürk’ün Bütün Eserleri Cilt 16, s.288-289, Kaynak Yayınları)

 

11 Mayıs 2021 Salı

Hoşçakal Kardeşim Deniz

 

AD ANTONELLO CASSONA, macchinista navale, 10.4.1991 M/n Moby Prince

 

“Ed ecco ce andiamo come siamo venuti

Arriverderci fratello mare

Mi porto un po della tua ghiaia

Un po del tuo sale azzuro

Un po della tu infinita

E un pochino della tua luce

E della tua infelicita..”   Nazım Hikmet 1957

 

Bu İtalyanca şiiri yıllar önce, Gün Benderli’nin Cumhuriyet Pazar ekinde çıkan yazısından kesip saklamışım. Şiir, Nazım’ın o sevilen şiirlerinden biriydi:

“İşte geldik gidiyoruz/ hoşça kal kardeşim deniz/ biraz çakılından aldık/ biraz da masmavi tuzundan / sonsuzluğundan da biraz/ ışığından da birazcık/ birazcık da kederinden..”

Şiirin acıklı öyküsü şöyle: Moby Prince, 1991 yılında, nedeni hala anlaşılamayan bir yangın sonucunda Livorno açıklarında batan bir geminin adıymış.  Ölenler arasında okulu makinist diplomasıyla henüz bitiren ve yangından bir hafta önce Moby Prince’te çalışmaya başlayan Antonello Cassona da var. Antonello Cassona’nın en çok sevdiği şair Nazım Hikmet’miş. “işte geldik gidiyoruz..” şiirine de hocasının demesiyle aşıkmış. Okul idaresi, hayatını böyle feci bir kazada yitiren öğrencisinin anısına, okuduğu sınıfın kapısına bir levha koymayı kararlaştırınca tarih ve edebiyat öğretmeni levhaya bu şiirin kazınmasını düşünmüş. Livorno kaptan ve makine zabiti yetiştiren Sivil Denizcilik Lisesine yolunuz düşerse Antonello Cassona’nın birinci kattaki sınıfının kapısındaki bakır levhada yukarda yazılı olan Nazım Hikmet’in İtalyanca şiirini okuyabilirsiniz.  

İtalya’da henüz ilk okul çağındayken çocuklara güzel sanatlar, edebiyat ve şiirle tanıştırıyorlarmış. Benderli’nin aktarmasına göre, ilkokul 3. ve 4. Sınıf ders kitaplarında Nazım Hikmet’in şiirleri varmış. misafir olarak gittiği evin çocuğu ders kitaplarını getirip  göstermiş; ve “ sono contento d’essere venuto al mondo”  yani, “fevkalade memnunum dünyaya geldiğime”  şiirini okumuş İtalyanca..  Ne güzel; İtalya’da ilkokul ders kitaplarında Nazım var.

10 Mayıs 2021 Pazartesi

DENİZ GEZMİŞ'LERİN YOLU

 




"Ey yolcu, yol yoktur, yolu sen yaparsın

Yol senin ayak izlerindir

Başka bir şey sanma

Ey yolcu yol yoktur 

Yol yürüdükçe yol olur.

Ey Yolcu yol diye bir şey 

Yalnızca geminin köpükleri denizde.. "   Antonio Machado

68'li Deniz Gezmişler de bir "yol" açmışlardı yürüye yürüye.. umutlu, fedakar, cesur ve erdemli bir yol.. Mustafa Kemal Atatürk'ün yoluydu bu: Emperyalizmin karşısında mazlum milletlerin yanında tam bağımsız çağdaş Türkiye yolu. Bu yol, din, ırk, mezhep, etnik yapı ayrımı gözetmeden Türkiye'yi aydınlık geleceklere ve emekçi halk iktidarlarına taşıyacak olan bir yoldu.

Sömürüsüz, baskısız, hakça bir düzen özlemiydi bu.

Bu yolda donup kalmak yoktu; sürekli yürüyüş halinde olmak vardı. Çok çalışılacak, her alanda üretken, verimli olunacak ve halkın yanında durulacak; ve nihayetinde emperyalist sistemin bir parçası olmaktan kurtulup kapitalist sömürü ve baskı düzeni davrimci inkara uğratılacaktı.

Bu yolda bencilliklere, şahsi çıkarlara, para pul; mal-mülk düşkünlüklerine yer yoktu. Paylaşımcı ve dayanışmacıydı bu yol.

Deniz'lerin o büyük yürüyüşü bu gün de devam ediyor. Amerikan emperyalizminin hala vatanımızda gözü var. (emperyalizm bu; göz koymadığı bir ülke yok!) Etnik bölücülük, yobaz gericilik Batı emperyalizminin emrinde görevlerini yapmaya hazır.

Kapitalist iktisadın prangaları sosyal düzenimizi ve akıllarımızı tutsak etmiş.. Üretken Türkiye'yi bir türlü yaratamıyoruz; üretimi bir bütün olarak toplumsal ihtiyaçlarımıza göre düzenleyemiyoruz. Borç, işsizlik, hayat pahalılığı almış başını gitmiş. Şu Covid -19 aşılarımızı bile doğru dürüst yapamadık. Türkiye'nin birikimlerini ve kaynaklarını har vurup harman savurduk. 

Hala "zenginleri severim ben" politikaları izleniyor. İşçi sınıfı desen suskun ve olay karşısında görüş bildirmiyor. Sendikalar sadece üç kuruş peşinde.. Devlet yönetiminde bir kuralsızlık ve keyfilik hakim. Şu Tek Adam Yönetimi bize göre değil zaten; bizim bir Meclis geleneğimiz vardı. Onu yeniden tesis etmemiz lazım. Sayıştay doğru dürüst görevini yapamıyor. Yüksek yargı iktidarın ağzına bakıyor. Ne bileyim daha söylenecek çok şey var ama uzatmayayım.. Hasılı kötü yönetiliyoruz. Eğer emekçi halk sınıfları halinden memnun değilse kötü yönetiliyoruz demektir. o Yüzden şimdi daha gür bir sesle "kahrolsun emperyalizm yaşasın ikinci kuvva-yı milliye ve emekten yana iktidar mücadelemiz" deme vaktidir. 

Bu düşüncele Deniz Gezmişleri minnet ve şükranla anıyorum. Göreceksiniz; bir gün bütün yollar Denizlere çıkacaktır. Sadece, Denizlerden yana rüzgarları toplamasını bilelim. Reşat Fuat Baraner'in dediği gibi, yeter ki, toplumumuzun (halkımızın, milletimizin) tüm olarak menfaatlerini temsil eden anti-emperyalist ve anti feodal mücadelede birleşmesini bilelim. 


5 Mayıs 2021 Çarşamba

Şu 1 Mayıs’ın bana düşündürdükleri..

 

Balıklar suda insanlar toplumda yaşar. İnsanlar toplum dışında kalırlarsa sudan çıkmış balığa dönerler. Adada yalnız başına yaşayan Robinson Crusoe’lar ancak masallarda olur. Adaya düşmeden önceki toplumsal hayatı, tecrübe ve birikimleri olmasaydı Robinson’un ada macerası da olmazdı.

Toplum bizim varlık ortamımızdır. Aristotales’in dediği gibi insan zoon politikon’dur. Yani insan, bir sürü hayvanı değil; kendini ancak toplum içinde bireyselleştirebilen bir hayvandır. O yüzden, toplumun dışında tek başına yaşayan bireyin üretimde bulunması imkansızdır.

Pek tabidir ki düzeni olmayan toplum da yoktur. Her toplumun şu ya bu biçimde bir düzeni, düzenlenişi ve düzenleyen(ler)i vardır. Toplumsal düzenlerin asli ve tayin edici unsuru ise üretim tarzlarıdır.

Biçimi ne olursa olsun her toplum insanların karşılıklı eylemlerinin, ilişkilerinin ürünüdür. Nasıl ki sular kirlendiğinde, suların kimyası bozulduğunda balıkların hayatı çekilmez oluyorsa, toplumlar da yozlaştığında, çürüdüğünde insan hayatı çekilmez olur.

Toplumsal hayatı yozlaştıran, çekilmez kılan toplumun kendi tarihsel dinamikleridir. Bu dinamiklerin başında toplumların sınıflara bölünmüş olması gelir. Ama toplumsal sınıflar ayni zamanda uygarlık yapıcıdır; ve insanlığı yücelticidir. İlk kent devleti kurucusu Sümerler’den bu yana toplumlar Ezen ezilen, sömüren sömürülen diye.. sınıflara bölünmüş; ve gelişe gelişe bu günlere kadar gelmiştir.

Toplumlarda sınıfların varlığı, savaşlarda elde edilen kölelerle, zalimlikle, zorbalıkla, haksızlıklarla, ülkeleri fethetmekle, vb., açıklanamaz. Sınıflar tamamen toplumsal üretim sürecinden, üretimin dinamiklerinden, üretimin yapısından, karakterinden ve iş bölümünden doğmuştur. O yüzden; tüm toplumsal ilişkileri, tarihsel dönüşümleri ve sınıfsal olayları üretilmiş olan malların paylaşılma kavgası olarak görmek doğru olmayacaktır. ‘Önce üretim olsun ki üretilenler paylaşılabilsin’ diye bakmak lazım tarihe.

Bugün de sınıflara bölünmüş toplumda yaşıyoruz. İçinde yaşadığımız toplumun adı Kapitalist toplum. Kapitalist üretim tarzı egemen üretim tarzı olduğu için bu adı almış toplum. Kapitalist üretim düzeninde, bir tarafta, yaşamak ve geçinmek için çalışma kapasitelerini (emek-güçlerini) meta üretimi piyasasında satmak zorunda olanlar var, diğer tarafta ise satışa sunulmuş olan bu emek güçlerini satın alanlar.. Birincilere yani emek güçlerini piyasada satışa sunmuş olanlara proleter(işçi), insanların emek güçlerini satın alanlara da kapitalist (sermayedar, patron) diyoruz.

İşçi ve Kapitalist, bu sıfatla, yani işçi ve kapitalist olarak sadece emek-gücü alım-satımı ilişkisi sayesinde var olabilirler. Yoksa; birisi fakir diğeri zengin olduğu için işçi ve kapitalist değildirler. Eğer toplumda emek-gücü sermaye ilişkisi tamamen ortadan kaldırılırsa ne emekçi kalır ne de kapitalist.

İşte yaşadığımız toplumsal sorunlarımızın temelinde esas itibariyle bu sosyal sınıflar arasındaki uzlaşmaz çelişkiye dayalı ilişki ve bu ilişkiden doğan çatışmalar yatmaktadır. Toplumsal hayatın her gün nasıl yeniden üretileceği esas itibariyle bu ilişkiye ve çatışmaya bağlıdır. Öyleyse, Üretim, tarihsel bir süreç olan sınıf çelişkileri ve sınıf mücadelesi olmadan anlaşılamaz.

Kapitalist üretim düzeninde işçi, kendi emek-gücünün mal biçimini almış olmasını yadırgamaz. Çünkü içine doğduğu toplumda Üretimin tüm unsurları, hammadde, üretim araçları, sermaye ve bilimsel-teknolojik, sanatsal atılımlar, ahlaki ve estetik değerler üretime ve yaşama dair ne varsa hep piyasada alınıp satılan mal (meta) ve özel mülkiyet konusu olmuştur. O yüzden işçinin emek-gücünün ücret karşılığında özgürce sermayeye satılması ona tuhaf gelmez.

İşte özel mülkiyet hukukun geçerli olduğu böylesi bir piyasa ortamında üretmek demek, sermaye sahibi olmak yani üretim sahibi olmak demektir. Üretimim faal ve etken öznesi sermaye olduğundan Kapitalist üretim, haklı olarak, sermayeye dayalı ve sermayeye özgü bir üretim biçimi olarak anılır. O yüzden; Kapitalist Üretim toplumsal (sınıfsal) ilişkilerden soyutlanmış teknik bir süreç değildir, mevcut verili sınıf ve egemenlik ilişkilerin yeniden üretimidir.

Kapitalist üretim biçimi genelleştirilmiş bir meta üretim sistemidir. Ne üretilecek, ne ile üretilecek, ne kadar üretilecek ve nerede üretilecek.. bu gibi hususlara ilişkin kararlar kapitalistlerin kendi tasarrufundadır hep. Nasıl uygun görüyorsa öyle yapar ve aldığı kararlardan ötürü sadece kendine karşı sorumludur.  Bütün ürünler üreticinin doğrudan kullanımı ya da tüketicilerin önceden belirlenmiş ihtiyaçları için değil sırf değişim amacıyla üretilmiş ürün ve hizmetlerdir. Bu yüzden kapitalizm anarşik karakterlidir.

Bu gerçeği şu covid-19 pandemi günlerinde daha net görebiliyoruz. İnsanların sağlığı “maksimum kar” aracı haline getirilerek nasıl da sömürülüyor tekelci dev firmalarca. ‘bas parayı al aşıyı; paran yoksa aşı da yok sana!’ diyor aşı piyasası.. Oysa Afrika’da henüz bir doz bile aşı yaptırmamış ülke halkları var. Ama onların toplu ölümleri karşısında  Batının emperyalist merkezlerinde ‘üzülme ve acıma ayinleri’ düzenleyerek vicdanlarımızı temizleyebilir; barbarlığımızı telafi edebiliriz.

Kapitalizmin biricik amacı, çılgınca, ‘üretim için üretim’ yapmaktır; ve artı-değer sömürüsü elde ederek; karını kar katmaktır. Ve bu sayede sınırsız bir sermaye birikimi sağlamaktır. Bu yüzden; kapitalizm, zamanla rekabetçi kimliğinden sıyrılarak, 19.yüzyıl sonlarına doğru, emperyalizme, yani tekelci kapitalizme evrilmiştir.

İşte şimdi zamane kapitalizmi karşımıza emperyalizm kılığında çıkar oldu. Başka ülkelerin halklarını sömürerek kendi işçi sınıfına ‘sus ve uzlaş’ payı verdi. O yüzden emperyalizm koşullarında işçi sınıfının enternasyonalist dayanışmacı ruhu dumura uğratılmıştır.

Emperyalist devletlerin işçi sınıfları kendi milli ve sınıf çıkarlarını düşünür oldu. Ama bu milli devletlerin devrimci güçlerinin elini kolunu bağlamıyor tabi.. emperyalist sömürü geriletildiği ölçüde ‘ücretli emek-gücü-sermaye ilişkisini ve çelişkisini devrimci inkara uğratma mücadelesi devam edecektir.

İşçi sınıfının uluslar arası dayanışma ruhunun kaybolduğu ve her ülkenin kendi işçi sınıfının kendi derdine düştüğü şu emperyalizm çağında işçi sınıfının baş görevi kapitalizmi besleyen emperyalist damarları kesmek ve emperyalist merkezlerde üretilen siyasetleri, emperyalizmin görüldüğü her mevzide, (emperyalizm nerdeyse orda), emperyalizmin görüldüğü her cephede, geriletmek ve zayıflatmak ve yenmek olmalıdır.

Zira işçi sınıfının kurtuluşu ancak kendi milletinin, halkının kurtuluşunu başardığı ölçüde mümkün olabilecektir. Emperyalist devletler kendi tarihsel açmazlarıyla baş başa bırakıldıklarında kapitalist çelişkileri keskinleşecek ve kendi proletaryasıyla karşı karşıya kalacaktır. İşte o zaman görülecektir ki yenilmekte olan emperyalizm “kapitalist üretim tarzı”nın devrimci inkara (aufheben) uğratılmasının koşullarını da hazırlamış olacaktır. Unutmayın; tarih daima hazırlık yapanların yanındadır.

(çok) (uzun) yıllar sonra bu köhnemiş üretim düzeni sonlan(dırıl)dığında ‘herkesin yeteneğinden ihtiyacına göre’ toplumu hayat bulduğunda o abanoz gümüş sakalı adamı bir kez daha şükran ve minnetle anmış olacağız.